Cumartesi, Haziran 22, 2024
Ana sayfa HABERLER II. Atatürk Olan Erdoğan’ın “2200 Yıllık Türk Devlet Geleneğiyle Gurur Duyan”, Devleti Asıl, Dini Furûât Gören “Milliyetçi”liği, İfsad Politikaları ve “100. Yıl Marşı” – III. Bölüm

II. Atatürk Olan Erdoğan’ın “2200 Yıllık Türk Devlet Geleneğiyle Gurur Duyan”, Devleti Asıl, Dini Furûât Gören “Milliyetçi”liği, İfsad Politikaları ve “100. Yıl Marşı” – III. Bölüm

by İlkav Editor
347 👁
A+A-
Reset

Table of Contents

II.Atatürk Erdoğan ile Diyanet’in, Türkçülükleri, Gayr-i Müslim Türk Devletleri İçin İslam’ı Araçsallaştırmaları ve “Gazi’nin Yolunda” Sebep Oldukları Büyük İfsad ile 10. Yıl Marşından 100. Yıl Marşına Doğru Batıl Yürüyüşleri

 

Önceki bölümlerde zikredildiği üzere “Malazgirt zaferi kutlamaları” adlı törenlerde İslâmî ölçülerle bağdaşmayan büyük sapmaların gündemleştirilip gururla savunulduğu bir ortamda Diyanet İşleri Başkanı da yer alıp kuruluş amacına uygun olan rolünü oynamış bulunuyor. Bu törene katılımı ve duasıyla ortama egemen kılınan “milliyetçi söylemi” meşrulaştırma konumuna düşüyor veya bilinçli olarak resmî ideolojik hattaki görevini yerine getirmiş oluyor.

Kimisi Şamanist, kimisi Budist, kimisi Yahudi, kimisi Hıristiyan ve kimisi de Maniheist dininden olan Hun, Göktürk, Hazar, Avar ve Uygur gibi, hatta bir kısmı İslam orduları ile de savaşmış olan Türk Hakanlıkları/Devletleri de dâhil 2200 yıllık Türk tarihi ve devletlerini sahiplenip gurur duyan Erdoğan’ın yanında durup dua eden Diyanet İşleri Başkanı, bu İslam’a aykırı konuşmanın, bilmeyen kitleler nezdinde meşruiyet kazanmasını sağlayan bir işlev görüyor.  Üstelik bizzat Diyanet sitesinde caminin özelliklerini sıralarken, Allah’ın azabından korkmadan ve utanmadan bu “kâfir Türk devletlerini Cami kubbesine yazdıkları Allah’ın isimlerine temsil ettirdiklerini” açıkça yazabiliyorlar. Böylece Azîz ve Hakîm olan Allah’ın (c) isimleri ve yüce dinimiz İslam, bizzat Diyanet ve laik Kemalist Cumhurbaşkanı tarafından gayr-i İslâmî tarih ve devletleri meşrulaştırıp Müslüman halklara benimsetmede araçsallaştırılmış, İstismar edilmiş oluyor.

Üstelik AKP Malazgirt Belediyesi, 952. yıl dönümünü LGBT destekçisi Hande Yener konseriyle kutlamış ve kadın erkek dansçılar İslam’a aykırı görünümleri ve birlikte danslarıyla Alparslan’ın Malazgirt meydanında savaş öncesi okuduğu hutbeyi ve genelde İslâmî olanı ayaklar altına almışlardır. Üstelik çok önemli bir iş yapmış gibi AKP’li Belediye Başkanı da sahneye çıkıp bu müfsid şarkıcıya bir hediye vermiştir. İfsadın boyutlarını düşünebiliyor musunuz? Anadolu’nun Müslümanlaşması için Hıristiyan ordularına karşı Kürt’üyle Türk’üyle İslam ümmeti olarak savaş verilen topraklarda, elde edilen zaferi yâd etmek için kadınlı erkekli dans gösterileri yapılıyor. Sarhoşçasına eğleniliyor. Bir yandan ulusalcı/Türkçü ifsad bir yandan İslam’a aykırı içerikli konserlerle Alparslan’ın ve şehidlerin ruhu rahatsız ediliyor. Diyanet İşleri Başkanı ve Tayyip Erdoğan’ın da bir itirazları olmuyor.

Ekitap için tıklayın

Aslında Belediyelerin konser düzenlemesinin; işçisinden, vatandaşından esirgediği milyonları şarkıcılara yedirmesinin normal olduğu düşünülüyor ve çok yaygın biçimde bu ifsad AKP iktidarında yaşanıyor.  Halkımızın büyük çoğunluğu açlık ve fakirlik sınırları altında hayatını sürdürürken, daha yeni yaşanan deprem sonrası birçok şehirde halk yıkıntılar arasından doğrulmaya, hayata tutunmaya çalışırken, birçok AKP Belediyesi bu fakir halktan topladıkları vergilerle Üsküdar’ından Ahlat’ına kadar bu tür sazlı, şarkılı, danslı eğlencelere milyonlarca lira harcamaktan çekinmiyorlar. Tıpkı reislerinin 30 Ağustos’ta 100. yıl marşı gibi saçma sapan içerikli bir ulusalcı marşı tanıtım töreni dolayısıyla ve genelde tüm saray hayatında büyük israflara imza attığı gibi, yaygın biçimde tam bir çılgınlık halinde büyük bir israf yaşanıyor.  Ne de olsa “Çılgın Türk”türler.

951.yıl dönümünde Malazgirt’te yaptığı konuşmada ise Erdoğan, Türkçü şair Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun Malazgirt savaşını Türkçü bir bakışla ve Türk merkezli bir içerikle ifade eden şiirinden bazı mısralar okuyarak “Yiğitler kan döker, bayrak solmaya Anadolu başlar vatan olmaya. Kızıl elmaya hey, kızıl elmaya. En güzel marşını vurmadan mehter, ya Allah bismillah Allah’u ekber.” kızıl elma vurgusunu öne çıkarmıştır. Şiirin diğer kısmında şu mısralar da vardır:

Aylardan Ağustos, günlerden Cuma

Gün doğmadan evvel iklîm-i Rum’a

Bozkurtlar ordusu geçti hücuma

Önde yalın kılıç Türkmen Başbuğu

Ardında Oğuz’un ellibin tuğu


Andırır Altay’dan kopan bir çığı

Budur, Peygamberin övdüğü Türkler…

Ya Allah…Bismillah… Allahuekber

Türk, Ulu Tanrı’nın soylu gözdesi

Malazgirt Bizans’ın Türk’e secdesi


Bu ses insanlığa Hakk’ın müjdesi

Görüldüğü üzere, Alparslan’ın ordusunun “Bozkurtlar ordusu” ve “Türkmen Bağbuğu’nun ardındakilerin hepsinin Oğuz Türkü” olduğu iddia edilmektedir. Ayrıca bunların “Peygamber’in övdüğü Türkler” olduğu ve “Türklerin Tanrının soylu gözdesi” olduğu, sonuçta da “Malazgirt’te Bizans’ın Türk’e secde ettiği” iddia edilerek Türk’ü ilahlaştıran birçok İslam’a aykırı ve ırkçı söylem ardı ardına sıralanmaktadır. İşte Erdoğan’ın sahip çıkarak gündeme taşıdığı, kendisinin coşkuyla okumasına bakıldığında kendi zihniyetini de yansıtan şair ve şiiri budur.

Aynı konuşmasında, “Anadolu’nun adım adım Türk medeniyetinin maddi ve manevi unsurlarıyla işlenmesi sürecinin hem kılıçla hem kalemle hem de kalple olduğunu” ifade ederek Anadolu’daki medeniyetin de “Türk medeniyeti” olduğuna inandığını ortaya koymuştur. “Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” içerikli ulusal seküler kutsalları bir daha tekrarlayarak, “Sultan Alparslan’dan Süleyman Şah’a, Osman Gazi’den Gazi Mustafa Kemal’e uzanan bütün silsile içindeki değerimizin etrafında ne kadar sıkı kenetlenirsek, bugünkü kızıl elmalarımıza o kadar kararlı ve hızlı ilerleriz.” ifadelerini kullanmıştır. Gençlik yıllarından bu yana hep ifade ettiğini bildirerek Atatürkçü şair Yahya Kemal Beyatlı’ya ait mısraları okumuştur: ‘Şu kopan fırtına Türk ordusudur ya Rabbi, senin uğrunda ölen ordu budur ya Rabbi, ta ki yükselsin ezanlarla müeyyed namın, galip et çünkü bu son ordusudur İslam’ın.’ Erdoğan, konuşmasının sonunda da Ömer Öztürkmen’in Onlar ki ilahilerle yıkandılar, kırklarca okunmuş bir namazlı suvaktiyle dağlardan inen bozkurtlar, şimdi son peygamber ordusu.” dizelerini okumuştur.[1]

Ocak 2023’te Antalya’da düzenlenen “Kadınlarla Büyük Türkiye Yolunda; Bilim, Kültür, Sanat, Spor ve Siyasette Kadın Buluşması Programı”nda konuşan Erdoğan’ın sözleri ise şöyle: Türkiye’yi ve Türk Milleti’ni, birilerinin ayak oyunlarına, ihtiraslarına, yüksek gerilim hattına mahkum etmemekte kararlıyız. Türk Bayrağı’ndan, Türk kavramından nefret edenlerle mücadelemizin süreceği bir seçimi yaşayacağımızı şimdiden söylüyorum.[2]

Erdoğan’ın yaptığı aşırı Türkçü ve Atatürkçü konuşmaların metnini acaba Devlet Bahçeli mi hazırlıyor diye şüphe bile edilebilir. Ancak Erdoğan, Atatürkçü şair Yahya Kemal’in bu Türkçü şiirini okurken  “Yahya Kemal’in şu şiiri, 1000 yıldır Anadolu’da girdiğimiz her gazanın adeta özetidir. Gençlik yıllarımdan bu yana hep ifade ettiğim gibi…” diyerek gençlik yıllarından beri bu Türkçü zihniyete sahip olduğunu kendisi beyan etmiştir.

