Cuma, Haziran 14, 2024
Ana sayfa HABERLER II. Atatürk Olan Erdoğan’ın “2200 Yıllık Türk Devlet Geleneğiyle Gurur Duyan” ve Devleti Asıl, Dini Furûât Gören “Milliyetçi”liği Müslümanları Dönüştürüyor – II. Bölüm

II. Atatürk Olan Erdoğan’ın “2200 Yıllık Türk Devlet Geleneğiyle Gurur Duyan” ve Devleti Asıl, Dini Furûât Gören “Milliyetçi”liği Müslümanları Dönüştürüyor – II. Bölüm

by İlkav Editor
514 👁
A+A-
Reset

Türk Merkezli Tarih ve Gelecek İnşasının İlk İcracısı “I. Atatürk”ün Yolundaki Erdoğan ve Partisi, Atatürkçülüğü de CHP’ye Bırakmayıp Sahiplenmektedir

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Necmettin Erbakan’ın, güttükleri bazı politikalar arasında benzerlikler kurarak “Atatürk sağ olsaydı, Milli Görüşçü olurdu ve Refah Partisinde bulunurdu”1 demesi misali Mustafa Kamal’ın yolunu izlediğini itiraf ederek Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünün 83’üncü yıldönümü dolayısıyla yaptığı konuşmada: Gazi Mustafa Kemal’in serencamı, bugünkü Türkiye’nin yol haritasıdır” dedi. Erdoğan, CHP’ye de sert sözlerle yüklenirken, “Gazi hayatta olsaydı bunları o partiden sopayla kovalardı. Bu partinin mevcut yapısı içinde, Atatürk kapıdan içeri sokulur muydu bilmiyoruz” ifadelerini kullanmıştır.2

Erdoğan, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nca “Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Konser Salonu”nda düzenlenen anma etkinliğindeki konuşmasında; Tıpkı Mustafa Kamal dönemindeki gibi 2 bin yıllık Türk devlet geleneği vurgusu yaparak gayr-i İslâmî Türk devletleriyle övünme söylemini burada da tekrarlamaktadır: “Milli iradenin üstünlüğü temeli üzerine bina edilen yeni devletimizin, yaşadığımız tüm arayışlara ve badirelere rağmen 2 bin yıllık devlet silsilemizin devamı olduğu da asla unutulmamıştır. Milletimiz, her tökezlemenin ardından devletine daha güçlü şekilde sahip çıkarak, Cumhuriyet’imizin ilelebet yaşayacağı gerçeğini dost düşman herkese göstermiştir.” CHP’nin Atatürkçülüğünü bile beğenmeyerek eleştirmekte, M. Kamal’ın yolunu onun kurduğu partinin değil kendilerinin takip ettiğini söylemektedir: “Biz ise Atatürk’ün ülkeyi muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkarma hedefi doğrultusunda hangi yatırım yapılması gerekiyorsa yapmayı, hangi adım atılması gerekiyorsa atmayı, kiminle mücadele edilmesi gerekiyorsa mücadele etmeyi sürdüreceğiz.”3

M. Kamal’ın yolu, bu toplumdan Kur’an’ın ve İslam şeriatının izlerini kökünden kazıyıp atmayı esas alan ve bu manada ne olduğu apaçık bilinen bir zulüm ve ifsad yoludur. Bu yol, ülkeden sözde kurtuluş savaşıyla kovulduğu iddia edilen emperyalist Batı’nın seküler kültür, ahlâk, alfabe, hukuk ve kıyafeti ile laik, kapitalist siyasi ve ekonomik modelini vb. nesi varsa ithal ederek batılılaşmayı başlatan ve ölene kadar da bu yolda ısrar edip ülke halklarına şiddet yöntemiyle bu emperyalist kültürü dayatan politikalar izlemektir. Yani bu yol, Batılı emperyalistler bu toprakları işgal etmiş olsalardı asla yapmaya cesaret edemeyecekleri ve teşebbüs etseler de büyük bir tepkiyle karşılanıp başarılı olamayacakları şeyleri yapmayı, içerden görünen devşirilmiş kadrolarla başaran bir yoldur.

İşte bu yolu takip etmeyi esas alan ve bu hususu ısrarla vurgulayıp uygulayan II. Atatürk Erdoğan döneminde ise, I. Atatürk döneminde bütün bu politikaların, şiddete ve zora dayalı yöntemler sebebiyle tam başarıya ulaşamadığı alanlarda daha rafine yöntemlerle başarı elde edilmesi söz konusu olmuştur. Bu yüzden II. Atatürk dönemi, havuç yöntemiyle ve suret-i haktan görünüp “Allah ile aldatmak” suretiyle son darbeyi indirerek sonuç alan, sonuçta ise dindar ve muhafazakâr kitleleri ve çoğu Müslüman kesimleri de zihnî kirlenmeye yol açarak dönüştüren bir dönem olmuştur.

Ekitap için tıklayın

AKP ve Erdoğan, Türkçülüğü MHP’ye, Atatürkçülüğü CHP’ye bırakmamak için canhıraş çabalıyor adeta. Ahmet Hakan da hiç tereddüt etmeden mevcut tablo için en net hükmü şöyle ortaya koymuştu: “Atatürk, artık tartışmasız biçimde bu ülkenin taşıyıcı ve birleştirici kolonu haline gelmiştir.” Murat Yetkin de benzer bir temennisi şu tür coşkulu hükümlerle ilan ediyordu örneğin: “Atatürk’ün yeniden doğuşu ve laikliğin yeniden keşfi”. Evet, resmi ve zorlama etkilerin dışında sivil ve tabandan gelen bir kitlesel sahipleniş kendisini gösteriyor ve ilginç bir sosyal dönüşüm süreci işliyor.4

Yani birinci 28 Şubat’ın başaramadığı kitleleri laik istikamette dönüştürme, sekülerleştirme hedefini suret-i haktan görünen AKP iktidarı “Allah ile aldatarak” gerçekleştirmiş, D. Perinçek ve D. Bahçeli gibi ilk 28 Şubat aktörleriyle bütünleşerek ikinci 28 Şubat sürecini bu ülkeye yaşatmış ve sonuçta da “Müslümanım” diyenleri büyük ölçüde Atatürkçü ve laik yapmayı başarmıştır. Önceki dönemde Müslümanların çocukları, Mustafa Kemal’in putları önünde sadece tazim ve rükû ettirilirken bugün artık secde ettirilmeye başlanmış ve yaklaşık yüzyıldır süren putperest vahşet daha zalimane bir boyuta taşınmış bulunmaktadır. Yaşanan büyük değişim sonucu gelinen noktada, daha önce CHP’li belediyelerin bile yapma gereği duymadığını yapmaya başlayan AKP’li Belediyeler 10 Kasım günlerinde Anıtkabir ziyareti amaçlı otobüs seferleri düzenleme pratiğini başlatmışlardır.

Birçok AKP’li yetkili de Erdoğan’ın izinden giderek, Mustafa Kamal’a sahip çıkmaya ve gerçek Atatürk’ün izinde olanların kendileri olduğunu ifade edip CHP’yi Atatürk’e ihanet etmekle suçlamaya başlamışlardır. Bu bağlamda AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Sözcüsü Mahir Ünal, Cumhurbaşkanımız 10 Kasım’da dedi ki “Milletin Mustafa Kemal’i, Kurtuluş Savaşı’nın Gazisi, Cumhuriyetin Atatürk’ü” bu çok güzel bir konumlama… Kurtuluş Savaşı’nın gazi önderi, büyük devlet adamı, büyük komutan, büyük stratejist ve lider olarak Mustafa Kemal Atatürk’ü hak ettiği yerine koymaya çalışıyoruz… CHP, Atatürkçü bir parti olamaz. CHP’nin Atatürkçü olabilmesi için milli ve yerli olması gerekiyor. .. Atatürk’ün resimlerini paranın üzerinden sildiler, makamlardaki Atatürk resimlerini kaldırdılar. İş artık öyle bir noktaya gelmişti ki Atatürk’ü koruma kanunu çıkarmak zorunda kaldı Demokrat parti. Çünkü bizzat CHP’nin kendisi Atatürk’ü yok ediyordu.”5

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve İzmir Milletvekili Hamza Dağ ise, Şubat 2023’te Haber Global televizyonunda katıldığı programda 6’lı Masa tarafından yayınlanan mutabakat metninde en büyük eksikliği bulmuş gibi şu açıklamayı yapmıştır: “Mutabakat metninin hiçbir yerinde Mustafa Kemal Atatürk geçmiyor.”

AKP Kurucu Üyesi Latif Cem Baran “Cumhurbaşkanının liderliği, Türkiye’yi yeniden büyütüp, yeniden kurmuştur. Teşbihte hata olmasın Cumhurbaşkanı II. Atatürk’tür” demiştir.6

Basın mensuplarıyla kahvaltıda buluşan AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Mahir Ünal da 10. 08. 2017 tarihinde “Kılıçdaroğlu’nun CHP’sinin ve kendisinin Mustafa Kemal Atatürk’le uzaktan yakından bir ilgisi yoktur… Atatürk’ün ortaya koyduğu ideali kim gerçekleştirmiştir diye dönüp bakın, AK Parti gerçekleştirmiştir.” (doğru dindar muhafazakâr kesimi AKP sekülerleştirmiştir). Cumhurbaşkanımız devletin uzun yıllar mağdur ettiği Müslümanları, dindarları, öfkesi ve kızgınlığı artmış bir kesimi, sorunsuz bir şekilde rehabilite etti, sisteme dahil etti.”7

AKP Genel Başkan Yardımcısı Egemen Bağış da, “Biz onlar gibi Atatürk’ün arkasına saklanmıyoruz. Atatürk’ün yolunda gidiyoruz. Cumhuriyetimizin 85. yılını kutlamaktayken, ana muhalefet partisi kutlamalara katılmadı. Biz çok şükür hepsinden daha çok Atatürkçüyüz” dedi. Almanya’da Mannheim “Atatürkçü Düşünce Derneği”ni ziyaret eden ve Erdoğan’ın ikinci Atatürk olacağını söyleyen Egemen Bağış, “Atatürkçü Düşünce Derneği ortak paydamızdır. 10 Ağustos’ta Başbakanımız Tayyip Erdoğan yüzde 56.6 oyla ilk turda seçilecek. Biz Türkiye’de Atatürk gibi bir cumhurbaşkanı olmasını istiyoruz.” dedi.8

Bütün bunları ifade eden, Bakara suresiyle de “Bakara makara” diyerek alay eden Egemen Bağış’ı, düzeltme ihtiyacı duymadan önce bakan sonra da elçi yaparak ödüllendiren 2. Atatürk Erdoğan’dır. Üstelik onun elçilik yaptığı Çekya’da, Prag’ta elçilik yakınlarındaki bir parka ısrarla kendisinin heykelini dikmeye teşebbüs etmesine rağmen ve o ülke yönetiminin müsaade etmemesi sebebiyle hedefine ulaşamayan Egemen Bağış’ı, Erdoğan buna rağmen görevinde tutarak, bu konularda bir rahatsızlık duymadığını ve ondan memnun olduğunu da ortaya koymuş bulunmaktadır. Atatürk’ün ve heykelinin aşığı olan Egemen Bağış bir de Atatürk’ün Batılılarla aralarında “ortak değer” olduğuna dair doğru bir tespitte bulunarak, “Gazi Mustafa Kemal hepimizin ortak değeridir. Henüz süreç bitmedi. Türkiye ile Çek Cumhuriyeti arasındaki diplomatik ilişkiler 1924 yılında başladı. Prag Büyükelçiliğimiz 1928 yılında açıldı. Büyükelçilikte Atatürk heykeli yoktu. İki yıl evvel 10 Kasım’da büyükelçiliğimizin içinde Atatürk heykelinin açılışını yaptık”9 açıklamasını yapmıştır.

