Hutbe: Müslümanlar Kur’ân’ı farketmek zorundadır “Biz o Kur’ân’ı hak olarak indirdik ve o da hak ile indi. Seni de ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Biz Kur’ân’ı, insanlara dura dura okuyasın diye âyet âyet ayırdık ve onu peyderpey indirdik.” (İsrâ: 105, 106) Kardeşlerim, bugün Hicrî Zilhicce ayının 26’sı 1447/Cuma Bir kelime; ancak onu anlamaya elverişli bir kalpte gerçek değerine kavuşur. Bu kelimeyi, tüm boyutlarıyla düşünüp yakın bir ilgi gösteren bir akılda gerçek ifadesini bulur. Şurası kesindir ki, bu Kur’an; mü’minlerden başka hiç kimseye hazinelerini açmaz, meyvelerini vermez. Rasul (S)’in ashabından şu haber gelmiştir: “Bize, Kur’an verilmeden önce iman verilmişti.” Kur’ân-ı Kerim’den böylesine tat almalarının, anlam ve hedeflerini böylesine kavramalarının nedeni, işte bu imandı. Çok kısa denilecek bir sürede böylesine harikalar gerçekleştirmelerinin nedeni, işte bu imandı. Kur’ân’ı, bu eşsiz neslin tattığı, nur ve furkanından yararlandığı kadar tadına varıp yararını görmek için, bu nesil gibi iman etmiş olmak gerekiyor. Nasıl ki Kur’ân onların ruhunu alıp iman sahiline götürmüşse, bu imanları da onlara Kur’ân’ın kapılarını açmıştır. Zaten bu imandan başkası, kendilerine Kur’ân kapılarını açamazdı. Kısacası onlar, Kur’an’la yaşadılar ve Kur’an için yaşadılar. İşte bundan dolayı da bu nesil gibi bir nesil, tarih boyunca bir daha gelmedi. Bu çokluk ve bu yeterlilikte bir nesil bir daha çıkmadı. Bunun tek istisnası varsa o da; eşsiz sahabe neslinin yolunda yürüyüp Kur’ân-ı Kerim’e halis kalple bağlanan bazı fertlerdir. Tarihin uzun denilebilecek bir dönemi boyunca Kur’an’a bağlı kalabilen fertlerdir. Eşsiz sahabe neslinin üstlendiği görevi yüklenmeye çalışan kimseler için tek çare; onların yoluna girip Kur’an’la ve Kur’an için yaşamaktır. Öyle ki akıl ve kalplerine, Kur’an’dan başka hiçbir beşer kelamı karışmayacaktır. Başka şekilde sahabenin görevini yüklenmeye imkân yoktur. Bilmeliyiz ki, Kur’ân; her nesil ve ortamda yaşanmak için gönderilmiştir. Usul ilminin genel ilkesinin gereği budur. “Geçerli olan, sebebin özel olması değil, lafzın geneli ifade edişidir” ilke budur. Hangi dönemde yaşarsa yaşasın bir insan grubuna hitap eden bu Kur’an’ın kendisidir. Herhangi bir ortamdaki insanları erişilmez doruklara basamak basamak tırmandıracak metod; sahabe neslini cahilî bir ortamdan alıp yücelten metodun ta kendisidir: “Biz o Kur’an’ı hak olarak indirdik ve o da hak ile indi. Seni de ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Biz Kur’an’ı, insanlara dura dura okuyasın diye âyet âyet ayırdık ve onu peyderpey indirdik.” (İsrâ: 105, 106) Bu Kur’an, bir ümmeti eğitmek ve bir hayat düzenini kurmak için gelmiştir. Bu ümmetin görevi: Kur’ân’ı, dünyanın dört bir bucağına taşımaktır. Ta ki böylece insanlık, kâmil ve mükemmel bir metodun doğrultusunda Kur’an nizamını öğrenebilsin. Bundan dolayı Kur’ân, ümmetin günlük ihtiyaçlarına ve ilk eğitim döneminin şartlarına uygun olarak bölüm bölüm inmiştir. Eğitim; uzun zaman isteyen bir iştir. Uzun süreli pratik deneyimler isteyen bir iştir. Kur’ân-ı Kerim, teoride kalan bir fıkıh veya güzel bir okuyuş ve zihinsel dinlenmeye yarayan soyutlanmış bir fikir olmak için değil, hazırlık döneminde bölüm bölüm uygulanacak bir hayat metodu olmak için gelmiştir. İlk İslâm kuşağı, bu anlamıyla Kur’an’dan yararlanmıştır. Günlük hayatlarına uygulamak için öğrenmişlerdir. Kendilerine gelen emir veya yasakları, âdap veya farzları derhal uygulamak için öğrenmişlerdir. Kur’ân’ı, şiir veya sanat eserlerinde yapıldığı gibi aklî ve nefsî bir yararlanma konusu yapmadılar. Yahut Kur’an’ı, efsane ve masal dinler gibi bir eğlence ve teselli aracı olarak da öğrenmediler. Aksine onlar, günlük hayatlarını Kur’an’a göre şekillendirdiler. Onu, his ve ruhlarında, faaliyet ve davranışlarında, ev ve hayatlarında yaşattılar. Kur’an, onların biricik hayat rehberiydi. Onlar, Kur’an’la tanışmadan önce bildikleri tüm gelenek ve alışkanlıklarını bir kenara atan kimselerdi: İbn-i Mes’ud (r.a) der ki: “Bizden biri öğrendiği on âyeti, manâlarını belleyip onlarla amel etmediği sürece atlayıp başka âyetlere geçmezdi.” Kur’ân’ı, indiği hareket ortamına girmeden ve aynı ortamın gereği olan tavrı takınmadan anlayıp tatmaya imkân yoktur. Kur’an’ın anlam ve muhtevasını hareket ortamı dışında; evinde oturarak akademik te’vîlî ve edebî incelemelere tabi tutan kimselerin, Kur’ânî hakikatten bir şey anlamalarına imkân yoktur. Mücadele ve hareket alanından uzak, soğuk ve durağan bir oturuşla Kur’ân’ın anlaşılması mümkün değildir. Bu Kur’an’ın hakikati, hiçbir zaman yerine çakılıp kalmış kimselere görünmez. Kur’an’ın hakikati, Allah’tan başkasına sunulan ubudiyet, itaat ve dindarlığın bulunduğu bir ortamda rahatlık ve selamet arayan kimselere de açılmaz. 12.06.2026 Hazırlayan: Emrullah AYAN