Bütün bunlar göstermektedir ki, Malazgirt zaferinin yıl dönümlerinde Erdoğan ve diğer yetkililerin konuşmalarında bol miktarda Türk vurgusu ve her şeyi Türk merkezli bakışla izah eden bir içerik yer alırken, Alparslan’ın savaş günü Müslüman askerlere yaptığı konuşmada ve o Cuma günü Abbasi Halifesinin bütün ümmet çapındaki camilerde okunmasını sağladığı hutbe metinlerinde bir tek Türk kelimesi geçmemekte İslâmî bir içerik ve Müslümanlar vurgusu öne çıkmaktadır. İşte tüm Müslüman halkların camilerinde okunan bu hutbe metni:

“Allah’ım, İslam sancağını yükselt ve ona yardım et! Sana itaatte canlarını feda edip, sana tabi olmak hususunda kanlarını akıtan, senin yolunun mücahidlerini kuvvetlendirerek; yurtlarını güvenlik ve zaferle dolduran yardımlarından mahrum etme. Müminlerin emirinin burhanı olan Sultan Alparslan’ın senden dilediği yardımı esirgeme ki o bu sayede hükmünü yürütsün, şanını yaysın ve zamanın güçlükleri karşısında kolayca yerinde tutunabilsin. Senin dinini şerefli ve yüce tutabilmesi için onu lütufkâr et ve desteğinden mahrum etme. Ordusunu meleklerinle destekle. Niyet ve azmini, hayır ve başarıyla sonuçlandır. Çünkü o senin ulu rızan için rahatını terk etti. Malı ve canıyla senin emirlerine uymak amacıyla senin yoluna düştü. Allah’ım, o nasıl senin çağrına itaat edip, hükmünün korunmasında gevşeklik göstermeden emrine uymuş ve düşmanlarına bizzat karşı koyarak, dinine hizmet için geceyi gündüze katmışsa; sen de ona zafer kısmet eyle, dileklerinde ona yardımcı ol, kaza ve kaderini onun için iyi tecelli ettir. Onu öyle bir koruyucu ile kuşat ki, düşmanların her türlü kinlerini defetsin ve lütfun ile bu koruyucu en sağlam ellerle muhafaza etsin. Yapmak istediği her işi ona kolay kıl. Ey Müslümanlar! Doğru bir niyet, dürüst bir azim ve Allah’tan korkan temiz kalplerle ve ihlâs bahçesinden kısmet alan inançlarla onun için Allah’a yalvarıp yakarınız.” Görüldüğü üzere hutbede “Allah’ım Türk sancağını yükselt” denmiyor “İslam sancağını yükselt” deniyor.

Bu da savaş günü Alparslan’ın askerlerine hitabı:

“Ey Askerlerim! Eğer şehid olursam bu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman ruhum göklere çıkacaktır. Benden sonra Melikşah’ı tahta çıkarınız ve ona bağlı kalınız. Zaferi kazanırsak istikbal bizimdir. Biz ne kadar az olursak olalım, onlar ne kadar çok olurlarsa olsunlar, bütün Müslümanların minberlerde bizim için dua ettikleri şu saatte kendimi düşman üzerine atmak istiyorum. Ya muzaffer olur, gayeme ulaşırım; ya şehid olarak cennete giderim. Sizlerden beni takip etmeyi tercih edenler takip etsin. Ayrılmayı tercih edenler gitsinler. Burada emreden sultan ve emredilen asker yoktur. Zira bugün ancak ben de sizlerden biriyim, sizlerle birlikte savaşan gaziyim. Beni takip edenler ve nefislerini ulu Allah’a adayanlardan şehid olanlar cennete, sağ kalanlar ise ganimete kavuşacaklardır.” “Ya Rabbi! Seni kendime vekil yapıyor, azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda savaşıyorum. Ya Rabbi! Niyetim halistir, bana yardım et, sözlerimde hilaf varsa beni kahret.”

Ne diyor Alparslan, “Ya Rabbi! Seni kendime vekil yapıyor, azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda savaşıyorum” diyor. O gün Malazgirt meydanında Alparslan’ın yerinde Erdoğan ve Bahçeli olsaydı, her yıl Mazlagirt’te yaptıkları gibi, Devlet Bahçeli’nin Türkçülüğü’nde hâlâ var olan ve bizim cahiliye dönemimizden bildiğimiz “Her şey Türk için, Türk’e göre, Türk tarafından” sloganında olduğu gibi Türk merkezli bir hitapta bulunurlardı. Mesela “Türk olmanın guruyla, binlerce yıllık Türk tarihinin ruhuyla ve Gök Tengri’nin kahraman yarattığı Türk soyunu yüceltmek için yüce Tük soyu karşısında yüzümüzü yere sürüyor ve Türklük uğrunda savaşıyoruz. Haydin bozkurtlarım Türklük aşkına hücum…” diye höykürürlerdi herhalde. Tabi öyle olsaydı, oraya Allah için ve ümmet bilinciyle koşup gelmiş on bin civarında Müslüman Kürt ile bir miktar Müslüman Arap, “biz yanlış yere gelmişiz” der ve meydanı bozkurtçulara bırakıp Allah yoluna yönelirlerdi. O zaman Devlet Bahçeli ile Erdoğan’ı ve Allah için değil de Türklük için savaşan ordularını “Görk Tengri”leri bile kurtaramazdı.

Yaşanan açık gerçekliğe rağmen her yıl Malazgirt’te toplanılarak, Alparslan’ın bütünüyle İslâmî olan hutbe içeriğine ihanet edilmekte ve batıl Türkçülüğün propagandası yapılmaktadır. Müslüman halkların Türk’üyle, Kürt’üyle ve Arap’ıyla hep birlikte ümmet olarak katıldıkları ve Allah için savaşarak Allah’ın yardımıyla haçlı ordularını hezimete uğrattıkları bir zaferin yıl dönümlerinde bu hakikat gizlenmekte ve olay bir Türk–Rum savaşına indirgenerek tarihe, hakikate ve ümmet bilincine ihanet edilmektedir. Erdoğan, Bahçeli ve yandaşları, Alparslan’ın İslâmî yolunu değil, I. Atatürk Mustafa Kamal’ın her şeyi Türk merkezli hale dönüştürüp bu toplumda var olan İslam’ın köklerini ve ümmet bilincini yok etmeye yönelik “seküler ulusalcılık” yolunu takip etmektedirler. Böyle bir haksızlık, hem Allah’ın razı olmayacağı ümmeti bölmeye yönelik ırkçı bir yaklaşımı esas alma anlamında büyük bir zulümdür, hem de Emperyalistlerin istismar ederek Kürt Kemalistlerine laik, ulusalcı ve batıcı Kürt devleti kurdurma projeleri için kullanacakları bir malzeme vermek bakımından da bu ülke ve toplumu bölme sonucuna hizmet anlamında ilave bir zulümdür.

Aslında yaşanan şudur; Türk Kemalistleri Türk dini oluşturup Türkçülük ile Türkleri genelde bu uyduruk Kemalist dine ikna edince, Kürtler dindar kaldı ve medreseleri, mollaları ile İslam orada devam etti. İslam’ın şeriatıyla hükmedilmesi için Şeyh Said ve Van isyanı Kürtler arasından çıkınca Türk Kemalistleri ve derin devletleri bir gün tekrar şeriat isteği kabarır diye korktular ve Kürtleri de sekülerleştirmek, laikleştirmek amacıyla Öcalan’ı Türk derin devleti destekleyip önünü açtı. Bu konuda ciddi tespitleri olan Uğur Mumcu’ya göre Öcalan, derin devletin en güvenilen adamı Doğu Periçek’in “Maocu” kisvesiyle hazırladığı ve Deniz Gezmiş’leri, Mahir Çayan’ları savunan bildiriyi dağıtmaktan gözaltına alınıyor ve kısa sürede serbest kalıp hep devletçe korunuyor. Devlet bursu ile okuyup MİT ile ilişkisi olan Ali Yıldırım’ın kızı Kesire Yıldırım ile evleniyor. Yine MİT ile ilişkisi olan Pilot Necati ona yardım edip PKK örgütlenmesi sağlanıyor. Bekaa vadisinde PKK militanlarına silahlı eğitim verirken, derin devletin adamı Doğu Perinçek tarafından çiçekle ziyaret edilip silahlı militanlar Perinçek’in karşısında hazır ol vaziyetinde hizaya girip Perinçek’e tekmil veriyorlar.

Bütün bunları ve daha fazlasını ciddi araştırmalarla tespit eden Uğur Mumcu, bu konulardaki bazı sorularını sormak üzere randevu aldığı, Öcalan’ı gözaltına alan dönemin sıkıyönetim savcısı Baki Tuğ ile görüşmesine birkaç gün kala suikastla ortadan kaldırılıyor.  Uğur Mumcu’nun bunlar ve daha fazlasını içeren kitabı, katledilmesinden sonra yayınlanmış bulunuyor.[3] Böylece tıpkı Türk Kemalistleri gibi ulusalcı, laik ve Batıcı Kürt Kemalistlerinin oluşturduğu PKK ortaya çıkmış oldu. Bugün de hâlâ uygulanan Türkçü politikalarla adeta PKK’nın Kürtleri etkileyerek laikleştirip dönüştürmesi için zemin hazırlanıyor.

Alparslan ve Türk, Kürt, Arap Müslümanlardan Oluşan Ordusunun, “Allah Ekber” Nidalarıyla Cihad Ederek ve Allah’ın Yardımıyla Kazandıkları Zaferin Yıl Dönümünde, Çoğu Kâfir 16 Türk Devleti ile Laik Kemalist Türk Ulus “Devleti” ve Simgeleri Olan Seküler Kutsallar Yüceltilmektedir

 

Malazgirt Zaferinin 951. Yıldönümü kutlamalarında kullanılan dil ve söylemlerin ne kadar büyük bir sorun ve sapma olduğuna değinen ‘Doğru Haber‘ yazarlarından Bekir Tank da, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın vatan, millet, devlet söylemlerindeki soruna değinirken şu can alıcı soruyu sormuştu: “Alparslan, başkomutanı olduğu ordusuyla birlikte hep bir ağızdan “Allah Ekber” dedikleri meydanda, cumhurbaşkanının ve dahi başkomutanın meydandakilerle birlikte evvela “Millet Ekber”, “Vatan Ekber”, “Devlet Ekber” ve “Bayrak Ekber” sesleriyle “Allah Ekber” seslerini bastırdıklarını … görünce ne derdi?” “Dün o meydanda Alparslan’ın dilinde “i’lâyı kelimetullah”, yani yüce Allah’ın yüceltilmesi vardı ve bugün o meydanda Sayın Erdoğan’ın dilinde ‘i’lâyi millet, vatan, devlet ve bayrak’ vardır.” Ne kadar da haklı ve yerinde bir soru değil mi?

 Nitekim Erdoğan’ın da yolunda gittiğini sürekli ifade ettiği I. Atatürk döneminde de Yusuf Ziya Ortaç benzer sözleri onun “Gazi”si için şöyle yazmıştı:

“Atatürk’e Ekber!

Atatürk’e Ekber!


ancak O var: Atatürk!

Evliya odur, peygamber odur, sanatkâr Atatürk”[4]

“Dağların ardında sönüşü gibi,

“Millete can veren, vatan yaratan;

“Tanrının göklere dönüşü gibi…

“Her zaman ırkıma büyük Baş Atam,

“Tanrılaş gönlümde, tanrılaş Atam!”

Edip Ayel de (Ay yıldızı aldık da senin üstüne sardık/ Ey dertli saray! Kâbe mi oldun bize artık?) diyordu. Zaten sağlığında Atatürk’ü önce “peygamber”, sonra “tanrıya eş”, nihayet (hâşâ) “Allah” ilân etmişti:

“Cennetse bu yurt, sen onu buldundu harâbe,

“Bir gün olacaktır anıtın Türklüğe Kâbe.