New York Üniversitesi ve Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Selçuk Şirin tarafından yapılan ‘Genç Kimlikler Araştırması’na göre, AK Parti’ye oy veren her 100 gençten 38’i de ‘Atatürkçü-Kemalist’ olarak görüyor.10 MetroPOLL Araştırma Şirketi Başkanı Özer Sencar, “Mustafa Kemal Atatürk” başlığı altında Kasım ayı içerisinde yaptıkları araştırmanın sonuçlarını yayınladı. Araştırmada, “Mustafa Kemal Atatürk’ün bu ülkeye yaptıklarından dolayı ona şükran duyuyor musunuz?” sorusuna ankete katılanların yüzde 92.2’si “evet duyuyorum” cevabını verdi. Ayrıca “Atatürk’ün değerinin son zamanlarda daha çok anlaşıldığını düşünüyor musunuz?” sorusuna verilen yanıtların yüzde 73.3’ünün de “Evet” olması dikkat çekti. MetroPOLL Araştırma’nın da anketteki bu sonuçlarla birlikte “Tüm parti seçmenlerinin aynı fikirde olduğu görülmektedir” notunu eklediği görüldü.11

Statükonun dini içinde, İslam’ı saptırarak katılan Hakk’a dair kimi unsurlar olduğu gibi, sekülerizme ait unsurlar da bulunmaktadır. Bu bağlamda, özellikle küresel sistemin razı olacağı ve taklitçi eski statüko taraftarlarını da memnun edecek ulusalcılığa ve kemalizme ait unsurlara da yer verilmektedir. İşte statükonun dini böyledir. İçinde halkın farklı kesimlerine ait birçok dini ve ideolojik unsura yer verilen Hak-bâtıl sentezi bir karışımdır. Özellikle 15 Temmuz sonrasında AKP liderliği ve iktidarı statüko dini içindeki kemalist unsurları, “neo-kemalist” dönem olarak nitelenmeyi hak edecek kadar arttırmış bulunmaktadır. Hatta CHP ve liderini Atatürk’e ihanet etmekle suçlayıp gerçek Atatürkçü olanın kendileri olduğunu iddia edecek, MHP ve ulusalcı kemalist Ergenekoncularla ittifak kuracak kadar ileri gitmişlerdir. AKP’nin kemalist açılımına dair birçok örnek verebiliriz.

Erdoğan bu yıl ki 29 Ekim mesajında Atatürk’ü rahmet ve tazimle yad ettiğini açıklıyordu: Başta Cumhuriyetimizin banisi, Kurtuluş Savaşımızın muzaffer komutanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, tüm gazilerimizi de rahmetle, tazimle yad ediyorum.” Başbakan Binali Yıldırım ise, tazimden sonra modern seküler türbe olan “Anıtkabir”de ellerini açıp “Fatiha okuyup mağfiret duası” yapıyordu.

Bu gelişmeler üzerine yıllardır Müslümanları AKP’den taraf olmaya ve AKP için sandığa çağırarak aktif destekçilik yapan Haksözhaber sitesi ve bazı yazarlarının gidişatla ilgili tespitlerini alıntılamak istiyorum. Site şu yorumu yapıyordu: 15 Temmuz sonrasında FETÖ ile mücadele adına darbeci Kemalistlerle girilen uzlaşma ve paslaşma eğilimi resmi ideolojik dayatmaları içselleştirme adımlarıyla devam ediyor. Bu çerçevede toplumsal uzlaşma sağlama gerekçesiyle dindar-muhafazakar kesimin en temel argümanlarından biri olan rejimin kurucusu Mustafa Kemal’in ve Kemalist-laik anlayışın reddi tavrı aşındırılıyor.”

Yine Haksözhaber sitesi bir başka yorumda ise şu tespitleri yapmak gereği duydu: “Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmaları olmak üzere belirgin bir şekilde resmi ideolojinin klasik jargonuna dönüş emareleri söz konusu. Kılıçdaroğlu ve CHP’nin vurgulamaktan imtina ettiği derecede “Atatürk” referansları her geçen gün ivme kazanıyor. Hükümetin bu yeni politik hattı da haliyle süratle alâmet-i fârikaları her şartta Hükümeti müdafaa olan gazeteci ve yazarlar tarafından yerine getiriliyor. Doğu Perinçek gibi azılı düşmanların gevrek gevrek gülerek “Erdoğan bizim çizgimize geldi!” sözlerini haklı kılmak için neredeyse iktidar medyası unsurları yapmadık şey bırakmıyorlar.Bütün bir toplumun “Atatürk, Atatürkçülük, Kemalizm, laiklik”le problem oluşturmayacak bir ilişki biçimine girmeleri ve hatta başta Mustafa Kemal olmak üzere (artık altını çizerek  ‘Atatürk’ diyorlar) resmi ideolojinin ikonlarıyla bir laik-Kemalist gibi ilişkiye girmeleri isteniyor bütün bu yazılarda.”

Erdoğan’ın aktif destekçisi Kenan Alpay ise “Yeni Akit”teki köşesinde şunları yazdı: “Önce Türk milliyetçiliğine ilişkin söylemlerin dozu ve önermelerin yoğunluğu arttırıldı, şimdilerdeyse Atatürk ve Atatürkçülük üzerinden “köklere dönüş ve tarihle barışma” kulvarında hızlı ve amansız bir yarış zuhur ediverdi. Tarih yeniden mi yazılacak, Mustafa Kemal’in hayatı yeni baştan mı oluşturulacak yoksa Türkiye toplumu bir mühendislik mucizesiyle köklü bir biçimde tanzim mi edilecek bilmek mümkün değil.”

Kenan Alpay bir başka yazısında ise, Anıtkabirde “Fatiha okuyup dua eden” Binali Yıldırım’ın tutumuna tepki göstererek şunları yazdı: “Mustafa Kemal’in İttihatçı bir gelenekten geldiğini, pozitivist bir ideolojik formasyondan geçtiğini, Batılı manada seküler bir hayat modelini toplumsallaştırmak üzere İslâmî söylem, sembol ve pratikleri gücü yettiğince kamusal alandan kazıdığını Tek Parti Dönemi pratiği ortaya koymaktadır. Mü’min bir toplum modelini silerek seküler ulusal bir toplum modelini hâkim kılma üzere yapılmıştır hemen bütün inkılaplar. Bireysel ve toplumsal ibadetlerin yerine devlete sadık yurttaşlar yetiştirmek üzere modern seküler-ulusal eğitim ve törenlerle hayatın her alanı ipotek altına alınmıştır.

Ne Mustafa Kemal’in “arkamdan dua edin, Fatiha okuyun” gibi bir vasiyeti vardır ne de en yakın dava arkadaşlarından olan İsmet İnönü, Recep Peker, Reşid Galip, Kel Ali, Mahmut Esat, Kılıç Ali gibi dava arkadaşlarının şimdiye kadar böyle bir pratiği olmuştur.

Mustafa Kemal için vahiy ‘gökten indiği iddia olunan dogmalar’dan ibarettir. Başta Afet Hanım’a dikte ettirdiği Medeni Bilgiler ve Orta Zamanlar-Tarih II gibi kitaplarda topluma egemen kılınmak istenen ideolojik-felsefi görüşlerin Kur’an-ı Kerim ve Hz. Muhammed Mustafa (a) bakış gayet nettir. Tek Parti pratiği ve askeri darbelerle ilelebet egemen kılınmak istenen Resmi İdeoloji’nin İslâmî hayat tarzına karşı ne kadar amansız bir düşmanlık sergilediğine bizzat şahidiz.

İtikadda hatır gönül işi olmaz. Siyasal manevralar veya ihtiyaç duyulan konjontürel imajlar için itikâdî alanda pragmatik operasyonlara girişmek ters teper, zarar verir. Hatırlarsak Tevbe Suresi 84’te Allah Teâlâ bizzat Hz Peygambere hitap ve onu ikaz ederek “Onlardan ölen kimsenin namazını sakın kılma, mezarı başında da durma! Çünkü onlar Allah’ı ve peygamberini inkâr ettiler, fasık olarak öldüler.” buyurmuştur. Benzer bir biçimde Münafikun Suresi 6’da “Onlar için mağfiret dilesen de, mağfiret dilemesen de onlar için birdir. Allâh onları bağışlamayacaktır. Çünkü Allâh, yoldan çıkan topluluğu yola iletmez.” buyrulmaktadır.”

Kim ne derse desin, uzun süredir zaten Atatürkçü kemalist çizgiyi, laikliği Anglosakson tanımıyla benimseyerek ve bununla da kalmayıp İslam ile de bağdaştığı iftira ve tahrifatını da yaparak gündemde tutan, ülke ve bölgedeki Müslüman halkların din algısını da dönüştürüp protestanlaştırmaya çalışan Erdoğan, artık açıkça geleneksel hurafelere dayalı cahiliye kültürü ile modern cahiliye kültürünü sentez eden bir statüko dinini egemen kılmak çabası içine girmiştir. Özetle, Osmanlı ve tasavvuf kültürü ile “ılımlı İslam” anlayışının laiklik, ulusalcılık/Türkçülük, liberalizm ve Kemalizmle sentezinden ibaret neo-Kemalizmi egemen kılmaya çalışmaktadır. Bu sebeple Müslümanları sekülerleştirip dönüştürmeye yönelik büyük ve yaygın bir yozlaşmanın zeminini aktif bir halde tutmaktadır.

Başka AKP’lilerin de aynı övünmeyle CHP’nin değil de kendilerinin Atatürk’ün izini takip ettiklerini söylemeye başlamaları üzerine, AKP destekçisi olan Haksöz Haber bile bu tür söylemlere tahammül edemeyip 09 Kasım 2021 tarihli ve “Atatürk’ün izinden gitmek övünç kaynağı mıdır?” başlıklı yorumunda şunları yazmak gereği duymuştur:

“AK Parti milletvekili Bekir Bozdağ kadınların yaşadıkları sorunlar hakkında AK Parti döneminde önemli icraatlara imza atıldığını söylerken  “CHP hep bunu konuştu ama üzerine bir tane bile bir şey koymadı. Atatürk’ün izinden gitmediler. Atatürk’ün izinden biz gittik” diyor.  “Kadınlar arasında istihdam eşitliğini AK Parti sağlamıştır. Kadınlar arasında siyaset yapma hakkının eşitliğini AK Parti sağlamıştır. Kadınlar arasında eğitim hakkının anayasaya uygun eşit bir hak olarak kullanılmasını AK Parti sağlamıştır. Kadınlarla erkekler arasındaki uçurumları AK Parti iktidarı kaldırmıştır. Atatürk tarafından çok büyük bir reformla oy verme hakkı verildi. CHP hep bunu konuştu ama üzerine bir tane bile bir şey koymadı. Atatürk’ün izinden gitmediler. Atatürk’ün izinden biz gittik.” Eğer ki siz de “Atatürk’ün izinden gitmekle” övünüyorsanız mantık açısından bu yasaklardan şikâyet etme hakkınızı kaybetmiş olursunuz.”

II. Atatürk olan Erdoğan’ın Sağlık Bakanlığı da I. Atatürk’ün Allah’ın âyetlerini ve İslam’ı reddeden sözlerini çok büyük bir hikmet keşfettiği için olsa gerek, Ankara Şehir Hastanesinin duvarına, adeta hastaların zihnine kazımayı amaçlıyor gibi dikkat çekici biçimde yazmış ve yanına da ilahlarının maskını koymuştur:

İşte Ankara Bilkent’te bulunan Şehir Hastanesinin duvarlarını “süsleyen” bu ülkenin “Ulu Önderi-ilahı, biricik kurtarıcısı ve sahibine (rabbine) ait bir vecize, seküler “Kamalizm dini”nin kutsalı olarak şu içeriğe sahiptir:

Ben, manevî miras olarak hiçbir âyet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım ilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında belki gayelere tamamen erişemediğimizi, fakat asla taviz vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevî mirasçılarım olurlar.”