“Zindan kesilen ruhlara bir nur gibi doldun,

“Türk ırkının, en son, ulu peygamberi oldun.”

“Tutsak seni lâyık, yüce Tanrı’yla müsâvi,

“Toprak olamaz kalp doğabilmişse semâvî…

“Ölmez bize cennetlerin ufkundan inen ses,

“İnsanlar ölür, Türklüğe Allah olan ölmez!”

Behçet Kemal, Edip Ayel’den geri kalmak istememiş olmalı ki, aynı makamdan devam etti:

“Kaç yıldır Türkçeydi Tanrı’nın dili/ İnsana ne ilâh, ne de sevgili,

“Ne de ana-baba aratıyordu/ Her an yaratıyor, yaratıyordu.”

 Şair Faruk Nafiz Çamlıbel Atatürk öldükten sonra şu mısraları yazdı:

“Yürüyor, kalbimizin durduğu bir yolda değil,

“Kanlı bir gözyaşı nehrinde muazzam tabutun…

“Ey ilâhın yüce davetlisi, göklerden eğil

“Göreceksin duruyor kalbimizin üstünde putun!”[5]

Şimdi de Bekir Tank’ın söylediği gibi, II. Atatürk tarafından “Kemalist laik ulus devlet, laik kemalizmin hakim oladuğu vatan, laik Kemalist ulus devleti temsil eden ulusal bayrak, ve Türk kavmi” gibi seküler kutsallar olarak putlaştırılıp zihinlere nakşediliyor, zihinler işgal edilip beyinler yıkanıyor. Ancak Bekir Tank’ın, laik Kemalist anayasa ve yasalara göre parti kurup bugün AKP saflarından milletvekili olmak suretiyle şirk koşma konumuna savrulan bir kesimin gazetesinde yazdığı bu yazıyı bir daha tekrarlayabileceğini sanmıyorum. Çünkü bu yıl ki 952. Malazgirt Türkçü gösterisine HÜDAPAR liderleri de katılıp ortama uydular. Hem de Bahçeli’ye Erdoğan’ın yanında yer verilip “önemli konuk muamelesi yapılırken”, HÜDAPAR lideri Erdoğan’dan uzakta tutulup adeta layık oldukları yere işaret edilmişti. Her yılki Müslüman Kürtleri yok sayan Türkçü ve Atatürkçü nutuklar, sloganlar ve programlar bu yıl Kürt kökenli HÜDAPAR liderinin de suskun kalarak onay vermesi zemininde tekrarlanmış oldu.

Yine Doğru Haber Gazetesinin bir diğer yazarı olup bir zamanlar tevhidî kesim içinde yer alan Mehmet Göktaş, önce yanlış bir kararla Kürt bölgelerinde birçok Müslüman’ın katledilmesine yönelik şaibeli işlere bulaştıkları iddia edilen bir gurupla bütünleştiğinde yaptığım uyarı üzerine “Abi ben orada siz temsil ediyorum ve onları yanlış yoldan döndürmek için oradayım, inşaAllah normalleşmelerine katkı sunacağım” mealinde sözler söylemişti. Ancak o zaman da Göktaş’a söylediğim sonuç gerçekleşti, tersi oldu ve kendisi onlara doğru dönüşerek, üstelik laik sistemin bir partisinin ve hatta eskiden şirk olarak nitelediği milletvekillerinin bile destekçisi konumuna savrulan bir değişim yaşadı. Tabii ki bu tür dönüşümleri yaşayanlar, Haksöz çevresinin baş tacı oluvermektedirler. Göktaş, 28 Ağustos 2023 tarihinde Haksöz’de de yayınlanan bir yazısında bakın önceki çizgisiyle zıt olarak neler yazmaktadır:  “Büyük Türkiye düşüncesi ve söylemi başta Sayın Cumhurbaşkanı olmak üzere bu milletin kahir ekseriyetinin özlemini duyduğu bir idealdir. Nasıl olmasın ki, geçmişinde büyük olan her millet elbette bu özlemi duyacaktır… Fakat şu bizim İslâmî kesimden nicelerinin küçülmelerini, küçücük çevreleriyle yetinmelerini, kendilerinden başka hiç kimseyi İslam’ın kapısından içeriye almamaları ne büyük bir çelişki?”

Gerçekten çarpıcı bir dönüşüm yaşayarak bu noktaya savrulduğu halde Göktaş, laik Kemalist anayasa ve partiler kanununa göre kurulup Allah’ın indirdikleriyle değil de hevayı ilahlaştıran laik parlamentoda yer alıp şirkle hükmedenleri de Müslüman kabul etmemizi istemektedir. Üstelik bir de tevhidî istikametini koruyanların Cumhurbaşkanı ve yandaşlarının özlemini duydukları laiklikle İslam’ı bağdaştırıp İslam’ı bireysel bir din haline dönüştürerek kamusal alandan kovan “Büyük Türkiye” projesine destek vermemelerini ve aynı özlemi duymamalarını “küçük düşünmekle” suçlayıp, “küçücük çevreleriyle yetinip herkesi Müslüman saymayan” ilkeli duruşlarını da “büyük çelişki” olarak nitelemektedir.

Mehmet Göktaş aslında böyle yaparak, eskiden var olduğunu sandığım imanıyla bugünkü durumu arasında kendi düştüğü büyük çelişkiyi örtmeye çalışmaktadır.  Üstelik sahiplenip herkesi de destek vermeye çağırdığı Erdoğan’ın “Büyük Türkiyesi”nin hedefi 100. yıl marşında da açıkça “Gazi’nin açtığı bu kutlu yolda yürüyeceğiz hepimiz” mısraında vurgulandığı üzere, yukarıdaki bölümlerde kodları zikredilen “Atatürkçü Düşünce Sistemi”dir.  Genelkurmay Başkanı ve bilahare 2020 yılında Savunma Bakanı olarak Hulusi Akar: 2017 yılında TSK ve Jandarma için, “Atatürkçü düşünce sistemini özümsemiş, disiplinli, istekli ve yetenekli personel yetiştirmeyi”[6] amaçladıklarını ifade etmiş, 2020 yılında da “Türk Silahlı Kuvvetleri, Millî Savunma Bakanlığı, Atatürkçü düşünce sistemi çerçevesinde yapılması gereken ne varsa yapıyor.”[7] açıklamasını yapmıştı. Ondan sonraki Genelkurmay Başkanı ve Savunma Bakanı Org. Yaşar Güler de TSK ve Jandarma personeli için aynı içerikte açıklamalar yapmıştır: “Atatürkçü düşünce sistemini özümsemiş, Cumhuriyetimizin temel niteliklerine bağlı, vatanını, milletini ve bayrağını seven, vazifesini her şeyin üstünde tutan personeliyle, bugüne kadar olduğu gibi bugünden sonra da, ülkesinin bekası ve milletinin huzuru için kendisine tevdi edilecek her türlü görevi başarma kararlılığı içinde olacaktır.”[8]

 I.Atatürk’ün Yani “Gazi”nin “10. Yıl Marşı” Gibi II. Atatürk Erdoğan’nın “Gazi”sinin Yolunda İlan Ettiği “100. Yıl Marşı” da Türklüğü Kutsayan Unsurlar İçermektedir

 

BİLİNDİĞİ ÜZERE I. ATATÜRK, “10. YIL MARŞI”NDA ŞU VURGULARI YAPMIŞTIR:

Çıktık açık alınla on yılda her savaştan;

On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan;

Türk’üz, bütün başlardan üstün olan başlarız;

Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız.

Türk’üz: Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi;

Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri!

II.ATATÜRK OLAN ERDOĞAN DA “100. YIL MARŞI”NDA ŞU VURGULARI YAPMIŞTIR:

Çağlayan sel gibi şanlı Ulus’un

Türkiye yüzyılı titretiyor dünyayı

Bu toprak, bu deniz, bu bayrak bizim

Tarihe sığmayan destanlar bizim

Türklüğün yazgısı yazılıyor koynunda

Kalplere kazınmış bu vatan bizim

Yüzyıllarca kutlanacak Cumhuriyetimiz

Gazi’nin açtığı bu kutlu yolda yürüyeceğiz hepimiz

Kimseye eğmedik boynumuzu eğmeyiz

Kahraman yarattı Türkü yaratan

Görüldüğü üzere Mehmet Göktaş’ın “Sayın Cumhurbaşkanı”nın, bizzat Göktaş tarafından da sahiplenip üstelik aynı sahiplenmeyi göremediği Müslümanları “küçük düşünmekle” suçladığı “Büyük Türkiye” ya da “Türkiye Yüzyılı”ndan kast ettiği neymiş “Gazi’nin açtığı kutlu yol”muş. Peki bu yol neymiş? Tarihin sayfalarında ve toplumun hafızasında açık ve sabittir ki, İslam’ın, ümmet bilincinin, İslâmî birikimi ve kültürünü taşıyan alfabenin, İslam’a uygun kıyafetlerin ve hatta Arapça ezan ve namazın bile bu topraklardan kazınıp atılması, İslam şeriatının tehdit ve düşman ilan edilip İslam âlimlerinin “İstiklal Mahkemeleri”nde canice katledilmesi sürecidir. Ondan sonra her şeyin, hatta dinin bile Türk merkezli olarak yeniden kurgulanması, Erdoğan’ın “Gazi”sinin pozitivist düşüncesinin “Türk’ün dini” haline getirilip İstiklal mahkemeleri katliamları ve şiddet yöntemi kullanılarak dayatılmasıdır. Gazi’nin yolu, aynı zamanda ülke halklarının önemli bir kısmını oluşturan Müslüman Kürt halkına yönelik acımasız inkâr ve asimilasyon politikaları ve katliamlar demektir. Aynı zamanda İslam’ın Türk merkezli olarak yeniden kurgulanıp laiklik ve ulusalcılıkla uyumlu “Türk dini” haline getirilmeye ve Diyanet İşleri Başkanlığını laik devletin emrinde bu dinin, yani laiklik ve ulusalcılıkla sentez edilmiş “Türk Müslümanlığı”nın yaygınlaşması amacıyla kurarak, İslâmî her şeyi kontrol ve denetim altına alıp batıl sistem için araçsallaştırarak bu istikamette yönlendirmek demektir.

Bugün Avrupa’da İslam’ın asimile edilip “Avrupa İslam”ı üretilmeye çalışıldığı, Çin’in aynı amaçla bir “Çin İslam”ı oluşturmaya çalıştığı bir süreçte Gazi’nin yolunda bir “Türk İslam”ı yeniden güçlendirilmeye çalışılmaktadır. Pekin’in ağır insan hakları ihlalleriyle bir soykırım uyguladığı Uygur bölgesinde ‘İslam’ın Çinleştirilmesine tam destek vermeye ve yasa dışı dini faaliyetleri etkili bir şekilde kontrol altına almaya’ çağırıyor.[9] Bu çaba, İslam’ın, Kur’an-ı Kerim’in vazettiği bir din olmaktan çıkıp Çin devletinin amaç ve çıkarlarına uyumlu hale sokulmuş sahte bir din haline getirilmesi anlamına geliyor, tıpkı Türkiye’deki “Türk İslam’ı” çabalarında da olduğu gibi.

Ancak Avrupa ve Çin’in İslam’ı Avrupalılaştırmaya ya da Çinlileştirmeye yönelik tahrifatları söz konusu olunca itiraz edenler, “Gazi’nin yolunda” ilerleyen Erdoğan’ın “İslam’ı Protestanlaştırmaya”, “laikleştirmeye”, “Türk İslam’ı” üretip ulusalcılıkla sentez etmeye, “kapitalizmle uyumlu, paraya ve ekonomiye karışmayan, bu alanları piyasa ilahına bırakan bir İslam” algısı oluşturmaya yıllardır devam eden, İslam karşıtı laik kurumların, MİT, Yargı, TSK, Jandarma vb. kurumların açılış ya da yıl dönümü törenlerinde, bu kurumlara ve İslam ile savaşan geçmiş müntesiplerine Diyanet Başkanına dua ettirerek, İslam’ı laik devlet için araçsallaştıran eylem, söylem ve politikalarına yönelik tek eleştiri yapmamaları ibretlik bir kabullenişe de işaret etmiyor mu?

Diyanet Başkanının, laik ve Atatürkçü ordu ve diğer laik ve Atatürkçü kurumlar için İslam’ı araçsallaştırarak meşruiyet kazandırma dualarından bir alıntı: “İlahi Ya Rabbi! Çanakkale’den 30 Ağustos’a, 15 Temmuz’dan günümüze, Bedir’den bugüne, vatan, din, iman için feday-ı can eden bütün şehitlerimizin ruhlarına hediye ediyoruz, kabul eyle. Başta devletimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bütün gazilerimizin, şehitlerimizin ruhlarına hediye eyledik, kabul eyle Ya Rabbi. Devletimizi, milletimizi, ezanımızı, bayrağımızı ilelebet payidar eyle Ya Rabbi. İlahi Ya Rabbi! Devletimize, milletimize göz dikmiş vatan hainlerine, düşmanlara fırsat verme, birlik, beraberlik içerisinde, millet olarak bütün düşmanlara karşı koymayı bizlere nasip eyle Ya Rabbi. Peygamber ocağı şanlı ordumuzu karada, havada, denizde her zaman ve her yerde mansur ve muzaffer eyle Ya Rabbi.” İşte böylece, Erdoğan ve ekibi tarafından da sahiplenilen “Gazi’nin yolu”nda İslam istismar edilerek payanda olarak kullanılmaktadır.

Ülke halkının açlık ve sefaletin pençesinde kıvrandığı, en basit hastalıklarla baş edilemediği dönemlerde Çankaya Köşkü ve Dolmabahçe Sarayı’nda her gece düzenlenen baloların, poker partilerinin, içkili davetlerin mahiyetini de düşünmek gerekir “Gazi’nin açtığı kutlu yol”unun ne olduğunu anlamak için. Tabii ki, kendi döneminde üç saray inşâ eden II. Atatürk’ün saraylarındaki lüks ve israfın da bu bağlamda “Gazinin yolu” olarak değerlendirilmesi gerekir. Ancak I. Atatürk bir köşk yapmışken II. Atatürk Erdoğan’ın bu köşke ve Osmanlı sultanlarının çok sayıda sarayına ilaveten 3 saray daha yaptığı da unutulmamalıdır. I. Atatürk döneminde Hint kıtasındaki Müslümanların ve fakir Afgan halkının Hilafet’i kurtarmak üzere gönderdiği yardımların nasıl olup da İş Bankası sermayesine dönüştürülmesi ve devlet eliyle zengin bir tabakanın oluşturulması için harcanması da söz konusu “Gazi’nin kutlu yolu”nun bir parçasıdır. Tabii ki, bugün halkın büyük kısmı açlık sınırında ve geçim zorluğu içindeyken, II. Atatürk Erdoğan’ın saraylarında ve hatta sadece 100. yıl marşının tanıtım toplantısında yapılan israf da, bu dönemde yandaşlara peşkeş çekilen ihalelerde yandaş zenginler oluşturmak için yapılan yolsuzluklara dair iddialar da “Gazi’nin yolunu” takiple örtüşmektedir.

Üstelik Göktaş’ın “Sayın Cumhurbaşkanı” Erdoğan’ın “şanlı (Türk) ulusu dünyayı titretiyormuş”. Erdoğan’ın Saray’ında düzenlediği böylesine büyük bir kibir ve gururun zirve yaptığı resmi törenler ile büyük bir gösteri ve katılımla duyurduğu 100. yıl marşında “Kahraman yarattı Türkü yaratan” mısraına yer verilerek Allah’a iftira etmekten de çekinilmemiştir. Birinci Atatürk’ün “gençliğe hitabında” yer verdiği “Damarlarda dolaşan asil kan” vurgusuna benzer bir içeriğe II. Atatürk tarafından da yer verilmiş 100. yıl marşında. Devlet kutsamalı “Çılgın Türkler” söylemiyle övünen Erdoğan ve partisinin nereye doğru gittiğini hâlâ anlamayanlar, hesap günü çok pişman olurlar ama iş işten geçer.

Bilindiği üzere bir süre önce II. Atatürk Erdoğan “Çılgın Türk” söylemini dış politika konuşmalarında da kullanmaya başlamıştır: İlk olarak Yunanistan Başbakanı’na “Bana meydan okuma, haddini bil. Biz kendi göbeğimizi kendimiz keseriz, onun için çılgın Türkleri iyi tanıyacaksın” sözleriyle hitap etmişti. Miçotakis ise ne olduğunu anlamamış olmalı ki “Çılgınlıkla bir noktaya varamayız” şeklinde cevap vermişti. Birkaç gün sonra ‘Milli Uzay Ajansı’ tanıtım toplantısında konuşan Cumhurbaşkanı, “Dünyanın gözü üzerimizde. Neden bu kadar üzerimize geliyorlar? Neden? Çünkü ‘Çılgın Türkler geliyor’ diyorlar.” demişti.

AKP destekçisi Haksöz bile bu konuda şu haklı eleştiriyi yapmak ihtiyacı duydu: “2000’lerin başında AK Parti karşıtlığının göstergesi olan ‘Çılgın Türkler’ ifadesi, cari hükümetin yerli-milli siyasete doğru yaşadığı sapma ve MHP-Perinçek gibi milliyetçi/ulusçu çevrelerle kurulan ittifakın neticesi olarak bugün artık Cumhurbaşkanı tarafından dillendiriliyor. Cahiliye mantığının bir ürünü olan ‘çılgın Türk’ kullanımı dindar-muhafazakar kesim tarafından da hiç sorgulanmadan içselleştiriliyor. Yaşanan değişimi görmek açısından oldukça ibretlik olan bu durum Cumhurbaşkanının sözlerinde tevarüs ederken onun ağzının içine bakan kitlelerin de zihninin cahiliye artığı söylemlerle dolmasına sebep oluyor. Herhalde bu topluma bundan daha büyük bir kötülük yapmak mümkün değildir!”[10]

Kemalist yazar Turgut Özakman’a ait bir kitabın adı olan “Çılgın Türk” terkibini bile benimseyen II. Atatürk Erdoğan ve çevresi, “Çılgın”lığı ile övündükleri Türk kavminin Allah tarafından “Kahraman” olarak yaratıldığını iddia ve iftira etmekten bile çekinmez duruma gelmişlerdir.

Ey Türkçüler ve her şeye Türk merkezli yaklaşanlar! Kutsayıp gurur duyduğunuz ve Çamlıca camiinin kubbesinde haşa “Allah’ın isimlerine temsil ettirmekten” bile çekinmeyecek kadar haddi aştığınız Şamanist Türk devletlerinin “tanrısı” olan “Gök Tengri” sizi ve kavminizi yaratan Türk’ün “tengrisi” olduğu için yaratırken size torpil mi geçmiştir? Türkler kazandıkları mertebeleri ve başarılarını da Gök Tanrı’ya bağlar, ona şükranlarını bildirirlerdi. Hakanların tahta çıkışları, kazandıkları zaferler ve başlarına gelen felaketlerden koruyan Tanrıdır. Bu Tanrı Türk tanrısı olan Gök Tanrıdır. Gök Tanrı’nın yanında tabiata da tapınan Türkler için en başta yer ve su gelmektedir. Türkler için oldukça önemli olan ve canlarını ortaya koydukları vatan kavramı da yer ve su kültünden meydana gelmiştir.[11] Gökyüzü tanrı, tanrıça, onların yardımcılarının yaşadığı yerdir. Yarım küre şeklinde düşünülmüştür. Şaman inancına göre 16 katmandan oluşur. Gökyüzünün bekçileri çift başlı kartallardır. Gök Tanrı, 16. katta oturan en üst düzey tanrıdır. Bütün evrene hükmeden aynı zamanda evrenin var olmasının sebebidir. Ondan başka pek çok ruh, tanrı ve tanrıça barındıran gökyüzü kutsaldır.[12]

Ama ey Türkçüler! Hakikat sizin zanna dayalı uyduruk inançlarınızda olduğu gibi değildir. Biliniz ki, tüm kâinatın, tüm canlı cansız varlıkların ve tüm insanların tek yaratıcısı Allah’tır. “Yaratmak da emretmek de Ona ait[13] olup o kulları arasında yaratırken bir ayrıcalık ve bazılarını kayırmak ve diğerlerinden daha farklı özel niteliklerle yaratıp üstün kılmak gibi bir adaletsizlik asla yapmaz ve yapmamıştır. O, her kavmi aynı topraktan ve aynı fıtrat özellikleri ile yarattığını beyan ediyor.

Allah’ın bir kavmi “kahraman” bir başka kavmi “ödlek” yarattığını iddia etmek, ancak Allah’ı hiç tanımamakla, vahiyden hiç haberdar olmamakla, ulusalcı cahiliye kültürünün müntesibi olmakla mümkün olabilir. Allah (c) ayetlerinde, bütün kavimlerin ve dillerinin Allah’ın ayetleri olduğunu[14] bildirmekte ve her kavmi aynı fıtrat üzere yarattığını[15]aynı nefisten[16]aynı topraktan yarattığını[17] bildirmektedir. Her kavimden, fıtrattaki takva ya da fücur eğilimini[18] öne çıkaranlar olabileceği ve üstünlüğün takvaca yüksek olmakta olduğunu[19] bildirmiştir.