Son seçimlerde bile AKP destekçiliğini ısrarla sürdüren Haksöz Haber bile bu işgüzarlığı şu satırlarla eleştirmiştir: “Türkiye’de Atatürk tapıcılığı devlet eliyle hayatın neredeyse her zerresine taşınmış halde. Okullarda, resmi dairelerde, meydanlarda… neredeyse her yerde Mustafa Kemal size nezaret etmekte. Kamusal alanın tamamı, özel alanın ise büyükçe bir kısmında bu ülkenin sahibinin, bânisinin, yöneticisi ve kısacası rabbinin Mustafa Kemal olduğu her vesileyle halka hatırlatılmakta. Neymiş! T.C.’nin Ulu Önderi âyet, dogma vs. bırakmamış, akıl ve bilimi esas almış, takipçilerine de bunu vasiyet etmiş! Yolunu sürdürmek isteyenlerin bunu yapması gerekiyormuş! Tipik bir 19. Yüzyıl pozitivist-rasyonalist zihin ürünü bu sözlerin manası açık. Bu ifadelerle vahyin, Kur’an’ın, İslam’ın geçersizliği, hurafe olarak tanımlanan dini inançların artık terk edilmesi ve bundan böyle sadece bilimsel ve rasyonel yaklaşıma tabi olunması gerektiği tezi vurgulanıyor.”12

Buna rağmen de bu Kemalist ve Türkçü eğilimden sözde rahatsız görünen Haksöz ve Özgür-Der öncüleri tarafından Erdoğan “Müslüman ve ümmetin umudu” ilan edilerek desteklenmeye ısrarla devam edilmektedir.

Türkçü – Ülkücü Kesimde, Tarihi Türk Merkezli Okumanın Yol Açtığı Aldatıcı Sonuçlar

Türkçülerin hazırladığı “Türkçe Tarih” adlı bir internet sitesinde, bizim ülkücü olduğumuz yıllarda çok sık söylediğimiz bir mehter marşı hakkında şu ifadeler yer alıyor; “İttihat ve Terakki döneminde 1909-1918, Osmanlı İmparatorluğu tekrar Türkler tarafından yönetilen bir devlet haline gelmişti. (Ki bu dönem koca imparatorluğun Türkçülerin eliyle paramparça edilip dağıldığı süreçtir.) Millî duyguları canlandırmak için II. Mahmud zamanında kaldırılan, Mehter takımları yeniden kuruldu, pek çok marş bestelendi. İşte, Türklerin tarih boyunca birçok devlet kurduğunu, Roma’yı yerle bir ettiğini, Haçlılara göğüs gererek Türk-İslam Dünyasını koruduğunu anlatan ” Tarihi Çevir” marşının sözleri:

Tarihi çevir nal sesi kısrak sesi bunlar,

Delmiş romanın kalbini mızrak gibi Hunlar,

Göktürkler, Uygurlar, Oğuzlar, Peçenekler, (hepsi de gayri Müslim-MP)

Türkün yüce tarihine bin bir zafer ekler.”13.

Görüldüğü üzere Türkçüler, Erdoğan’ın da gurur duyduğu 2200 yıllık Türk Devlet geleneğini oluşturan hepsi de gayr-i Müslim olan Türk devletlerini övmekte ve tıpkı Erdoğan gibi “Türk’ün yüce tarihine zaferler” kazandırdıklarını söyleye gelmektedirler. Bizim “cahiliye kültürü” olduğunu fark edip uzaklaşarak Kur’an’ın aydınlığında hidayete kavuşmak suretiyle reddettiklerimizi Erdoğan ve kadrosu yeni keşfetmekte ve maalesef kendini İslam’a nispet eden “muhafazkâr-dindar” kitleleri bu istikamette dönüştürüp cahiliye kültürüne sürüklemektedir. Üstelik buna rağmen, geçmişte tevhidî uyanış süreci öncüsü olan guruplar ve öncülerinin büyük çoğunluğu tarafından da desteklenmektedir.

Erdoğan’ın inşa etmeye çalıştığı “yerli-milli” zihin yapısı, Türkçü dergi “Türk Yurdu”nda yer verilen Mustafa Kamal’ın şu sözleriyle örtüşmektedir: “Türk çocuklarında kabiliyet her milletinkinden üstündür. Türk kabiliyet ve kudretinin tarihteki başarıları meydana çıktıkça, büsbütün Türk çocukları kendileri için lazım gelen hamle kaynağını o tarihte bulabileceklerdir. Bu tarihten Türk çocukları bağımsızlık fikrini kazanacaklar, o büyük başarıları düşünecekler, harikalar yaratan adamları öğrenecekler, kendilerinin aynı kandan olduklarını düşünecekler ve bu kabiliyetle kimseye boyun eğmeyeceklerdir”. Görüldüğü üzere Atatürk, …Türk çocuklarındaki kabiliyetin her milletten üstün olduğunu kabul eder. Bu kabiliyetin ortaya çıkmasını sağlayacak güç ise, tarihte yatmaktadır. Bu konuda şunları da söyler: “Büyük devletler kuran ecdadımız büyük ve şümullü medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur”.

Mustafa Kemal, … ihtişamlı bir ileri görüşle ilk yapılacak işin ‘Türkleri yeni baştan Türkleştirmek’ olduğunu tespit etmişti. Türk Milleti’nin yeni baştan, yüzlerce yıllık tarihindeki büyük zaferlerin kazanıldığı zamanlarda olduğu gibi, Türk kardeşliği haline gelebilmesi için, Osmanlı halitası içinde bulunan kalp madenleri atmak ve asıl cevheri ortaya çıkarmak gerekiyordu. Mustafa Kemal, tarihin başlangıcında Orta Asya’dan doğan ve batıya, müstakbel anayurda doğru gelişen Türk ilerleyişinin tarihini yeni baştan yazmak üzere, memleketin bütün tarihçilerini, fikir adamlarını topluyordu. Gazi, bu ilim adamlarına, millî tarihin safhalarını açmalarını, uzak Asya yaylalarından başlayarak, Akdeniz sahillerine giden yolları kahramanca açmış bulunan Türk Milleti’nin gerçek övgülerini bütün dünyanın gözü önüne sermelerini emrediyordu. Bu ilim adamları, o millî yürüyüşü o kadar açık göstermeleri lazımdı ki, Türkçe bilen bir insan bu tarihi okuyunca, Akdeniz’den başlayarak, yalnız Orta Asya’da Altay Dağları değil, Moğolistan sınırına kadar, Türklerin kahramanlıklarla dolu mazisini görsün, anlasın… Gazi’nin inkılâpları arasında, milletin manevi tarafıyla ilgili ve milleti aleyhine verilmiş yalan tarih hükmüne karşı yaptığı bu dokuzuncu inkılâbı kadar önemli ve büyük olanı yoktur”.

Türk Yurdu Dergisinin yazarı bu ilk dönem Türkleştirme çabalarına dair yukarıdaki izahlarını şu cümlelerle tamamlamaktadır; “Türk Tarih Tezi’ne göre, medeniyetin ilk çıkış yeri ve beyaz ırkın ilk yurdu Orta Asya’dır. Türkler de beyaz ırka mensup olup, ana yurtları orasıdır. Bu görüşe göre, aynı zamanda medeniyetin yaratıcısı da Türklerdir. Tarih öncesi devirlerde Orta Asya’da meydana gelen büyük ve uzun kuraklık sebebiyle bu medeniyet dağılmış ve sahibi olan Türkler de Hindistan’a, Çin’e, Mezopotamya’ya, Anadolu’ya, Kafkasya’ya ve dünyanın diğer yerlerine göç etmişlerdir. Bu göç esnasında gittikleri yerlere medeniyetlerini götürmüş ve oradaki toplumlara öğretmişlerdir. Anadolu’nun ilk yerli halkı olan Hititler, Orta Asya’dan gelmiş olup, Türklerle bu şekilde bir bağlantıya sahiptirler… Bilindiği üzere, Cumhurbaşkanlığı Forsu’nda, Türkiye Cumhuriyeti’ni ifade eden büyük yıldızın etrafında tarihteki Türk devletlerini sembolize eden 16 adet yıldız bulunmaktadır. Böylece, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihteki Türk Devletleri’nin zirvesi olduğu vurgulanır. Biz biliyoruz ki, bu fors, ilk defa, 9 Eylül 1922’deki büyük zaferle birlikte İzmir’e giren Mustafa Kemal Atatürk’ün otomobilinde kullanılmıştır.”14

Ülkücü kesim içinde “Türk-İslam sentezi”ni savunanlar yanında “Kuru Türkçü” diye anılan “Atsızcı” olarak bilinen İslam’a karşı yalnız Türkçü olmayı savunanlar da vardı. İşte bu İslam ve ümmet bilincini dışlayan yaklaşım, daha çok ve öncelikle bu kuru Türkçü’lerin tercihi olmakla beraber, “Türk-İslam sentezi” yanlısı olanlarda da tarihi Türk merkezli okuma eğiliminin izleri vardır. Ama buna rağmen hiçbir zaman Erdoğan gibi 2200 yıllık Türk Devlet geleneğiyle övünmek söz konusu değildir. Yani Erdoğan, Bahçeli gibi İslam’ı tamamen dışlayan “Kuru Türkçü”lerin yolunu takip etmektedir.

Ancak Bahçeli’nin kaleminden çıkabilecek bu marşı da Erdoğan’ın yakın kadrosu 2020 yılında yazıyor. “Kızıl Elma Marşı”, 949. Malazgirt Zaferi kutlamaları için bestelendi. İşte bu marştan bir bölüm:

“Canlar canının yolunda ancak

Kızıl elma hedefine ulaşılacak

Vadedilmiş olan ilahi nur Hak


Ebedi mutlak hakim olacak

Kızıl elmanın fethiyle ancak

Yeryüzü sükun huzur bulacak

Başlar koyar yoluna tüm cihanda

Şu çılgın Türkler hilal uğruna

Haydi Türkiyem Allah aşkına


Tarihe bir daha damga vurmaya

Nesebinden geliyor yine aynı kan

Dirilişle yeniden yazıyor destan

İ’la-yi Kelimetullah bekliyor cihan

İstikamet kızıl elma vermeyiz aman”

Görüldüğü üzere Türkçülüğün Turan hayalini dillendiren “kızıl elma”, “çılgın Türk” “soyundaki kan” vurgulu bu Türkçü marş, bizzat Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı İletişim Başkanı tarafından paylaşıldı. Milyonları aşan izlenme oranlarına ulaştı. İşte ulusalcı, Türkçü ifsad böyle hızla yayılarak büyük ve yaygın zihinsel kirlenmelere ve dönüşümlere yol açıyor. Kızıl Elma, Türk mitolojisinde Türkler ve de özellikle Oğuz Türkleri için üzerinde düşünüldükçe uzaklaşan ancak uzaklaştığı oranda cazibesi artan ülküler veya düşleri simgeleyen bir ifadedir. Kızılelma’nın diğer bir anlamı ise, yeryüzündeki bütün Türkleri birleştirip büyük bir imparatorluk kurmayı amaç olarak alan ülkü. Turan kelimesinin eş anlamlısı olarak yer alıyor.

Türkçü yazar Prof. Ahmet Bican Ercilasun, Erdoğan liderliğinde hız kazanan Türkçü, Atatürkçü ve Türk birliğini hedefleyen söylem ve politikaları okuyarak şu sonuca varıyor: “Türk milliyetçiliğinin öngörüsü ve ülküsü olan Türk Birliği (Turan) sakin fakat kesin adımlar ile gelişmektedir. Doğu Türklüğü ile Batı Türklüğü bin senelik ayrılıktan sonra sosyolojik bütünleşme doğrultusunda önemli adımlar atıyorlar. Kültür alışverişi, ekonomik ilişkiler, askeri ilişkiler yoğunlaşıyor. Azerbaycan-Türkiye ilişkileri bu hususlarda çok büyük bir ilerleme kaydetmiş durumda. Güney Azerbaycan’da Türklük bilinci şahlanmaktadır. Tebriz’de yüz binler “Ne mutlu Türküm diyene” ve “Haray Haray men Türkem” diye slogan atıyor. Özetle, 21. yüzyılın içinde Türk birliğinin kurulacağını düşünüyorum.”15

Ercilasun bir başka yazısında şunları yazmaktadır: “Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi’nin Türk Devletleri Teşkilatı adını alması çok önemli bir olaydır. Teşkilatın kabul ettiği 121 maddelik bildiriyi ve Türk Dünyası 2040 Vizyonu’nu dikkatle okuyunuz. Turan kavramı metne girmiştir. Üstelik Türk devletleri arasındaki ekonomik iş birliğini artırmak için. Yani Gaspıralı İsmail’in “işte birlik” şiarı doğrultusunda yürümek için… 79. maddede Türk Akademisi tarafından hazırlanan “Ortak Türk Tarihi“, “Türk Dünyası Coğrafyası” ve “Ortak Türk Edebiyatı” ders kitaplarının hazırlıklarının son aşamaya gelmesi takdir ediliyor ve 96. maddede Akademi’ye “Türk Dünyası Tarih ve Coğrafya Atlası“, “Türk Dünyasının Kutsal Mekânları” ve “Türk Dünyasının Seçkin Kişilikleri” projelerini tamamlaması talimatı veriliyor. Süreç yürüyor; Türk dünyasının gençleri 2022 yılında “Tuna Nehri’nden Orhun Vadisi’ne İpek Yolu Rallisi”ne katılmaya hazırlanıyor. “Altaylardan Tuna’ya” gecelerinden “Tuna’dan Orhun’a” rallilerine geldik. Falanlar, filanlar vız gelir; süreç yürüyor ve yürüyecektir.”16 

Erdoğan ile Önce Genel Kurmay Başkanı Sonra da Milli Savunma Bakanı Yaptığı Orgeneral Yaşar Güler’in Orduya Hâkim Kıldıkları “Atatürkçü Düşünce Sistemi”

Erdoğan’ın överek Genel Kurmay Başkanı sonra da Milli Savunma Bakanı yaptığı Org. Yaşar Güler, Temmuz 2018’de bir askerî törende, yeni mezun olan teğmenlere, ‘Atatürkçü düşünce sistemi içinde…’ hareket etmelerini öğütlüyordu. İslam karşıtı laik-Kemalist “Atatürkçü düşünce sistemi” TSK’nın uğrunda sürekli darbeler yaptığı ve bundan sonra da esas aldıkları tek ideolojisini oluşturmaktadır. Erdoğan’ın rolü ise, Kur’an ayetlerini araçsallaştırarak bu Atatürkçü ve laik orduya kendisini İslam’a nispet eden halk nezdinde meşruiyet kazandırmaktır. Bu amaçla “Peygamber Ocağı” ilan etmek ve Afrin’de atılan bir füzeye yazıldığı üzere Kemalizm uğruna ölenlere ayetler okuyarak “şehid” payesi vermektir. Görüldüğü üzere, bunca darbelerden sonra ve AKP’nin Başkanlık sistemiyle otoritesini güçlendirdiği bir süreçte bile hâlâ TSK’nın en başındakilerden itibaren tüm devlet yönetimine aynı Kemalist bakış egemendir. Yeni subaylar da aynı “Atatürkçü Düşünce Sistemi”ne göre yetiştirilip kendilerine bu çerçevede hareket etmeleri emredilmektedir. O hâlde bu “Atatürkçü Düşünce Sistemi” neymiş bizzat taraftarlarının ifadeleriyle kısaca ortaya koyalım.

Tek parti döneminde TDK lugatinde “Kemalizm Türk’ün dinidir” diye yazmaktaydı ve kendileri de bir din olduğuna inanan bu düşüncenin savunucuları tarafından, “Atatürkçü Düşünce Sisteminin kök hücresini oluşturan unsurlar” şöyle sıralanmaktadır: “Birincisi tam bağımsızlığın elde edilmesidir. (Bununla kastedilen aslında Osmanlı’dan, İslam tarih ve kültüründen, İslam şeriatı ve değerlerinden uzaklaşılarak, emperyalist Batının seküler kültürü ile laik yasalarının ülkeye zorla hâkim kılınması ve Türkiye’nin askeri ve kültürel olarak Batı emperyalizmine tam bağımlı hâle getirilmesidir-MP). Atatürk’ün ikinci hedefi Türkiye’nin Batı Uygarlık Düzeyine ulaşmasıydı. (Bugün Erdoğan’ın sık vurguladığı “muasır medeniyet seviyesine ulaşmak” hedefi de budur-MP) Bu hedefe ulaşmada Büyük Önder’in kullandığı temel ise akıl ve bilim kurallarının gidilecek yolda ışık olarak kullanılmasıydı. Ona göre akıl ve ilmin rehberliği esas olmalı ve hiçbir doğma, hiçbir donmuş kalıplaşmış kural ya da hiçbir (Kur’an hükmü) ‘ayet’ esas alınmamalıydı. Üçüncüsü ise Dünya ülkeler topluluğuna katılan yeni Türkiye’nin sosyal kültürel yapısını 1517’de Halifeliğin alınmasıyla başlatılan Araplaştırma olgusuna son vermektir. (Bunun gereği) Türkmenlerin, İslamlaştırılmasının / Araplaştırılmasının nihayete  erdirilmesi olmuştur. Bu oluşumları elde ederken uyguladığı ve bu devlet ve milleti batı felsefesine uygun değerlerle örgütleyip inşa ederken hafızasında muhafaza ettiği temel ilke daima batı değerlerinin özünde olan Eski  Yunan-İtalyan Rönesans-Fransız aydınlanma döneminde yürürlükte olan Batı Uygarlığının temel unsuru olan aklı kullanmasıdır. Türk devletini yaratırken Anayasada laiklik ilkesini kabul etmiş, Türk milletini yaratırken dogmaları ve ayetleri reddetmiş, Işık olarak aklın rehberliğini kabullenmiş, Ülkesini başka bir devletin lisanından kurtarmak için dil devrimi yapmış, Başka bir ülkenin alfabesini kullanmak yerine uluslararasında geçerli Latin alfabesini almış, İslam dininin kutsal hicretini başlangıç olarak esas alan başka bir devletin takvimini terk ederek uluslararası geçerli takvimini kabul etmiş, Kadına (Batı kültürünün) medeni ve sosyal haklarını tanımış, Arap ülkelerinden devşirilmiş kişisel kıyafetleri yasaklayarak çağdaş (Batılı) kıyafetleri kabul ederek toplumun Batıya yakınlaşmasını sağlamış, Eğitimde akıl ve müspet bilimlerin ışığında tedrisat yapılmasını getirmiştir. Hatta hutbelerin ve ezanın Arapça değil Türkçe okunmasını sağlamış, Kırsal kesimdeki halkın eğitim ve öğrenimini sağlamak için Köy Enstitülerini  kurmuş ve Kentsel Halkın  aydınlanmasını sağlamak için Halkevlerini açmıştır. Ama bütün bunların önünde en büyük devrim olarak Batının hukuk sistemini alarak mevcut din öğeleriyle oluşturulmuş Osmanlı/Arap/İslam hukuk sistemini ilga etmiştir. (Coşkun Ürünlü, http://www.urunlu.com/78-ataturkcu-dusunce-sistemi-ve-akp).

İşte Atatürkçülerin bizzat kendi ifadeleriyle “Atatürkçü düşünce sistemi” budur. İslam şeriatının düşmanı ve Batı seküler düşüncesinin, fıtrata aykırı sapkın modern paradigmanın ürünü olan pozitivizmin dostu ve savunucusudur. İşte bu “Atatürkçü düşünce sistemi”nin hâkimiyetini halen sürdürdüğü Türkiye’de, meşhur Kemalist Uğur Mumcu yaklaşık 27 yıl önce TV’de yaptığı bir konuşmasında doğru bir tespitle TC vatandaşını şöyle tanımlamıştır: “Türk vatandaşı İsviçre medeni kanununa göre evlenen, İtalya ceza yasasına göre cezalandırılan, Alman ceza muhakemeleri yasasına göre yargılanan, Fransız idare hukukuna idare edilen ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir.” İşte “Atatürkçü sistemi”nin sağladığı “tam bağımsızlık”, aslında Batı emperyalizmine böylesine köklü bir bağımlılık ve zelil bir kölelikten başka bir şey değildir.

Bugün artık Erdoğan ve kadrosunun da savunup egemen kılmayı sürdürdükleri bu “Kemalist muasır medeniyet seviyesi hedefi” ve İslam düşmanı “Atatürkçü Düşünce Sistemi”, bizzat taraftarlarının da ifadesiyle açıkça İslam’a karşı seküler Batı kültürünü esas alarak oluşturulmuş bir resmi din olup, kuruluştan beri bu ülke insanlarına zorbalıkla dayatılan 28 Şubat resmi ideolojisini ve egemen “statüko dini”nin belirleyici bir parçasını teşkil etmektedir. Doğu Perinçek, 05 Eylül 2018’de Habertürk’ün “Türkiye’nin nabzı” programında yaptığı konuşmasında ise, “Türkiye şu anda 28 Şubat’ı devam ettiriyor. Türkiye 28 Şubat çizgisine geldi. 28 Şubat bildirisini ben yazdım… Bugün Fetullah Gülen grubuna yapılanların çok daha ılımlısı 28 Şubat bildirisinde yazıyordu. (Bu bildiride yazılanların) En önemlisi de devrim kanunlarının uygulanmasıydı.” demiştir. Bu sebeple yaşanan yeni sürecin de “irtica”ya karşı verilen mücadeleyle ve “Erdoğan’ın Kemalist çizgiye gelmesi”yle “28 Şubat” süreci olduğunu açıkça ifade edebilmiştir. Perinçek tarafından bu tür açıklamalar sürekli yapıldığı hâlde, aykırı laflar eden bir gazete köşe yazarına bile cevap vermek ihtiyacı duyan Erdoğan’dan tek bir itiraz vaki olmadığı gibi tam tersine bu açıklamaları doğrulayan söylem ve uygulamalar sâdır olmaktadır. Üstelik mevcut yasalara göre “suçu ve suçluyu öven açıklamalar yapmak da suç olduğu” hâlde ve Perinçek sürekli 28 Şubatçı darbe suçlularını ve 28 Şubat darbesini öven açıklamalar yapmasına rağmen hakkında hiçbir işlem yapılmamakta, korunup kollanmaktadır.

Ayrıca, AKP’nin “Yeni 28 Şubat” koalisyonunun diğer ortağı Bahçeli ve MHP ile kurulan ittifak süreçlerinde, giderek dozajı artan “milliyetçi” söylemler, ulusalcı politikalar Erdoğan’ı ve AKP’yi kuşatmış, “kızıl elma” söyleminden MHP sloganlarına, Bozkurt işaretinden Türkeş’in mezarını ziyarete kadar tam bir MHP’lileşme süreci yaşanmıştır. Erdoğan’ın söylem ve eylemlerine, hükümetin iç ve dış politikasına neredeyse MHP söylemi egemen olmuş ve MHP’nin isteklerine itiraz edilemez bir konuma gelinmiştir.

Bir Yandan Malazgirt ve Kurtuluş Savaşında Var Olan Kürtler ve Diğer Ümmet Parçaları Yok sayılıp Türklük Merkezli Bir Tarih İnşa Edilmeye Çalışılırken, Diğer Yandan da TRT ve Yandaş TV Kanallarında Aynı Türkleştirme Amacına Hizmet Eden Diziler Yaygın Biçimde Devreye Konmuş Bulunuyor

Erdoğan özellikle son 7 yıldır, sürekli 2200 yıllık devlet geleneğine atıfta bulunup yüceltmekte, sarayında bu devletlere ait bayrakları sergileyip görevlilere onların kıyafetlerini giydirmekte ve bu devletleri gurur duyulacak bir geçmiş olarak öne çıkarmaktadır. Aynı süreçte, TRT ve yandaş kanalların dizi filmleri de sürekli Türklük ve Türkçülük fikriyatına hizmet eden bir içerikle ekranlara getirilmektedir. Bütün bunlar, TC sisteminin ilk kuruluşunda 1. Atatürk tarafından yapıldığı gibi toplumun Türklük ve Türkçülük eksenli bir tarih bilinciyle yeniden inşâsının hedeflendiğini göstermektedir. Oysa bahsettiği Türk devlet geleneği hiç de gurur duyulacak bir konumda olmamışlardır. 15 Türk Devleti’nin birlik ruhundan uzaklaşılarak aile ya da hanedan vârisleri arasında çıkan taht kavgaları, bu kavgaların ya da iç ayaklanmaların diğer devletlerce desteklenmeleri sonucu zayıf düşerek yıkıldığını görmekteyiz. Hatta saltanat kavgasına tutuşan bazı kardeşlerin diğer kardeşe karşı haçlı orduları ile işbirliği yaptıkları bile olmuştur. Taht ve sultanlık kavgalarında her iki taraftan Türk ya da başka ırktan Müslümanlar birbirlerini kırmışlar ve ele geçirdikleri birbirlerine ait bölgeleri talan edip yağmalamaktan da çekinmemişlerdir. Yani öyle övünülecek değil tam tersine bu boyutlarıyla utanılacak bir tarih söz konusudur.