Rasûlullah (s) Vedâ Hutbesi’nde bütün insanlığa şöyle seslenmişti: “Ey insanlar! Şunu iyi biliniz ki Rabbiniz birdir, babanız birdir. Bütün insanlar Âdem’den gelmiş, Âdem de topraktan yaratılmıştır. Arap’ın başka ırka, başka ırkın Arap’a, beyazın siyaha, siyahın beyaza, dindarlık ve ahlâk üstünlüğü (takva) dışında bir üstünlüğü yoktur. Dinleyin! Bu ilâhî gerçeği size tebliğ ettim mi, bildirdim mi?” Kendisini dinleyenler hep birden “evet” dediler. “Öyleyse burada olanlar olmayanlara bildirsin!” buyurdu”.[20] İşte tüm bu İslâmî birikim ortaya koymaktadır ki, her kavimden aciz ve korkak ya da kahramanlar çıkabilir. 100. yıl marşında yer alan “Kahraman yarattı Türk’ü yaratan” ifadesi Kur’an’a açıkça aykırı olup Allah’a böyle bir ayrıcalıklı yaratma eylemini izafe etmek de büyük bir zulümdür. Bunu anlamak için çok bilgili olmaya da gerek yoktur, vasat bir bilgi ve bilinç yeterlidir.

Erdoğan öncülüğünde “Gazi Mustafa Kemal Atatürk” kültü ve onun sadece kurucu değil kurtarıcı ve biricik önder, yegâne yol gösterici olduğu ve Türkçülük sapması, kitlelerin zihnine, kalbine, hayat tarzına ince ince işleniyor. Son derece abartılı törenlerle duyurulan ve israf boyutu çok yüksek büyük harcamalarla bir sürü senfoni orkestrası ve bandonun eşlik ettiği, 1071 sanatçının icra ettiği “100. Yıl Marşı”nı çok önemli bir meseleymiş gibi TRT ortak yayınından kitlelere de yaymaya çalışmak, Erdoğan ve çevresinin zihinsel durumu hakkında işaretler vermektedir.

Erdoğan ve ekibi tarafından bütün bunlar, zaten 100 yıldır zihinleri ilkokuldan bu yana işgal edilmiş ve halen de bu işgalin acımasız biçimde sürdüğü bir topluma ilave bir zulüm olarak gerçekleştiriliyor. Bu toplumun insanları, ilkokuldan itibaren M. Kamal’ı insan üstü” bir varlık olarak tanıdılar… Mütemadiyen Atatürk şiirleri okudular, resmi dairelerde Atatürk resimleri, meydanlarda Atatürk heykelleri, stadyumlarda Atatürk posterleri gördüler, televizyonda Atatürk meddahlarını izlediler. İlkokuldan milletvekilliğine, askeriyeden memuriyete kadar her yerde ve her zaman ona bağlılık sözü vererek toplumda ve kamu alanında ancak böyle yer alabildiler. Okullardan meydanlara kadar her alanda dikili olan heykellere kadar sürekli bu kişinin putlarına tapmaya zorlandılar. M. Kemal’in yaptıklarını hiç sorgulama, eleştirme, süre gelen birçok zulüm politikasına şüpheyle bakma fırsatı bile verilmedi. Nereye baksalar hep Atatürk’ü gördüler. Atatürk, Atatürk, Atatürk… Bugün de hâlâ aynı dayatmalar, ilkokuldaki and haricinde aynen devam ediyor.

Bütün bunlara bir de Erdoğan’ın II. Atatürk denecek boyutta her yerde onu öne çıkarması, yaptığı ve yapacağı her şeyi ona dayanarak, ona atıf yaparak ve onun yolunu sürdürerek yapmaya yönelmesi de ilave oldu. Üstelik Erdoğan’dan önce sadece heykellere tazim ve saygı duruşu dayatması varken, Erdoğan döneminde okullarda putlara secde dayatması ilave edildi. Böyle bir ortamda yetişen bir insanın Atatürk konusunda sağlıklı bir değerlendirme yapabilmesine imkânı var mı? Bu beyin yıkama seanslarından beyni hasar görmemiş olanların sayısı maalesef çok azdır. Bu da yetmezmiş gibi, bir de “Atatürk’ü Koruma Kanunu” var, düşünen, akleden, sorgulayan insanların tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallanan. Dünyanın hangi ülkesi, liderim dediği, önder edindiği kişiyi kendi halkından kanunla koruyor? Böyle bir ülke yok. Demek ki, serbest düşünce ortamı olursa, lider edindikleri kişinin, halkından gizlenen birçok kötü düşünce, uygulama ve politikaları ortaya çıkıp tartışılacak, dökülen kanların, yapılan zulümlerin hesabını soranlar artacak ve böylece putları toplumun nezdinde yıpranıp tükenecek ve sonuçta da onu putlaştıranlara güç ve rant sağlayan batıl statüko yıkılacak diye korkuluyor.

Üstelik bir Yahudi hahamın oğlu olup aldatıcı adıyla Munis Tekinalp olarak tanınan Moiz Kohen,[21] “Sâfi” imzasıyla “Türkün Yeni Amentüsü”  adı altında Türkleri İslam’dan uzaklaştırma amaçlı bir amentü bile yazdı.

Geliri “Tayyare Cemiyeti”ne bağışlanan, 1928 Ağustosunda M. Kemal Atatürk’ün gazetesi “Hakimiyet-i Milliye” Matbaası’nda basılan “Türk’ün yeni Amentüsü”nün kapağını görüyorsunuz…

Bu “amentü” şöyleydi: “Kahramanlığın örneği olan ve vatanın istiklâlini yoktan var eden Mustafa Kemal’e, onun cengâver ordusuna, yüce kanunlarına, mücahit analarına ve Türkiye için ahiret günü olmadığına iman ederim. İyilikle fenalığın insanlardan geldiğine, büyük milletimin medenî cihanda en büyük mevkii kazanacağına, hamaset dasitanlarıyla tarihi dolduran kudretli Türk ordusunun birliğine ve Gazi’nin Allahın en sevgili kulu olduğuna, kalbimin bütün hulûsiyle şehadet eylerim.”[22]

Dikkat çekici husus ise şudur: Bu, Türk’ü küfre yönlendiren ifsad edici metnin yer aldığı kitabın Müslüman bir halkın lideri olduğu iddia edilen M. Kemal Atatürk’ün gazetesi “Hakimiyet-i Milliye”nin Matbaası’nda basılmış olmasıdır.[23] Bundan da anlaşılmaktadır ki, bizzat kendisinin de Allah’a ve Rasûlüne yönelik birçok hakaret ve inkâr içerikli sözü, yazısı ve kitapçığı olan M. Kemal’in de bu şirk içerikli “Türkün Yeni Amentüsü”nü onaylaması söz konusudur.

Özellikle son yıllarda, yıllardır süregelen putun önünde kıyam edip tazimde bulunmak ritüeli artık secde safhasına geçirilmiş bulunuyor ve bu bağlamda  “Cumhuriyet Bayramı” törenlerinde “Atatürk” büstü önünde çocukların secdeye kapanması şeklinde, Mekkeli müşriklere fark atan tapınma şekillerinin görüntüleri medyada yer almayı sürdürüyor. 15 Temmuz sonrası süreçte daha da azgınlaşan Kemalist putperestlik, suret-i hak’tan görünen ve toplumu Allah ile aldatmada en etkili iktidar olan AKP yönetiminin şemsiyesi altında ve “muhafazakâr-demokrat” kadroların eliyle daha da azgınlaşmaya, yeni yeni  tapınma biçimleri ihdas ederek putperestlikte, ölü tapıcılıkta zirveyi zorlamaya devam ediyor. Rabbimiz bu durumdakiler için şöyle buyuruyor: İbrahim: -O halde Allah’ı bırakıp da size hiç bir şekilde fayda ya da zarar vermeyen şeylere mi kulluk ediyorsunuz? dedi. Size de, Allah’ı bırakıp taptığınız bütün bu nesnelere de yuh olsun! Siz hiç mi akıllanmayacaksınız?![24]

II. Atatürk Erdoğan, Türkçülüğü Egemen Kılmaya, İslam’ı Türkleştirmeye ve Müslüman Zihinleri Bile Kirletip Dönüştürmeye Çalışırken, İşi Mülteciler Arasında “Türk Soylu” Olanları Kayırmaya, “e-Reçete”de Bu Coğrafyanın Dili Olmayan Dillere Bile Yer Verdiği Halde Kürtçeyi Yok Saymaya Kadar Vardırıyor

 

II.Atatürk, birincisi olan “Gazi”nin yolunu takipte çok titiz ve ısrarlı görünüyor. Bu bağlamda son icraatlarından birisi de “‘e-reçetem’ sisteminde test işlemi tamamlanan diller, dün sabah saatlerinde canlı ortama alınmaya başlanmış olup, tüm dillerin (İngilizce, Almanca, Arapça, Fransızca ve Rusça) canlı ortama alınması bugün tamamlanmıştır.” haberinde görüldüğü üzere bu ülke halklarının dili olmayan İngilizce, Almanca, Fransızca ve Rusça bile “e-reçetem” sisteminde yer bulabilirken, neredeyse toplumun 1/3’ünü teşkil eden Kürt halkının diline aynı imkân tanınmayarak yeni bir zulme imza atılmış olmasıdır. Oysa “Şimdiye kadar yapılan birçok araştırma anadilinde verilmeyen sağlık hizmetinin hasta ve sağlıkçı arasında etkili bir iletişimden yoksun kalınacağını, hastanın bilgilendirilmesinin ve tedavi hakkının engelleneceğini ortaya koymuştur. Dolayısıyla tüm halkların kendi anadillerinde kamusal sağlık hizmetine ulaşması, nitelikli sağlığa erişim için tercih edilmesi gereken bir durum değil zorunlu olarak yerine getirilmesi gereken evrensel bir insan hakkıdır.[25]

Tüm bunların yanında son olarak İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Başkanlığınca yapılan düzenlemeler neticesinde, süresiz ikamet izni alabilmek için “Türk Soylu” statüsüne dâhil olmak kararı alınmıştır. Savaştan kaçarak bir başka ülkeye sığınmak güvenlik, barınma, beslenme ve sağlık gibi temel ihtiyaçları karşılamak ikamet izni için yeter sebep değilken tek başına “Türk” olmak ise yeterli sayılmaktadır. İşte bu, her şeyi Türk merkezli olarak değerlendirmek, Türkçü sapmayı din edinmek ve “Gazi’nin yolunda” olmakla bağlantılı bir başka sonuçtur. Aynı günlerde İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Başkanlığınca, Ahıska, Uygur, Bulgaristan ve Yunanistan Türklerinin sahip olduğu “Türk Soylu” statüsüne dahil edilen Kırım Tatar Türklerine uzun dönem ikamet izni verilmeye başlandığı bildirildi. Halbuki aynı vatan toprağında bir ümmet olarak birlikte yaşadığımız, ancak bilahare emperyalist devletlerin çizdikleri ulusal sınırlarla bizden ayrılmak zorunda bırakılmış Suriye, Irak vb ülkelerin Arap ve Kürt halkları da en az onlar kadar bu hakkın sahibidirler. Çanakkale savaşlarında bu vatanı savunmak için Arap, Türk, Kürt bütün Müslümanlar ümmet bilinciyle hep birlikte şehadete koşmuşlardır. Irak ve Suriye gibi bölgelerde kalan Türkmen, Kürt ve Arapların akrabalarının bir kısmı da Türkiye’de kalmış ümmet sun’î sınırlarla bölünmüştür. Şimdi bu ümmet parçalarının Türk soylu olanlarına ayrıcalık tanıyıp diğerlerini dışlamak, zulüm ve bölücülük değil de nedir?

Irak ya da Suriyeli Arap, Kürt ve Türkmen üç halktan insanların, yine Türkiye’nin de müsebbibi olduğu emperyalist işgal ya da bir iç savaşın katliamından kaçarak Türkiye’ye gelmeleri haklarıdır. Bu halklar hepsi sun’î sınırlar sebebiyle başka sınırların içinde, akrabaları ise Türkiye sınırları içinde kaldılar. Hepsi aynı ümmetin evlatlarıydı, hepsi aynı vatanda yaşıyorlardı. Bu toprakları emperyalist işgalden korumak için hep birlikte ölüme gidenlerin çocuklarıdırlar. Şimdi bunlar katliamdan kaçarak baba topraklarında yer değiştirdiklerinde, sadece Türkmenlere “Türk soylu” diye ikamet izni verilip Kürt ve Arab’ı “Türk soylu” olmadığı için dışlamak insânî de İslâmî de ahlâkî de olmayan çirkin bir ırkçılık ve utanç verici bir düşüklüktür.

Bir de utanmadan eşcinsel olan yabancı (üstelik “Türk soylu” da olmayan) kadın voleybolculara dahi kolayca TC vatandaşlığı verilirken, bu toprakları korumak için birlikte savaşmış Kürt ve Arap Müslümanlardan “süresiz ikamet izni”nin bile esirgenmesi gerçekten ibret verici ırkçı bir akîdevî sapmaya işaret ediyor. Eşcinsel voleybolcuya tanınan bu ayrıcalık konusunda, AKP ve Erdoğan’ın son seçimlerde dahi en önde gelen destekçileri olan Haksöz’ün yazarları bile şunları yazdılar:

Kadın voleybolcuların giyimlerinden tutun yaşam biçimlerine kadar tuğyan içinde oldukları apaçık ortadayken İslâmî kimliği taşıma iddiasında olanların “milli gurur” duygularıyla müfsid tipleri sahiplenmesi net bir sapmaya işaret ediyor. Aynı çevrenin kadın voleybol takımında oynayan iki cinsi sapığın eylemlerinden haberdar olmasına rağmen durumu görmezlikten gelmesi olayı daha da vahim kılıyor. Zira bu sapıklar yaptıkları çirkinliği gizleme gereği bile duymuyor. Aksine yaşam biçimlerini vitrinde sergileyerek kendilerini özenle teşhir ediyorlar. Sapıklardan biri olan Küba asıllı Melissa Teresa Vargas’a 2021’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından T.C. kimlik kartı verildi ve aynı zamanda bu kişi milli takıma davet edildi. Vargas ve diğer rezil şahsın müfsid eylemleri ortadayken başta Erdoğan olmak üzere hükümet mensupları onları birer milli kahraman olarak görüyorlar şu an. Elde ettikleri büyük zafer için yakında Erdoğan’ın huzuruna da çıkacaklar! Bilindiği üzere Cumhurbaşkanı Erdoğan, seçim meydanlarında sapkın LGBT’lileri ve onları destekleyen lobileri hedef almıştı. Aileyi tehdit ettiklerini, toplumu dejenere ettiklerini söyleyen Erdoğan ve kurmaylarının LGBT’li voleybolcuları toplum ve aile için tehdit olarak görmüyorlar olsa gerek… Ya da seçimler bitti diye LGBT tehlikesi sona mı erdi?… İslam’a ve Müslümanlara düşmanlık yapan çevrenin bu tipleri rol model olarak topluma sunmaları kirli ideolojilerinden kaynaklanıyor. Lakin İslami kimliği taşıma iddiasında olanların da aynı duygulara sahip olması milliliğin/milliyetçiliğin dönüştürücü etkisini gösteriyor. Artık sekülerler ile muhafazakârlar aynı duyguları yaşıyorlar!”[26]

Hâlbuki Haksöz-Özgür-Der çevresi 1990’lı yıllarda ve İLKELER adını verdikleri kitaplarında laik partileşme yolunun, yani batıl sistem içi siyasetin ve AKP döneminde ise 2004 yılından beri Erdoğan ve AKP’nin, kendisini destekleyen Müslümanları dönüştürüp sekülerleştireceğini yazıp söylüyorlardı. Yani bugün yaşananlar, bilmedikleri şeyler değildi, neden şaşırmış pozları takınıyorlar ki? Son derece iyi biliyorlardı ki, laik partileşmenin ve on yıllardır bu çizgide siyaseti içselleştirerek bugünlere gelen Erdoğan’ın yolu gayr-i İslâmî idi. Üstelik Erdoğan’ın yaptıkları, kendisinin ve hocasının sahip oldukları ve hiçbir dönemlerinde terk etmedikleri, tasavvuf ve Osmanlı kültürü ile bin yıllık tarihe dayalı Türklük bilincini, laiklik ve kutsal ulus devlet kültü ile sentez ettikleri ve tevhidle de alakasız olan din anlayışına aykırılık teşkil etmemektedir. Ancak Erdoğan, “statüko dini” adını verebileceğimiz din anlayışına uygun olarak “laiklikle İslam bağdaşır”, “din bireyseldir”, “paranın dini imanı olmaz” dediği zamanlar tek bir eleştiri cümlesi kurmayanlar, laiklikle bütünleşmiş aynı din anlayışının doğal sonucu olarak “eşcinsel” voleybolculara “milli” gurur adına sahip çıkarak ödül verdiğinde ya da TC vatandaşlığına aldığında rahatsız olup tepki gösteriyorlar ve bu hali ilkesizlik ve sapma olarak suçluyorlar. Halbuki şirk ve küfür olduğu Allah’ın ayetiyle sabit[27] olan laikliği ve hevaya göre hükmetmeyi esas alan demokrasiyi içselleştirmiş olan bir lider olarak Erdoğan, kabul edip savunduğu bu ilkelerine, yani laiklik ve demokrasiye son derece uygun, yani ilkeli davranmaktadır.

Esas ilkesiz olanlar, buna rağmen kendi tevhidî ilkelerini ayaklar altına almak suretiyle Tayyip Erdoğan’ı “mü’min, muvahhid ve ümmetin umudu” ilan ederek, ona 15 yıldır “laiklik ve demokrasi İslam ile bağdaşır” dediği ve toplumu dönüştürüp sekülerleştirdiği, laikleştirdiği halde destek vermeyi sürdürerek, onun bütün bu yaptıklarının vebaline de ortak olanlardır. Zaman zaman İslam’ı laik devlet, laik politikalar uğruna araçsallaştırmasından bile memnun olup bu tür istismarları olumlu bulanlar, gelinen noktadaki büyük ifsad ve yozlaşmanın, yolsuzluk ve zulümlerin faturasının da İslam’a kesilmesine vesile olmanın büyük sorumluluğunu omuzlarında taşıdıklarını nasıl olur da fark etmezler? Şimdi artık bazı sapmalara karşı içerden eleştiriler yaparak yakınmaları ise hiçbir değer taşımamaktadır. Ta ki, bugüne kadar verdikleri, Hak olan ilkelere aykırı destek sebebiyle kamuoyu önünde, yanlış yaptıklarını itiraf edip tevbe ve pişmanlıklarını açıklayarak tam bir dönüşle eski çizgilerine dönene kadar, bu tür içerden eleştirilerinin de kendilerini kurtarması ve aklaması asla mümkün değildir.

LBGTİ Mensubu Olup Eşcinsellik Yanında Çıplaklık Sapmasını da Üzerinde Taşıyan, Üstelik Çok Kutsadıkları “Türk Soylu” da Olmayan Yabancı Voleybolcuya Erdoğan’ın İtibar Edip Ödül Vermesi ve TC Vatandaşlığı Sunması Üzerine Kızanlar, LGBTİ’nin Bu Derece Palazlanıp Yaygınlaşmasında Erdoğan Politikalarının Etkili Olduğunu Neden Unutuyorlar?

 

Bu kadar büyük bir ifsadı yaygınlaştıran, LBGTİ’nin güçlenip örgütlenerek toplumda yaygınlaşmasına, bu sapkın kesimlerin büyümesine ve kitleler nezdinde meşrulaşmasına vesile olan İstanbul Sözleşmesini çıkaran Erdoğan değil mi? Aynı sözleşmesinin uygulama yasası olan 6284 sayılı kanunu çıkarıp hâlâ yürürlükte tutan da Erdoğan değil mi? Zinayı serbest bırakıp nikâhlı evlilikleri 18 yaş altı diye “tecavüz suçu” işlemekle cezalandıran Erdoğan’ın laik hukuku değil mi? Cinsiyet değiştirme ameliyatı bedellerinin SGK tarafından ödenmesini sağlayan ve hâlâ sürdüren Erdoğan politikaları değil mi?

Aslında Tayyip Erdoğan daha 2002 yılından beri LGBTİ’lerin haklarını savunan bir yaklaşım içinde olmuştur. Çünkü bu yaklaşım, İslam’a aykırı olsa da Erdoğan’ın içselleştirip İslam’ı da onun uğruna tahrif etmekten çekinmediği laikliğe uygundur. İşte Erdoğan’ın 2002 yılı seçimleri öncesi Abbas Güçlü ile Genç Bakış Programı’nın konuğu olduğunda,  bir öğrencinin sorduğu “Bildiğimiz gibi Türkiye’de eşcinsel vatandaşlarımız var, eşcinsel vatandaşlarımıza Avrupa’da olduğu gibi evlilik hakkı gibi başka haklar tanımayı düşünüyor musunuz, kişisel olarak ne düşünüyorsunuz, eşcinsellere haklar tanınmalı mı tanınmamalı mı?” sorusuna verdiği cevap şöyle: “Eşcinsellerin de kendi hak ve özgürlükleri çerçevesinde yasal güvence altına alınması şart. Zaman zaman bazı televizyon ekranlarında onların da muhatap oldukları muameleleri insani bulmuyoruz.[28]

İşte bu, âileyi ifsad edecek ve cinsel sapkınlığa alan açacak türden kararları, sözleşmeleri imzalamadığı için Âileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf, hemen bakanlıktan uzaklaştırıldığı gibi daha sonraki süreçte siyasetten de tasfiye edilip bir kenara itilirken, imzalamakla kalmayıp bu sözleşmeyi LGBT vb. sapkın kuruluşlarla işbirliği halinde uygulayan Fatma Şahin hâlâ Erdoğan ve AKP’nin baş tacı konumunda olmaya devam ediyor. Fatma Şahin’den hem AKP liderliği razı hem de Mor Çatı, LBGT vb. sapkın kuruluşlar ile onları fonlayan emperyalist güçler ve Koç Holding benzeri yerel işbirlikçileri razıdırlar. Söz konusu kesimin yayınladıkları bir habere göre; “Koç Topluluğu şirketlerinden Otokar, Koç Topluluğu’nun ‘Ülkem İçin Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Destekliyorum’ projesi kapsamında toplu taşıma sektöründe toplumsal cinsiyet eşitliği bilincinin oluşması, kadın istihdamının artırılmasına yönelik olarak sektörün önde gelen birlik, federasyon ve derneklerinin desteğiyle farkındalık çalışmalarına devam ediyor. Âile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın ardından ‘Kadının çalışması kalkınmanın temel unsuru’ diyerek 2014 yılında Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini devralarak 12 daire başkanını kadınlardan seçip, kentin genelinde de kadın gücü ve emeğini ön plana çıkaran Fatma Şahin’in öncü çalışmalarıyla ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Ödülü’ Gaziantep Büyükşehir Belediyesi’ne verildi.[29]

İlginç ve dikkat çekici olan, AKP’li Başkan ile her konuda AKP düşmanlığı yapan, gezi olayları vb. AKP iktidarını yıkmaya yönelik bütün kalkışmaları fonlayan ve destekleyen Koç Holding ve CHP’li belediyelerin, sapkınlığın yaygınlaşması ve âilenin ifsadı sonucu doğuran bu konuda, kolayca tam bir dayanışma içine giriyor olmalarıdır. Nitekim Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı AKP’li Fatma Şahin, CHP’li Şişli Belediye Başkanı Hayri İnönü ve Urla Belediye Başkanı Sibel Uyar “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Komitesi Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri 5’in Yerelleştirilmesi Taahhüdü” dedikleri bir ortak çalışma planını imzalamış bulunuyorlar.