Ayrıca Malazgirt’teki savaşta birlikte olmak için Alparslan Anadolu’daki birçok devlet ve Beyliklerden yardım istemiş ve ihtiyacı olan desteği görememiştir. Bu konuda bir başka tarihi bilgi şudur: “Müslüman Selçuklu hükümdarı Alparslan Anadolu’daki Müslüman devletlerden, beyliklerden yardım talep eder. Bu çağrıya birçoğu, “Yeryüzünün en büyük ordusu Bizans ordusuna karşı durulmayacağını, yenileceklerini söyleyip” Alparslan’ın cihad çağrısına olumlu cevap vermemişlerdir. Kürtler, savaştan bir gün önce 25 Ağustos 1071’de Molla Yahya (Mele Yahya) 10 bin Kürt süvari savaşçı genciyle Alparslan’ın yanında yer alır.

Kürtlerin ileri geleni Mele Yahya (İmam Yahya) “Din kardeşlerimizin yanında cihad etmeye geldik.” demiştir. Sultan Alparslan Mele Yahya’ya sarılır amcaoğlum “Kürt-Türk amca çocuklarıdır.” demiştir. Malazgirt Savaşı’nın kazanılmasında Kürtlerin büyük etkisi olmuştur.”

Yine bir televizyon Program sırasında “Malazgirt’te Kürtler yoktu” şeklinde ısrarla tweet atan takipçilere sinirlenen Murat Bardakçı, Malazgirt Savaşı’nda Kürtlerin rolüyle ilgili en önemli bilgi 13. yüzyıl yazarlarından Sıbt İbnü’l-Cevzi ismiyle tanınan Ebu’l-Muzaffer Yusuf’un “Mir’atü’z-zeman fi Tarihi’l-âyan” isimli eserinde şu şekilde geçtiğini söyler: “Az önce 10 bin Kürt de Sultan’a katılmıştı.”17

Bilinmesi gereken bir tarihi hakikat de şudur: 1071 Malazgirt Savaşından önce de Malazgirt topraklarında Kürtler yaşıyordu. Malazgirt adı da Kürtçedir. Malazgirt adının kelime kelime ayırıp sonra bir araya getirdiğimizde gerçek ortaya çıkmaktadır. Kürtçe 3 kelimeden ortaya çıkmaktadır. Kürtçe de 1) Me (biz) 2) lez (tez, çabuk, erken) 3) girt (aldık) kelimelerinden oluşur. Yani Malazgirt kelime anlamı ki tarihte Kürtler arasında “Me-lez-gir” diye ifade edilirmiş, ‘Biz erken tuttuk’ anlamına gelmektedir. Özetle Türkler henüz Müslüman olmadan ve Anadolu’ya gelmeden önceden beri burasının adı da Kürtçe halkının çoğunluğu da Kürtlerden oluşuyordu. Ancak bu coğrafya, Türkler geldikten sonra artık Kürt, Türk, Arap Müslüman halklarının yani topyekûn İslam ümmetinin ortak yurdu olmuştur. Buna rağmen her yıl zafer kutlamalarında, Ahlat ve Malazgirt’in Türk şehri oldukları ve burada kazanılan zaferin de Alparslan komutasındaki Türk ordusunun zaferi olduğu yalanı utanmadan tekrarlanıyor.

Şimdi Kürtleri yok sayanlara soralım eğer Kürtler olmasaydı Selçuklular Malazgirt Savaşı’nda Bizans ordusunu yenebilirler miydi? İdris-i Bitlisi’nin önderliğinde Kürtler olmasaydı Osmanlılar Çaldıran Ovasında Safevileri yenebilirler miydi? Türkler, Çanakkale Cephesinde, Sarıkamış ve “Kurtuluş Savaşı” denilen savaşta da “amcaoğulları” olan Kürtlerin desteğini görmüşlerdir. Cumhuriyetin kuruluş safhasında da rol oynamışlar ama Cumhuriyet kurulduktan sonra Kürtler yok sayılmış, Müslüman Kürtlerin âlimleri istiklal mahkemeleri yoluyla katledilmiş, ümmet bilinciyle savaşılarak Türkçülük ulusal bir din haline getirilmiştir. Kürtçe yer isimleri değiştirilmiş ve Allah’ın ayetlerinden olan Kürt sözü, Kürt dili unutulsun diye baskı ve yasaklar konulmuş, Kürtlerin sıkı sıkıya bağlı olup hâkimiyeti için can feda mücadeleyi göze aldıkları İslam şeriatına karşı savaş açılıp Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da şiddetli önlemler alınmış, kitlesel katliamlar yapılmıştır. Kürtlerin dilleri, kültürleri yok sayılmış ve kurmuş oldukları sözüm ona ortak devletlerinde azınlıklardan daha az haklara sahip kılınmışlardır. Lozan anlaşmasının koruması altında Türkiye’deki Hıristiyan ve Yahudi azınlıklar, Fransızlar, İngilizler, Ermeniler kendi dillerinde gazete ve dergi çıkarabiliyorken, Türkiye’nin aslî unsurudur, azınlık değildir diye Lozan’ın koruması altına alınmayan Kürtler kendi dillerinde gazete ve dergi çıkardıklarında yakalanıp yargılanmışlardır. Hâlâ kendi dillerinde eğitim bile alamamakta, kendi dillerinde e-reçete sisteminden bile yararlanamamaktadırlar. Kürtlerin kendi ülkelerinde yabancılar ve azınlıklar kadar hakları olmadığı son derece açık biçimde ortaya çıkmıştır.18

İşte her yıl tekrarlanan Malazgirt zafer kutlamalarında da, Kürtler dışlanmış, bizzat zaferin kazanılmasında pay sahibi oldukları halde, ahde vefa gereği olarak da olsa bir kez dahi kendilerinden bahsedilmemiş, kazanılmasında önemli payları olan Malazgirt zaferi sadece bir Türk zaferi olarak kutlanmaya devam edilmektedir. Üstelik böyle bir adaletsizliği yaparak, tıpkı Türk Kemalistleri gibi ümmetin Kürt parçasının içinden de devşirilen seküler ulusalcı Kürtlere bölgede İsrail’e yarayacak bir PKK-Kürt devleti kurdurmak isteyen emperyalist projelere de arayıp bulamayacakları ve bölücülük amacıyla istismar edip kullanabilecekleri bir malzemeyi bizzat MHP güdümlü Erdoğan vermiş oldu.

Oysa Kürtler bu topraklarda Müslüman iken, Müslümanların desteğini alan Erdoğan’ın gurur duyduğu ve Cumhurbaşkanlığı forsunda yer alan Türk devletlerinin büyük kısmı, Şamanist, maniheist, Budist, Hıristiyan ve Yahudi idiler. Bunların bir kısmı da İslam ordularıyla savaşıyorlardı. Bu kadar büyük sapmalara ve bu devletlerle gurur duyarken Müslüman Kürtleri yok sayan büyük zulüm ve haksızlıklara rağmen, sürekli ve en son seçimlerde bile Erdoğan’ı desteklemeye ve onu mü’min ve ümmetin umudu ilan etmeye devam eden sözde tevhidî kesimden sayılanlar, Allah’a nasıl hesap verecekler?

Erdoğan’ın MHP ile beraber olup işlediği bu ırkçı haksızlıklar, emperyalist güçler ve bölgedeki işbirlikçileri PKK’nın bölgede yeni bir laik ulusalcı Kürt devleti kurma projelerine de hizmet anlamına gelmiyor mu? Kürtler böyle dışlanıp haksızlığa muhatap kılındığında bu hangi amaca hizmet eder? Hâlbuki Malazgirt’te başından beri Müslüman Kürt halkının hakkı adil biçimde teslim edilip hakikat ortaya konsaydı, bölgenin emperyalist amaçlarla bir daha bölünmesi ihtimaline ve İsrail’in arzı mev’ud amacına hizmet edecek bir PKK laik devletinin ortaya çıkmasına, önemli bir darbe vurulmuş olurdu.

Erdoğan’ın II. Atatürk olmaya çalıştığı dönemde, toplumu Türkçülük istikametinde inşa etme amaçlı oldukları açık olan TRT ve yandaş TV’lerde gösterime giren (Payitaht, Filinta Mustafa, Diriliş Ertuğrul, Kuruluş Osman, Selçuklu, Celaleddin Harezmşah, Barbaroslar, Yunus Emre vb) tarihî diziler de Türk ve Türk’ün dini tasavvuf merkezli bir inşâ projesinin unsurları olarak önemli işlev görmektedir. 15 Temmuz öncesi geleneksel din anlayışı tasavvuf ve saltanat kültürü çerçevesinde, “Türk İslam sentezi” ekseninde ve sloganik de olsa daha çok İslam vurgusu öndeyken Perinçek ve MHP mihmandarlığı başladıktan sonraki süreçte bu İslam vurgusu bile azalıp Türk vurgusu çok öne çıkarılmış ve belirleyici kılınmış bulunmaktadır. Hatta giderek tamamen Kemalist ve Türkçü eksende diziler de gündeme sokuldu. Kemalist Türkçü çizgideki “Kıbrıs” ve “Teşkilat” dizileri ile Şamanist Türk’ü yücelten “Destan” misali dizi filmler de bu amaca hizmet etmektedirler.

Güncel siyasi gelişmeler ve popülist söylemlerden derinden etkilenen bu diziler bir bakıma kendi tarih anlatılarını oluşturuyorlar. Daha önce bir kısmını incelemeye çalıştığımız TRT dizilerinin sağcı, devletçi ve milliyetçi bir tarih şablonunu izleyicilerine boca ettiğini ifade etmek gerekiyor. Bunun gerçekleştirilmesi için her şey araçsallaştırılıyor. Din ile ilişkisi olduğu düşünülen olay ve kişiler az evvel belirtilen ideolojik söylemin aygıtları olarak yeniden yorumlanıp izleyicinin önüne konuluyor. Bu dizilerle oluşturulan kültürel atmosfer gayr-i İslâmî bir zeminden neş’et etmektedir. Daha evvel dediğimiz gibi en başta din olmak üzere her şeyin milliyetçilik ve devlet için araçsallaştırıldığı bir vasattan hayır hasıl olacağını düşünmek en hafif ifadesiyle saflık olacaktır. İşin özünde bu dizilerin yapımcıları da artık niyetlerini daha açıktan göstermeye başladılar. Diriliş’te İbn Arabî’nin çakması olan karakter üzerinden din ile devletin birlikteliği vurgusu yapılırken artık doğrudan ulumaya başlayan dizi karakterleriyle Türkçü ideoloji izleyicilere pompalanıyor. TRT1’in yeni dizisi Alparslan Büyük Selçuklu’da Akça Hatun karakterini canlandıran Fahriye Evcen’in uluyarak kurtlara seslendiği(!) sahne sosyal medyada gündem oldu. Komik ve saçma olması işe yaramadığı anlamına gelmez!  Uluyarak kurtlara seslenen Asena, TRT’nin tarih uyarlaması yapımlarının hangi zaviyeyle inşâ edildiğini ve nasıl bir etki bırakacağını hepimize göstermiyor mu?19

2200 Yıllık Türk Devlet Geleneğiyle Övünüp Tarihi Türk Merkezli Okumak ve Sultanlık Kültürü, İslam’dan ve Ümmet Bilincinden Sapmanın Sonucudur

Tarihi ve olayları Türklük merkezli okuma, başka kavimlere ait İslâmî devletleri bile yok sayarken Türk olanları hangi akîde üzerine olduklarına bakmaksızın sahiplenme ve son zamanlarda sık tekrarlanan 2200 yıllık tarih vurgusu, İslâmî kimlik ve ümmet bilinciyle bağdaşmayan ulusalcı bir sapmadır. Bu yaklaşımla, Türk devletinin 2200 yıldan bu yana gelen bir devlet olduğu gurur ve övünmesi ile “devlet-i ebed müddet” fikrine dayalı “ilah devlet” anlayışının bir tezahürü olarak İslam öncesi Türk devletlerine de sahip çıkıp “atalar dini” kültürünü kutsallaştırma düşüncesi toplum zihnine zerk edilmektedir. Hâlbuki bütün devletler farklı muhtevada yasalar ve ideolojilerle hükmeden, kendi dönemlerinde geçerliliği olan siyasi organizasyonlardır. Asla birbirinin devamı olan kutsal yapılar değildirler ve sadece bir hizmet aracıdırlar. Nitekim sahip çıkılıp gurur duyulduğu ifade edilen bu devletlerin önemli bir kısmı şirk üzere hükmeden devletler olup bazıları da İslam ordularıyla savaşmış olan devletlerdir.