“Bu fotoğraflarda da görüldüğü üzere, 3 Ağustos 2014, Recep Tayyip Erdoğan’ın düzenlediği bir mitingte AK-LBGTİ adlı kuruluş tarafından LGBTİ bayrağı açılmıştır. LGBT’nin dernekleşmesi ve yasallaşması 2004’ten sonradır. Çünkü 1983 yılında çıkartılan 2908 sayılı eski dernekler kanunun 5’inci maddesinde belirtilen esaslar bunu zorlaştırmaktaydı. 04.11.2004 tarih ve 5253 sayılı yeni dernekler kanunu, derneklerin yurt dışıyla işbirliği ve bağlantısının önünü açmıştır. Böylece bu tür derneklerin yurt dışından fonlanmasının da önü açılmıştır. 26 Eylül 2004’te iktidar oylarıyla Meclis’te geçirilen ve 12 Ekim 2004 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak Haziran 2005’te yürürlüğe giren TCK’nın 227. maddesiyle Türkiye’de zina yasalarda suç olmaktan çıkarılmıştır. Avrupa Birliği uyum yasaları bağlamında gerek zinanın suç olmaktan çıkartılması gerekse LGBT’nin etkinleştirilmesi gerçekleştirilmiştir. Bundan dolayı LGBT derneklerinin kurulması, yasallaşması 2004 yılından sonradır. İstanbul sözleşmesinin de LGBT’yi meşrulaştırdığı, teminat altına aldığı sapkınlığını teminat altına aldığı “cinsel yönelim, cinsel partner ve toplumsal cinsiyet eşitliği” gibi ifadelerin sözleşmeye ustaca yerleştirildiği görülmektedir. LGBT’nin resmileşmesi, dernekleşmesi, kurumsallaşarak Avrupa Birliği fonlarından yararlanması, etkinliğini artırması 2005-2023 yılları arasında gerçekleşmiştir. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakan Yardımcısının beyanına göre Türkiye’de LGBT alanında aktif faaliyet gösteren 17 tane dernek bulunmaktadır. Netice itibarıyla LGBT, 2000’lerden önce zayıf örgütlenmesiyle toplumun gündemine dahi girmezken, özellikle 2004’ten sonra eli güçlenmiş; dernekler kanununda yapılan değişiklik ve İstanbul Sözleşmesi’nin imzalanmasıyla etkinliğini artırmış, yasallaşmasına zemin bulmuştur. LGBT konusundaki en içler acısı durum ise cinsiyet değişikliği ameliyatının SGK güvencesiyle milyonları bulan masrafının milletimizin üzerine yüklenmesidir.”[30]

AKP destekçisi olup AKP’nin Yeşilay Genel Başkanlığına da getirdiği bir kişi olan hukukçu Muharrem Balcı bile bu konuda şu tespitleri yaparak iktidarı eleştirmiştir: “İktidar partisi ve muhalefet, kimi muhafazakâr, kimi anlamaz, kimi kasdî olarak İstanbul Sözleşmesini imzaladı. İmzalamakla kalmadı devlet politikası haline getirdi. Devlet politikası haline getirilince tüm devlet kurumlarında anlatılması, eğitimlerinin verilmesi kaçınılmazdı ve bu yapıldı. İlk ve Orta Öğretimde ETCEP (Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi) eğitimleri pilot okullarda yapılmaya başlandı ve M. E. Bakanının ‘uygulama bitti’ demesine rağmen tam hızla devam ediyor. YÖK’ün genelgesi gereği de yükseköğretimde zorunlu veya seçmeli ders olarak okutuluyor. Öğrenci kulüpleri eliyle de yaygınlaştırılıyor. Ayrıca feminist ve eşcinsel STK’lar bu eğitimde partner ve düzenleyici olarak yer alıyor. İstanbul Sözleşmesi feminizmi ve eşcinselliği tanıtmak, benimsetmek ve yaygınlaştırmak üzere kotarılmış küresel bir projedir. İnsanlığın efendiliğine soyunmuş, Kur’ân’ı Kerîm’in ‘Ateşe çağıran önderler’ dediği ‘bir avuç karar vericiler’in dünyaya dayattığı bir projedir. Okul öncesinden başlayan toplumsal cinsiyet eğitimi, üniversiteye kadar devam edecek. Yaklaşık 20 yıl süren eğitim sonunda, feminist kalıplara göre şekillenmiş bireyler ortaya çıkacak; yeni bir erkeklik ve kadınlık biçimi ortaya çıkacak. Erkekler kadınsılaşırken, kadınlar erkeksileşecek.”[31]

“Ayrıca TCE (Toplumsal Cinsiyet Eşitliği), üniversitelerde, kurum ve kuruluşlarda, yayın organlarında tartışma-araştırma-deneme-pilot çalışma konusu olmayı sürdürmektedir. MEB’e bağlı birimlerin internet sayfalarında “TCE” eğitim haberleri hâlâ gözükmeye devam etmektedir. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği projesi din, toplum, âile, kültür, gelenek, fıtrat gibi kavram ve kurumlara savaş açan bir ifsâd hareketidir. Asla sadece kadın-erkek arasındaki ayrımcılık, şiddet ve adaletsizliğin giderilmesini hedeflememektedir. Kadın-erkek eşitliği öne çıkarılarak içgüdülerin saptırılmasına geçiş verilmekte, LGBT felsefesi, uluslararası kuruluşlarca desteklenerek dört koldan piyasaya sürülmekte, siyaseti, sanatı, ekonomiyi Lût kavmi azgınlığıyla kuşatmaya çalışmaktadır.”[32]

Toplumsal cinsiyet eşitliğinde, yaradılıştan gelen değil, toplumun biçtiği, kurguladığı cinsler, roller esas alınıyor. Yani toplum 3. veya başka cinsleri kabullendiğinde (kabul ettirildiğinde) bu kabulün esas alınmasıdır, kastedilen. Nitekim İstanbul Sözleşmesi’nde “Toplumsal Cinsiyet”, “Belirli bir toplumun (Dikkat! Yaradılışın değil) kadınlar ve erkekler için uygun gördüğü sosyal olarak inşâ edilen (kurgulanan) roller, davranışlar, etkinlikler ve yaklaşımlar anlamına gelir.” (M.3/c.) Sözleşmenin 12/1. maddesinde de; “Taraflar, kadın erkek için kalıp rollere dayanan ön yargıları, örf ve âdetleri, gelenekleri (Tabii ki dini emirleri-MP)  ve tüm diğer uygulamaları ortadan kaldırmak amacıyla kadın ve erkeklere ilişkin toplumsal ve kültürel (dinî-MP) davranış modellerinde değişim sağlamak için gerekli tedbirleri alır.” hükmüyle, Müslüman toplumun inanç, örf, âdet ve geleneklerinden gelen her tür kalıp (kadın-erkek cinsiyeti) rollerde değişimin temînâtı devlet olacaktır. Bir başka ifade ile 3 ve + cinslerin temînâtı olacaktır devlet. İşte AKP iktidarı, söz verdiği bu tedbirler için MEB, Âile Bakanlığı, Meclis, YÖK vb. bütün kurumları seferber etmiş bulunmaktadır. Burada kadınlar ve erkekler için uygun rollerin, fıtratından kaynaklanan roller değil de sonradan kazanılan cinsiyet rolleri olduğu vurgulanıyor. Sonradan kazanılan cinsiyete “toplumsal cinsiyet” denilmektedir.

İstanbul Sözleşmesi’nin 4. maddesi, “Devletler cinsel yönelimi yasal güvence altına alır”. M.4/1 Cinsel Yönelim: Bir kişinin, cinsel arzusunun, hemcinsine, karşı cinse ya da her ikisine birden yönelebileceğini anlatmak için kullanılan kavram. “Gay, lezbiyen ve biseksüel” kavramlarını içerir. Burada, küresel aktörlerin, küreselleşme aktörlerinin beslemesiyle büyük bir şeytânî proje ile karşı karşıyayız. Teknolojinin tüm imkânları kullanılarak, hatta insanlık dışı yöntemler de kullanılarak yaradılış tasarımına karşı, (fâsid bir) akıl tasarımıyla karşı karşıyayız. Dolayısıyla “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği”, öyle bizim saf politikacılarımızın veya yeşil feministlerimizin anladığı gibi bir samîmî insancıl proje değil, Sünnetullah’a karşı çıkış ve yeniden insanlığı dizayn projesidir. Bir başka deyişle, kadın haklarını öne çıkararak, sinsi bir ifsâd hareketi ile karşı karşıyayız.[33]

Âileye yönelik bu ifsad projesine karşı mücadele veren bir yazar olan Sema Maraşlı ise İstanbul sözleşmesine tepkilerin arttığı süreçte şunları yazmıştır: “Âile kurumuna en büyük zararı veren LGBT’yi ‘kırılgan grup’ diye koruma altına alıp eşcinselliğin yaygınlaşmasına sebep olan bu sözleşmenin olumsuz etkileri yaygınlaştıkça tepki gösterilmeye başlandı. Bütün tepkilere rağmen AK Parti sözleşmenin uygulanmasında ısrar ediyor hatta daha etkin uygulanması için mecliste gruplar oluşturmuş çalışmalar yapılıyor. KADEM gibi hükümet yanlısı bir dernekle, Mor Çatı gibi hükümet karşıtı, din düşmanı, LGBT destekçisi kadın dernekleri bir araya gelip aynı konuda uzlaşıyorlar. Hak ve bâtıl bir konuda uzlaşmışsa büyük ihtimal hakikatten vazgeçilmiştir. Tabii burada bu kadın dernekleri bu sözleşmenin sadece savunucularıdır. Sözleşmeyi imzalayan ve ısrarla daha etkin uygulanmasını isteyen AK Parti’dir. Burada AK Parti’yi görmezden gelip vebâli sadece bu kadın derneklerine yüklemek de haksızlık olur. AK Parti bu sözleşmenin şiddeti artırdığını görmesine rağmen, sözleşmenin iptali için gösterilen tepkileri umursamayıp ısrarla sözleşmeyi daha etkin uygulamaya çalışıyorsa şu soruyu AK Parti’ye sormak lazım: ‘Âile kurumuna zarar vererek ne yapmaya çalışıyorsunuz?’”[34]