Övünülen 2200 yıllık devlet geleneğinde liyakat, ehliyet, meşveret ve adalet esas alınmayınca sultanlık ya da İslam öncesinde hakanlık için kardeş kavgaları süreklilik arz ediyor. Saltanat ve hâkimiyet uğrunda dökülen masum kanları övünülen devlet geleneğinin utanç tablosunu oluşturmaktadır. “Türk devletleri” ya da “İslam devletleri” olarak bilinen ve bir kısmı Cumhurbaşkanlığı forsunda yer alan kutsanan devletler daha çok kendi aralarında hâkimiyet savaşları vermişler ve bu savaşlarda Türk ya da Müslüman kanı dökmekten çekinmemişlerdir. Üstelik kendisini İslam’a nispet eden iki devletin hâkimiyet savaşında telef olmasına sebep oldukları masum Müslümanları da sanki Allah yolunda küfre karşı bir savaşta ölmüş gibi şehid ilan edebilmişlerdir.

Mesela Cumhurbaşkanlığı forsunda yer alıp bıraktıkları gelenekle gurur duyulduğu ifade edilen kâfir ya da Müslüman olan devletler bile yıllarca hem de ihtiyaç duyduklarında diğer Türk düşmanı ya da İslam düşmanı devletlerle bile ittifaklar kurarak birbirleriyle savaşabilmişlerdir. Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, Avarlar ve Hazarlar bu tür savaşları birbirleriyle yaparken gerektiğinde Çin vb diğer güçlerle ittifaklar kurabilmişlerdir. Aynı şekilde taht kavgaları için, Selçuklu Sultanı Melikşah’a karşı kardeşi Bizans’la ve İslam’ı yok etmeye azmetmiş Haçlılarla bile ittifak kurabilmiştir. Hatta Müslümanların devlet sırlarını, önemli bilgilerini dahi bu tür taht kavgaları adına düşmanla paylaşıp birlikte Müslüman güçlerine saldırabilmişlerdir. İkisi de forsta yer alıp övünülen üstelik ikisi de Müslümanlığa nispet edilen Timur ile Yıldırım Beyazıd’ın onbinlerce masum insanın katline ve birçok şehir ve kasabanın yakılıp yıkılmasına yol açan savaşının sebebi neydi ve nasıl izah edilecektir? Gerçekten gurur duyulması gereken bir gelenek midir bütün bu zulümler, katliamlar ve acılar? Aynı şekilde forsta yer alıp övünülen Selçuklular, Gazneliler, Karahanlılar, Harezmşahlar ve Altınordu devletleri arasında çok kan dökülmesine yol açan savaşlar, Allah yolunda cihad mıydı, yoksa Allah’a isyan anlamına gelen, iktidar ve hâkimiyet uğruna birbirlerinin kanlarını dökmek miydi?

Bütün bu saptırma çabaları Diyanet’in kuruluş amacına uygun olsa da Hak ile bâtılı bu derece karıştırmayı ve şirk devletleri dahil Türk devletlerini bu kadar kutsallaştırmayı, hele de bu şirk devlerini hem de bir camide Allah’ın isimleriyle temsil etme cüretini göstermeyi Diyanet bile yapmamalı, yapamamalıydı. Ama maalesef bu acı gerçek bütün Müslümanların gözleri önünde cereyan ediyor ve hiç kimseden bir itiraz yükselmiyor. Adeta herkes büyülenmiş gibi, Hak adına ne varsa laik statüko için araçsallaştıran ve “Türklük, millilik, yerlilik” eksenli statüko dini için İslam’ı istismar eden Erdoğan iktidarının ardı sıra sürükleniyor. Bu amaca yönelik lüks ve israf zirveye çıkıyor, büyük masraflı saray ve camiler yapılıyor ve bu camilerle yaşanan büyük yozlaşma örtülmeye çalışılıyor.

Erdoğan’ın gurur duyduğu 2200 yıllık devlet geleneği içindeki Sultanlık ve Hakanlık kültüründe ilah devlet ve ilahlaştırılan lider kültüne uygun biçimde saraylar inşa etmek ve saray kültürü de var. İşte Erdoğan övündüğü bu geleneğin gereklerini yerine getiriyor. Sultanlar’dan kalan saraylar kendisine yetmiyor. 20 yıllık iktidar süresinde Halkı fakirlikle boğuşurken o ilaveten 3 saray daha yaptırıyor. Ankara’da I. Atatürk’ten kalan  Çankaya köşkü yetmiyor yeni ve çok masraflı sadece elektrik masrafıyla bile binlerce yoksulun karnını doyuracak, binlerce işsize iş sahası açılabilecek kadar lüks ve ihtişamlı bir saraya daha ihtiyaç duyuyor. Bununla da yetinmeyerek biri Malazgirt’te diğeri de Marmaris’te senede bir kaç hafta kalacağı iki saray daha yapmak ihtiyacı duyuyor ve buralarda sürekli biçimde büyük masraflar yapılmaya devam ediliyor.

İş o kadar zıvanadan çıktı ve Kemalistleşme ve bu uğurda İslam’ın araçsallaştırılması o kadar ileri götürüldü ki, AKP İstanbul Milletvekili Ahmet Hamdi Çamlı, 10 Kasım Atatürk’ün ölüm yıl dönümünde Anıtkabir fotoğrafını paylaşarak tepki çeken şu tweeti atabildi:, “Keşke bir köşesinde de mescid olsaydı…”.

Rasûllullah (s) ve ilk halifeler döneminde takva mescidleri mütevazı bir görüntüye sahipken, Emevilerden itibaren saltanat sürecinde İslam’dan giderek uzaklaşan yönetimler Müslüman halkların fakirliğine rağmen onlardan esirgenen büyük servetleri harcayarak görkemli camilerle yaptılar. Böylece yönetim zaaflarını örtmek, statükoya meşruiyet kazandırmak amacıyla çok masraflı lüks camiler inşâ etmeye yöneldiler. İşte Çamlıca Camii de adına bir de “Büyük” kelimesi eklenerek en büyük olarak tasarlandı. Büyüklüğü, görkemi ve lüksüyle, fakir halka onlarca fabrika açacak meblağlar harcanarak tam da bu amaçla yapılmış olduğu izlenimini vermektedir.

Bir saltanat döneminde yapılan israf ve lükse dayalı camilere bakın bir de Allah’ın beyti Ka’be ile Rasûlullah’ın Medine’de yaptığı ilk mescide bakın ve büyük sapmayı görün.

Konuyla bağlantılı olarak “Takva Secdelerinin Mütevazı Mescidlerinden, Şeklî Secdelerin Gösterişli Camilerine” başlıklı şiirimden bir bölümü paylaşmak istiyorum: (Şiirin tamamını okumak ve seslendirilmiş videosunu dinlemek isteyenler aşağıdaki linkten ulaşabilirler).20

Secdenin hayatı kuşattığı dönemde, mütevazıydı mescidler

Kur’an hayatın bütününe hükmeder, fırsat bulamazdı müfsidler

Tersi oldu, secde hayattan camiye çekilip içi boşaldı

Fesad hayatı kuşatıp yozlaştırdı, isyan ve tuğyan çoğaldı

Hayat Allah’a secde etmeyince, başka ilahlara da tapıldı

O camiye hapsedildi, hevaya ve tağuta kulluk yapıldı

Hayatı secde etmeyen; lüks camide, şeklî secdeyle aldandı

Hayat secdesini terk ettiği halde, kendini Müslüman sandı

Takva üzere mescidler yok oldu, gösterişli camiler çoğaldı

Statüko sahiplerini meşrulaştırıp, Allah’tan uzak kaldı

Saltanat sürecinde, statüko dini geçti, tevhid dini yerine

Kitleler, gösterişli camilere aldanıp, secde etti emrine

Takva üzere mescid, eğitim, arınma ve inşa merkeziydi

Gösterişli cami, bu işlevini yitirmiş bir sanat eseriydi

Mescid mütevazıyken, imânı ve insanı inşâ işlevi gördü

Saltanatta, bu inşâ ihmal edildi ve lüks cami inşâsı sürdü

Secde hayatı kuşattığında, mütevazı mescidlerimiz vardı

Hayatı bırakıp mescide sığındı, lüks camiler ümmeti sardı

Rükû ve secdeler, camiye çekildikçe, hayattan ve toplumdan

Yozlaşmayı örten gösterişli camiler, uzak düştü İslam’dan

Bugünse, secde camide mahkûm, laik devlet sanki gardiyan

Tüm toplumu ve hayatı kuşattı, günahlar ve Allah’a isyan

Secde hayatı bırakınca, oluşan boşluğu doldurdu günahlar

Vahye uymayan hayatta zulümler arttı, semâyı inletti ‘ah’lar

Daha büyük, görkemli camiler gerek, bu zevâli örtmek için

Toplumu “Allah ile aldatarak”, sürü misâli gütmek için

Şeklî secdenin lüks camileri, çok pahalı ziynetlerle dolu

Ümmetin yarısı aç yatarken, büyük masraf ve israfla defolu

Allah’ın isminin anıldığı küçük mescid, değerli ve yücedir

Başka adların anıldığı lüks, büyük cami, önemsiz ve cücedir

Ka’be, kıblemiz, Allah’ın beyti ve mukaddes mescidimiz

Yapısı mütevazı, son derece sade ve vakur, o bizim izzetimiz

Görürsün duvarlarındaki, düzgün dahi olmayan sade taşları

Ona, mü’minler hayranlıkla bakar ve huşuyla akar gözyaşları



Lüks ve ihtişamdan çok uzak, sadeliği yüceltiyor bu beyti

Onu değerli ve mübarek kılansa, Allah’ın hükmü, daveti

Rasûlün mescidi de aynı sadelikte, alelade dört duvarla örüldü

Güneşten ve yağmurdan koruması için, hurma dallarıyla örtüldü

Takva üzere inşâ edilen mescidler, sade, vakur ve saygındı

O zaman yeryüzü mescid bilinir, secdeler tüm hayata yaygındı

Sonra içi boş şekil ve söz oldu, camide secde, minarede tevhid

Fıtratlar kirlendi, imana şirk bulaştı ve bozuldu Allah’la ahid

Mescidler yine mütevazı olsun, secdeler yeryüzüne yayılsın

Kur’an’la birlikte dünyayı kuşatıp, hayatı ibadet kılsın

Büyük görkemli camiler yaparak, secdeyi oraya hapsetmeyin

Secdenin hayata yayılmasını önleyip, Kur’an’ı ketmetmeyin

Bugün, secde camide mahpus, tevhid de minarede mahzun ve garip

Hayat secdeden mahrum, ibadet forma mahkûm, günah azgın ve gâlip

Büyük, lüks, gösterişli camiler, güzel kılmaz İslam’ın imajını

Hayat ve ahlâktaki “secde izi”yse, tesirli kılar mesajını

Çok masraflı görkemli camiler, bir nevi güç göstermeyi simgeler

Hâlbuki İslâm, takva, tevazu, merhamettir, gönül fethini diler

Lüks camiler, sultanların namı, takva mescidi, izzetimiz bizim

Secdemiz, vahiyle hayatı diriltsin, yeryüzü mescidimiz bizim

Allah’a, Rasûlüne itaatle, secdeyi tüm hayata yayalım

Hamâsete, lüks camiye aldanmadan, yeryüzünü mescid kılalım

Bu sorumluluğu idrak edip, hayata hâkim kılalım ki secdeyi

İnşaAllah hak ederiz, “kullarım” hitabıyla verilen “müjde”yi

Adı da büyük cismi de büyük Çamlıca Camii de takva mescidi amacıyla değil de statükonun liderinin namı yükselsin ve Hak-bâtıl karışımı Türk devlet geleneğinin namı yayılsın ve sürekliliği sağlansın diye yapıldığı her haliyle anlaşılıyor.

Yukarıdaki görseli diyanet.gov.tr sitesinde yayınlanan ve “Tayyip Sultan Camii” denmeyi hak eden “Çamlıca Camii”nin yapılışında ve açılışında da aynı 2200 yıllık Türk devlet geleneğini kutsallaştıran zihniyetin öne çıktığını ibretle ve üzüntüyle gözlemliyoruz. Diyanet, kendi sitesinde yayınladığı bu fotoğrafta bile minarelerin arasına 16 Türk devletinin yer aldığı Cumhurbaşkanlığı forsunu koymayı ihmal etmemiş görünüyor. Üstelik Diyanetin açıklamasında şu ibretlik cümleler yer alıyor: “Büyük Çamlıca Camisi’nin üç şerefeli 4 minaresi Malazgirt Zaferi’ne ithafen 107,1 metre, iki şerefeli 2 minaresi ise 90 metre yüksekliğinde yapıldı… Kubbenin iç yüzeyine, 16 Türk devletine ithafen Allah’ın isimlerinden 16’sı, Haşr Suresi’nin son iki ayetinden istifade edilerek yazıldı.21

Diyanet sitesinin haberine göre, “Cumhurbaşkanı Erdoğan, caminin imanın şartını temsilen 6 minaresinin bulunduğunu, bunlardan üç şerefeli 4 minaresinin Malazgirt Zaferi’ne ithafen 107,1 metre yüksekliğinde yapıldığını dile getirerek, şunları kaydettiKubbenin iç yüzeyine 16 Türk devletini temsilen Allah’ın isimlerinden 16’sı, Haşr Suresi’nin son iki ayetinden istifade edilerek yazılmıştır.22

Görüldüğü üzere laik Kemalist Cumhurbaşkanı Erdoğan ve emrindeki laik Diyanet, yarıdan fazlası gayr-i Müslim olan “16 Türk devleti” vurgusunu bu camiye kadar aksettirmiş olup, ayrıca “yalnız Allah’ın isminin yüceltilmesi” gereken bir camide bu küfür devletlerini temsil ettirdiklerini ve hem de bu “temsili Allah’ın isimlerine yaptırdıklarını” ifade edecek kadar Hak ile bâtılı karıştırmış bulunmaktadırlar. İslam’ı, Türk kültür ve medeniyetinin ve kutsallaştırdıkları 2200 yıllık Türk devlet geleneğinin bir unsuru olmaya indirgemenin sonucu olarak, şirk devletlerini dahi bir camide Allah’ın isimleriyle temsil ettirdiklerini söyleyecek kadar cüretkâr olabiliyorlar. Selçuklu ve Osmanlı’yı bile Cami kubbesinde Allah’ın isimlerime temsil ettirmek şirke yol açabilecek bir sapma olacakken, Budist, Maniheist, Şamanist, Yahudi ve Hıristiyan olan Türk devletlerini bile Cami kubbesinde Allah’ın isimlerine temsil ettirmenin Allah nezdinde hesabı verilemeyecek ne kadar büyük bir suç ve ne kadar büyük bir sapma olduğunu varın siz düşünün.

Kâfir Türk Devletleri ile gurur duymak ve onlara sürekli vurgu yaparak Kutsal devlet algısı üretmek onları putlaştırmaktan başka bir şey değildir. Üstelik bu putları cami içine yerleştirmek, Ka’be’yi putlarla dolduran müşriklerin yolunu izlemekten başka bir anlam taşımaz. Ancak kutsallaştırılıp ilahlaştırılan bu kâfir Türk devletlerini camide Allah’ın isimlerine temsil ettirmek ise Mekke müşriklerinin bile yapmadığı daha büyük bir zulmü işlemektir.

Bu kadar büyük bir cinayet işlenip Allah’ın isimleri küfür devletleri için araçsallaştırılıp “mızrakların ucuna” takıldığı halde, bu konuda bizim itirazımızdan başka itiraz ve eleştiri yapana rastlayamamak ne anlama gelmektedir? En azından tevhidî uyanış süreci guruplarının öncü ve yazarlarından, bu büyük istismar ve zulme karşı ciddi itirazların yükselmesi gerekmez miydi? Hiç değilse laik Kemalist Türkçü AKP’ye oy verme çağrısı için toplu açıklamalar yaparak davetin muhatabı kitleleri ve Müslümanları, sadece tevhide davet edecek yerde bir de şirk anayasasına ve şirkle hükmeden bir partiye oy vermeye davet eden bir zamanlar “tevhid ehli” olan gurupların “derhal bu büyük zulme son verin yoksa bundan sonra size oy vermeyeceğiz” misali içerden de olsa bir açıklama yaparak uyarmaları gerekmez miydi? Ama maalesef hiçbiri böyle bir çaba içine girmediler ve Allah’ın isimlerine yapılan bu büyük zulmü görmezden geldiler.

Bunların önde gelen bir gurubu olan Haksöz çevresi ise, Çamlıca Camii’nin açılışı ile ilgili olarak 07 Mart 2019 tarihli ve Çamlıca Camisi’nde İlk Ezan Okundu” başlıklı haberde “Kubbenin iç yüzeyine, 16 Türk devletine ithafen Allah’ın isimlerinden 16’sı, Haşr Suresi’nin son iki ayetinden istifade edilerek yazıldı.” cümlesine de yer verdikleri23 halde tek cümlelik bir itirazi kayıt bile düşmemişler, hatta yorumlarda bile itiraz eden bir mesaja yer vermemişlerdir. 03 Mayıs 2019 tarihinde yayınladıkları “Büyük Çamlıca Camisi İbadete Açıldı” başlıklı haberde aynı “Kubbenin iç yüzeyine, 16 Türk devletine ithafen Allah’ın isimlerinden 16’sı, Haşr Suresi’nin son iki ayetinden istifade edilerek yazıldı.”cümlesi yer aldığı24 halde yine tek bir itiraz şerhi ve karşı çıkışa yer vermemişlerdir. Tıpkı Erdoğan Mısır’a giderek laiklik teklif ettiğinde yaptıkları haberde “Erdoğan Mısır’da büyük coşkuyla karşılandı” başlığıyla haberi duyurup “laik olun, laiklikten korkmayın, İslam laiklikle bağdaşır” cümlesini haberin içinde geçiştirip tek itiraz cümlesi kurmadıkları gibi. Üstelik Erdoğan, orada yaptığı konuşmada demokrasiyi de önerirken “laiklik demokrasinin güvencesidir” diyerek, laiklik olmadan demokrasinin de olmayacağını doğru bir tespit olarak ifade ettiği halde, bu cümleye de hiçbir itirazlarının olmadığını görüyoruz.

Ama buna rağmen “demokrasiyi” sahiplenmeyi ve Müslümanların da demokrasi yanlısı olabileceklerini ve bu bağlamda kendilerinin de ödünç olarak da olsa demokrasi kavram ve modelini almaktan ve kullanmaktan yana olduklarını ifade etmeyi sürdürmüşlerdir. Erdoğan’ın bu tür söylemleri yanında Diyanet Başkanı ile birlikte İslam şeriatını tehdit ve düşman sayan laik devlet ve kurumları için İslam’ı araçsallaştıran tören ve dualarını da haberleştirirken hiçbir şerh düşmeyip her hangi bir itirazda bulunmadıkları gibi, çoğunu takdir bile edenler, Çamlıca Camii kubbesinde işlenen bu büyük ihaneti de görmezden gelmişlerdir.

AKP destekçisi diğer bütün guruplar da aynı duyarsızlık içinde olmuşlar ve Allah’ın isimlerinin küfür devletlerini temsilen Cami kubbesi içine yazılmasına itiraz etmeden doğal bir durummuş gibi kabullenmişlerdir. Hepsine yazıklar olsun, ahirette nasıl hesap verecekler? Kendini İslam’a nispet eden bu toplum ve özellikle belli bir seviyeye gelmiş olan Müslümanlar, ifsada yol açan bu tür söylem ve eylemlere itiraz etmeyen böyle duyarsızlıklar sebebiyle, zamanla her bir sapmayı kanıksayarak daha ileri boyutlara varan dönüşümler yaşamaktadırlar.

Haksöz’ün itiraz edebilmesi için, illa minarelere ulusal bayrak asılması ve laik Cumhuriyet’i sahiplenen mahyaların yazılması mı gerekmektedir? Nitekim destekledikleri AKP iktidarında bu da yapılmış ve Çamlıca Camii’nin minarelerine mahya olarak ulusal bayrak ve laik Cumhuriyete övgüler asıldığını da gören Haksöz artık buna şu haklı itirazı yükseltme ihtiyacı hissetmiştir: “Tek parti döneminin “Atatürk’lü”, “Varol İnönü’lü” mahyalarından sonra son 29 Ekim’de, yeni açılan Büyük Çamlıca Camii’ne asılan mahyalar yine benzeri “devlet kutsayan” temaları taşıyordu. İnsanların Allah’ın adını anmak, cemaatle namaz kılmak için bir araya gelmelerine vesile olan ibadethanelere modern cahiliye kültürünün sembollerini asmak hangi aklın ürünüdür çok merak ediyoruz? “Cumhuriyet millet iradesidir”, “Cumhuriyet milli birlik ve beraberliktir” yazılarından sonra konulan (ulusal) bayrak ibadethaneleri de ulusçu mantığın şirk kültürüne mâl etmeye çalışan bir bakış açısını ortaya koyuyor. Camiler ulusçuluğun sembollerinin fütursuzca kullanıldığı mekânlar değildir!  Mescidler yalnız Allah’ındır. O halde Allah’ın yanına katarak hiçbir kimseye yalvarmayın. (Cin Suresi, 18. Ayet)”25

Laik, Türkçü ve Atatürkçü AKP’nin şirk parlamentosunda iki dönem milletvekili, MKYK üyesi ve Genel Başkan yardımcısı olup en son da Cumhurbaşkanı danışmanı görevinde bulunarak Batılın birçok rengini üzerinde taşıyan ve bu özellikleriyle Haksözhaber ile daha nice “tevhîdî kesim” diye bilinen haber sitesinin baş tacı yaparak sürekli yazılarını alıntıladıkları Yasin Aktay da kendi liderinin Türkçülüğü bu derece yükselttiği neo-kemalizmi esas aldığı bir süreçte, liderine ve partisine hiç değinmeden şunları yazmıştır: “Bugün dünyanın genelinde yükselen milliyetçiliğin en önemli besleyici koşullarından birinin seçimler olduğu rahatlıkla söylenebilir. Demokraside milliyetçilik fikrinin en cazip siyasi rekabet alanı haline gelmesi, biraz da milliyetçiliğin yükseldiğine dair algının bütün siyasetçilerde bir hurafe olarak peşinen kabul edilmiş olmasından kaynaklanıyor.”26

Üstelik Çamlıca Camii haberlerinde ve Diyanet ile Erdoğan’ın açıklamalarında kurulan cümlelerden, medeniyetten anladıklarının bile, büyük, görkemli, çok masraflı ve çok lüks dizaynlara sahip camiler yapmaktan ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Haksözhaber’in bile başlığa çektiği cümle şudur, “Türkiye’nin en büyük camisi ‘Büyük Çamlıca Camisi’ Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve yabancı devlet adamlarının katılımıyla açıldı.” “Görkemli mimarisiyle İstanbul’un her noktasından rahatlıkla görülebilen cami, bu heybetli yapısına yakışır anlamda bazı rakamsal büyüklükleri de ihtiva ediyor.” İşte böyle sahiplenip övgüyle duyurdukları Çamlıca Camii İslâmî değer ve ölçülerle bakıldığında ise, haram olan çok büyük bir israfı ve İslam medeniyetine asla yakışmayan bu tür camiler Sultanlık kültürünü temsil etmektedir. Bir minare yetmez sultanlara, nam ve şan için çok minare gerekir.

Halbuki her ilave minare parasıyla birçok fakire iş alanı açılabilir, yoksulların yüzü güldürülebilir ve bu onlarca minareden daha değerli bir sonuçtur. Ancak tarihteki ve günümüzdeki sultanların, kendilerine yaptıkları çok büyük, pahalı ve lüks saraylar için büyük harcamalar yaparken de tevazu, israftan kaçınmak, fakire iş sahası açmak, emeğin hakkını alın teri kurumadan vermek gibi merhamet ve adaletin en önemli gerekleri akıllarına bile gelmez. Üstelik bu israflarını, adaletsizliklerini ve birçok hukuksuzluklarını örtmek için de bütün sultanlar, Camileri de böyle görkemli, çok masraflı ve lüks ve israfa dayalı boyutta ve özellikle büyük inşâ ederek dikkatleri gerçeklerden uzaklaştırmak isterler.

Çamlıca Camii’nin maliyeti, 290 milyon 601 bin 518 doları buluyor. Bugünkü kurdan hesaplandığında ise caminin İBB’ye maliyeti 8 milyar lirayı aşmaktadır. Rasulün sünnetine uygun takva mescidleri yerini sultanların lüks ve israfa dayalı gösterişli camiler geleneğine geçilince, işte böyle, on binlerce aç Müslümanı doyuracak iş alanları yapmaya yetecek kaynaklar, bu alanlara sarf edilir olmuştur.

İstanbul’daki Osmanlı sarayları ve 1. Atatürk’ün Çankaya Köşkü emrinde olduğu halde, bunlarla yetinmeyip on milyarlarca lira sarf ederek birisi Ankara’da ikincisi Marmaris’te ve üçüncüsü de Ahlat’ta olmak üzere 20 yıllık süreçte üç görkemli saray daha inşâ etmekten çekinmeyen bir siyasi lider söz konusudur. Bunların her birinin inşâsında olduğu gibi işleyişi için de çok büyük ve israf boyutlarında harcamaların yapıldığı düşünüldüğünde tam da sultanlık kültürüne yakışan bir lüks ve israfı hayat tarzı edinmiş olanların, yine sultanlık kültürü gereği gösteriş boyutu öne çıkan bu tür camiler inşâ ederek şanlarının sürekli anılmasını sağlamaya yönelmeleri kaçınılmaz olmaktadır.

Çamlıca Camiinin İstanbul’da düzenlenen bir fuarda sergilenen minyatürü için bile 233 kilo altın, 73 kilogram gümüş kullanıldığı harberleri medyaya yansımıştır. Özel bir şirket tarafından yaptırıldığı iddia edilen ve 185 santim boyunda, 85 santim eninde ve 105 santim yüksekliğindeki minyatürün kubbe, çatı sundurmaları, minare ve şadırvan bölümleri gümüşten yapılırken, geri kalan bölümlerinde altın kullanıldığı ifade edilmiştir. Lüks ve israf büyük bir sapma ve haram olup bu bir de Cami konusunda yapılınca şüphesiz günahı çok daha büyük olacaktır.

İslam, Allah’a İsyan Üzere Olan Atalara Kendini Nispet Etmeyi ve Onlarla Gurur Duyup Övünmeyi Yasaklamış ve Onlar Gibi Olmaya Yol Açacağını Bildirmiştir

Aktarılan bir rivayete göre bazı sahabiler oturmuş sohbet ediyorlardı. Bunlardan Sa’d ibn-i Ebi Vakkas ® ile Selman-ı Farisî ® arasında bir gerginlik olduğu için, Sa’d, Araplarda yaygın olan atalarla övünme anlamına gelebilecek bir tanışma faslı başlatır ve kendisini müşrik atalarına atıfla “fülan oğlu fülan, fülan oğlu fülan” diye tanıtır. Orada bulunan bütün Arap kökenliler sırayla aynı şekilde kendilerini tanımlamaya devam ederler. Bu manzarayı uzaktan izleyen Hz. Ömer ® çok rahatsız olur ve sıra Fârisî olan Selman’a® gelmeden müdahale ederek onlara çıkışır ve kendisini şöyle tanıtır: Hepiniz bilirsiniz ki benim babam Hattap müşriklerin en büyüklerinden, önde gelenlerindendi, ama ben onunla övünmüyor ve kendimi ona nispet ederek tanımlamıyorum ve diyorum ki, ben İslam oğlu Ömer’im.” İşte bu güzel müdahale herkesi düşündürür ve İslâmî ölçülere döndürür. Ondan sonra sıra Selman’a gelmiştir ve o da ben de İslam oğlu Ömer’in kardeşi İslam oğlu Selman’ım” der.27 İşte budur olması gereken iman kardeşliği ve ümmet bilinci. Bir hadis-i şerifte Rasûlullah (s) şöyle buyurmuştur: “Kim kendini kâfir olan atalarından dokuzuna nispet ederek izzet ve şeref sahibi olmayı isterse (bilsin ki) onların onuncusu olarak cehenneme girecektir.28

Peygamberimiz (s), “atalarla övünmeyi yasaklayarak; insanların şu veya bu kavme mensup olmalarının onlara bir şey kazandırmayacağını, insanların ya mü’min ve takva sahibi ya da günahkâr ve zarara uğramış olarak iki grup olduklarını belirtmiştir.”29 Kur’an, mü’minlere kendi akrabalarınız, aşiretiniz ve kavminiz aleyhine bile olsa adaletten ayrılmayın emrini vermektedir.30 “Zalim de olsa mazlum da olsa soydaşın ve kandaşın olan kişinin yardımına koş!”31 diyen cahiliye zihniyeti ile hareket eden hakkında Rasûlullah (s) buyurdu ki;   “Asabiyet davasına kalkışan bizden değildir. Asabiyet uğruna savaşan ve bu uğurda ölen de bizden değildir.32

Rabbimiz de birçok ayetinde, mü’minlere şirk üzere olan ataları sahiplenip kendini onlara nispet etmekten ve onların yolunu izlemekten kaçınarak hidayete yönelmelerini, İslam kardeşliği ve ümmet birliğini esas almalarını emretmektedir. Mesela Bakara Sûresi 170, Maide Suresi 104, Lukman Sûresi 21. âyetlerde “Allah’ın indirdiklerine uyun denildiğinde, ‘hayır biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız” diyenlere, “ya atalarınız akledemiyorlarsa ve hidayet üzere olmasalar da mı?” ve “şeytan o atalarınızı çılgın yanan ateşin azabına çağırmış olsa da mı?” sorularını yöneltip ne kadar büyük bir yanlış ve sapma üzere oldukları konusunda uyarmaktadır.

Yusuf Sûresi 38. âyet ise, mü’minlere, “ata” olarak kendi soyundan olmayan “İbrahim’i, İshak’ı ve Yakub’u” kabul edip onların dinine uymayı öğretmektedir. Birçok ayette, bütün mü’minleri kapsayacak biçimde “atanız İbrahim’in dini”ne uyun emri verilmektedir. Hatta dinî bakımdan esas atamız olan Hz. İbrahim ve onunla birlikte olanlarda bize güzel bir örnek olduğu da hatırlatılır ve bizim de onlar gibi yapmamız emredilir. Nedir bu takip etmemiz gereken güzel örneklikOnlar “…kendi kavimlerine demişlerdi ki: ‘Biz, sizlerden ve Allah’ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız. Sizi (artık) tanımayıp inkâr ettik. Sizinle aramızda, siz Allah’a tek olarak iman edinceye kadar ebedi bir düşmanlık ve bir buğz/kin baş göstermiştir.”33

Bir başka ayette ise, “Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah’a ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar. Bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları) olsun…” hükmü vazedilmiştir. Allah’a ve ahiret gününe iman eden mü’minlerin, Allah’a ve Rasûlüne isyan halindeki anne, baba, evlat, kardeş ve aşiretlerine/kavimlerine “sevgi ve dostluk” bağı içinde olamayacağı hatırlatılmıştır. Allah’ın kendilerinden razı olup cennetine alacağı “Hizbullah”tan olmanın ancak bu ölçüye riayet edenler için söz konusu olabileceği vurgulanmıştır.34

Allah (c), Rasûllerine bile, iman etmeyenler kendi zürriyetleri ve evlatları bile olsa kendilerinden sayılmayacağı uyarsında bulunmuştur. “Hani Rabbi İbrahim’i insanı şiddetle sarsan ağır imtihanlara tabi tutmuş ve o da bu (imtihanı) hakkıyla verdiği zaman demişti ki: ‘Ben seni insanlığa önder yapacağım’. İbrahim: ‘Neslimden de!?’ demişti. Allah buyurmuştu: ‘Sözüm (senin neslinden de olsa) zalimler için asla geçerli değildir.’”35

Bir başka ayette ise, Nuh (as)’ın oğlu iman etmemiş ve babasının inşâ ettiği “tevhid” gemisine binmeyi reddetmişti. Ancak sular yükselip dalgalar onu kuşatınca, Nuh (as) baba yüreğiyle “Rabbim, şüphesiz benim oğlum ailemdendir” diyebilmişti, Rabbimiz de “Ey Nuh, kesinlikle o senin ailenden değildir. Çünkü o, salih olmayan bir iş (yapmıştır).” iman bağı olmayan evladın bile aileden sayılmayacağını bildirmiştir.36 Rabbimiz Hucurat Sûresi 10 ve 13. ayetlerde ise, “Müminlerin ancak kardeş oldukları”nı, gerçek kardeşliğin akîde kardeşliği olduğunu, insanın her hangi bir kavimden olmasının kendisine bir değer kazandırmayacağını, insanların hangi kavimden olduğuna bakmaksızın “Allah katında en değerli olanlarının takvaca üstün olanlar olduğunu” bildirmektedir.

Hatta kavmimiz ya da atamız Müslüman bile olsalar, yine de atalarla ve kavmimizle övünmek İslam’a aykırıdır. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Allah cahiliyetten kalma bir duygu olan babalar ve atalarla övünmeyi yasaklamıştır. Bu atalar ister mü’min ve muttakî, ister facir ve günahkâr olsun fark etmez. Siz Âdem’in neslindensiniz ve Âdem de topraktan yaratılmıştır. Sizden kavimlerle övünen bir kimse olmasın (kavimlerinizle övünmeyesiniz). Atalarla övünenler Cehennem kömürlerinden bir kömürdürler. Onların bu hali Allah nazarında burnuyla pislik yuvarlayan pislik böceğinden daha kötüdür.”37

Abdullah b. Ömer (r.a.) den rivâyet edildiğine göre, Allah Rasulü (s), Mekke’nin fethi günü insanlara hitap ederek şöyle buyurdu: “Ey İnsanlar! Allah sizden Câhiliye kibrini ve atalarla övünmeyi kaldırmıştır. İnsanlar iki sınıftır: Allah katında değerli, takva sahibi iyi kişiler ve Allah katında değersiz, günahkar kötü kişiler. Bütün insanlar Âdem’in çocuklarıdır. Âdem’i de Allah topraktan yaratmıştır.”38

Bütün bu ayet ve hadisler ortaya koymaktadır ki, atalarla ya da kavimle övünmek ile kâfir atalara sahip çıkıp kendini onlara nispet ederek kendini onların geleneğinin devamı olarak niteleyip gururlanmak İslam’a çok boyutlu olarak aykırıdır. İslâmîyet, atalarla övünmeyi ve onları bahane ederek boş ve anlamsız bir gururlanmayı yasaklamış ve herkesin ancak kendi inanç ve ameliyle değer kazanacağını ilan etmiştir. Bu yüzden Peygamberimiz (s), atalarının her şeyine sahip çıkıp onlarla böbürlenmeyi ısrarla sürdürenlerin Allah katında, burnuyla gübre yuvarlayan böcekten daha değersiz olduğunu bildirmiştir.

Yorum yazın

* Bu formu kullanarak girdiğiniz bilgilerinizin saklanmasını ve size ulaşım için kullanılabileceğini onaylıyorsunuz.

İLKAV


İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı

Editör'ün Seçimi

Son Yazılar

İLKAV Teknik Komisyon