Abdurrahman Dilipak da kamuoyunda “fesâd sözleşmesi” olarak bilinen İstanbul Sözleşmesi’nin daha etkin uygulanması ve izlenmesine yönelik yapılan toplantılara tepki göstererek şunları söylüyor: “Türk Kadınlar Birliği, Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, Kadın Dayanışma Vakfı ve KADEM’in de TBMM’deki komisyon toplantısında yer aldığını görüyoruz. Görünen o ki, bugünlerde Şeytan, tüm dünyada işbirlikçileri ile birlikte fazla mesai yapıyor. Seçim sonuçlarının (31 Mart ve 23 Haziran 2019 Belediye seçimlerinde AKP’nin hezimetini kast ediyor) bu şekilde sonuçlanmasında Kadın politikalarının âile üzerindeki tahrîbatının ve bu tahrîbata sebep olan süreçte, sözleşmeye dayalı eylem ve söylemlerin rolü büyüktür.”[35]

AKP yandaşlığında en önde giden Yeni Şafak’ın yazarı Yusuf Kaplan bile şunları yazdı: “Belki de Tanzimat’tan bu yana karşı karşıya kaldığımız en büyük tehdit kapımıza dayandı: Âile çöküyor… Putin, eşcinsellerin Moskova’da gövde gösterisi yapmalarını hukûkî yollarla 100 yıl yasaklarken, Peygamberimiz’in bize emaneti İstanbul, âileyi dinamitleyen, varoluşsal değerlerimizi ayaklar altına alan böylesi bir gövde gösterisine izin verdi. İnanılır gibi değil! Boşanma oranları tavan yaptı bu ülkede son on yılda. Erkek arkadaşı olmayan kız kalmadı gibi sanki! Muhafazakâr âileler, çocuklarını kaybediyor… İslâm’la ilişkisi sıfırlanmış bir kuşak geliyor… Genç kuşaklar, İslâm’ı terkediyor; âileler, toplum seyrediyor! Oysa İslâm, bu toplumun varlık nedeni, yaratıcı ruhu, tarih yapmasını mümkün kılan yegâne kaynağı. Eğer biz İslâm’ı terkedecek idiysek, bu ülke ne diye savaştı Çanakkale’de, İstiklal Harbi’nde emperyalistlere karşı? Emperyalistlerin işgal ettiklerinde yapacaklarını biz kendi ellerimizle yaptık, yapıyoruz hâlâ bu ülkede: Toplumu İslâm’dan uzaklaştıracak bütün saldırıları gözünü kırpmadan gerçekleştiriyor laik eğitim sistemi, mankurtlaştırıcı kültür ve medya rejimi! Diziler, bütün değerlerimizi bombardımana tabi tutuyor, âileyi kurşuna diziyor! Savaş meydanlarında diz çöktüremedikleri, yok edemedikleri bu toplumu, eğitimle, kültür ve medya rejimiyle biz kendimiz yok ediyoruz: Toplu intihara sürükleniyoruz hep birlikte güle oynaya! Bu toplumun en güçlü kurumu âile oysa: Âilenin çökmesi, toplumun çökmesiyle sonuçlanacaktır.”[36]

Türkiye’nin 11 Mayıs 2011 yılında imzaladığı 24 Kasım 2011’de TBMM’nin müzakeresiz, ilk defa (AKP, CHP, MHP, HDP’den oluşan) muhalefet ve iktidar partilerinin tam bir uyumla şartsız kabul ettiği[37] ve 1 Ağustos 2014 yılından beri yürürlükte olan başta ‘İstanbul Sözleşmesi’ olmak üzere CEDAW gibi sözleşmelerin güdümünde topluma dayatılan Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi ve uygulaması, insanlığa ve toplumun geleceğine ihâneti temsil etmektedir. İlginçtir Türkiye hiçbir şerh düşmeden ilk imzalayan ülke olmuştur. Hâlbuki bu proje Batının seküler yoz kültürünün ürünü olduğu halde AB’nin iki kurucu ülkesinden biri olan Almanya bile ancak 2018 Şubat’ında imzalayabilmiş, üstelik de âileye vereceği zararı beyan edip başta “59. maddeyi uygulamama hakkını saklı tutmak” olmak üzere birçok da şerh düşmüştür. Birleşik Krallık’ın da içerisinde yer aldığı 11 ülke sözleşmeyi imzalamış fakat onaylamamıştır. Yine Azerbaycan ve Rusya Federasyonu sözleşmeyi ne imzalamış ne de onaylamıştır. Rusya, ‘partnerler arası şiddet’ ifadesinde partnerler aynı cinsten olabilir diyerek sözleşmeye karşı çıkarken, Vatikan ‘toplumsal cinsiyetin’ uluslararası hukukta karşılığı olmayan bir tanım olduğu gerekçesi ile itiraz etmiştir. İsveç ve İngiltere’nin ise, kadına uygulanan her şiddeti insan hakları ihlali olarak görmenin sakıncalı olduğuna dair şerhleri söz konusudur. Bulgaristan, Hırvatistan, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Letonya, Litvanya, Polonya, Romanya ve Slovak Cumhuriyeti İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkan ülkelerdir. Hırvatistan, sözleşmenin eşcinsel evliliklerini legalize etmeye imkân tanıyacağı, ‘cinsiyet ideolojisi’ üretmek istediği ve Hıristiyan değerlerine aykırı olduğu gerekçesiyle güçlü bir direniş göstermiştir.

3 Temmuz 2019’da TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu, İstanbul Sözleşmesi’nin etkinliğinin artırılması için alınması gereken hukuki ve idari tedbirler ve bu mücadeleye STK’ların katkıları konusunda toplantı yapıyordu. AKP milletvekili Hülya Atçı Nergis’in başkanlığında toplanan komisyonun bir anlamda, “Türk Aile yapısını çökertme hareketini hızlandırın” manasına gelen bir gündemi vardı. Bu toplantıya katılanlar ise, KADEM’in yanı sıra Türk Kadınlar Birliği, GİKAP, Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, KASAV ve Kadın Dayanışma Vakfı idi. Bu toplantıya katılanlar ve Erdoğan yasalarına göre, 18 yaşına kadar nikâh kıyıp evlenen genci tecavüzcü diyerek insan yerine koymayıp en aşağılık mahluk gibi görenler, 13 yaşındaki kızın ise istediği gençle istediği şekilde flört ve zina etmesine her türlü yeşil ışığı yakmaktadırlar. Baba veya anne, oğlunu veya kızını böyle davranma diye ikaz ederse baskı ve şiddetin alanına girmektedir.”[38] Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, Kızılcahamam Eliz Otel’de 04 Eylül 2023 tarihinde gerçekleştirilen, “Erken Yaşta ve Zorla Evliliklerle Mücadele İl Eylem Planlarının Desteklenmesi Çalıştayı”nın açılışına katıldı. “Erken yaşta evliliklerin en fazla yaşandığı 2005 yılında 51 bin 944 kız çocuğu evlenmişken, bu sayı 2022 yılı itibarıyla 11 bine gerileyerek, yüzde 78 oranında düşmüştür” şeklinde övünmüştür. Ama 18 altı yaştakilerin zina etmesi serbest olduğu için belki yüz binleri bulma ihtimali olan o gençlerin sayısını tespit etmek zahmetine bile katlanmamışlardır. Bütün bunlar AKP iktidarının icraatları iken neden itiraz edip tavır koymak yerine, temel ilkelerinizden büyük tavizler vererek destek vermeyi sürdürdünüz? Üstelik toplumsal baskı üzerine AKP sözleşmeden imzasını geri çekmek zorunda kalsa da uygulama yasası 6284 ve daha önce sözleşmeyle ekilen ifsad tohumları fesadı yaymaya devam ediyorlar.

AKP’nin yan kuruluşu ve Erdoğan’ın kızının da yönetiminde yer aldığı KADEM (Kadın ve Demokrasi Derneği), Eşcinselliği savunan, LBGTİ’yi destekleyen “Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı” ile birlikte hareket ederek gelişmelerine katkıda bulunduğunda, LGBTİ+ tarafından gerçekleştirilen eylemlerde LBGT bayrağı üzerinde Erdoğan resmi yer alıp teşekkür ettiklerinde neden itiraz edip desteğinizi çekmediniz?

I. Atatürk de ilk dönem pragmatik davranıp hutbe okumuş, hilafet ve şeriata bağlılıktan söz etmiş, ama sonra İslam’ın kökünü kazımak için her şeyi yapmıştı. II. Atatürk de “Gazi’sinin yolunu takip ederek” yeri geldiğinde camide Kur’an okuyor, yeri geldiğinde “emri Allah’tan aldığını” “nassa uyduğunu” söylüyor, “sırat-ı müstakim üzere olduğunu” iddia ediyor. Böylece suret-i haktan görünerek toplumu, “laiklikle İslam’ın bağdaştığına”, “dinin bireysel olduğuna”, “Kur’an hükümlerinin güncellenmesi gerektiğine”, “ekonominin dini, imanı olmadığına” ikna etmeye çalışıyor. Sonuçta da, dinde tahrifat yaparak Allah ile aldattığı kitleleri, “devlet, bayrak, vatan, Gazinin yolu” gibi ulusal kutsallara bağlılığa çağırıp Gazi’nin yoluna ikna etmeye, laikleştirmeye, sekülerleştirmeye yönelik ifsadı yaygınlaştırıp toplumu dönüştürüyor.

I. Atatürk 15 yıl iktidarda kalmış, takipçisi İnönü de 12 yıl. Bu ikisinin toplam 27 yılda ve sonraki takipçileri tarafından da 80 yılda laikleştiremedikleri muhafazakâr ve dindar kesimleri, II. Atatürk Erdoğan 21 yılda laikleştirmiş ve hatta Mustafa Kamal’ın da ortak değer olarak benimsenmesini sağlamıştır. Yani “Gazi’sinin yolunda” 21 yıl gibi bir zamanda uyguladığı yoksulu daha yoksul, yandaşlarını ve büyük sermayedarları daha zengin yapan kapitalist politikalar uygulayarak, imzaladığı “İstanbul Sözleşmesi” ve çıkarıp halen yürürlükte tuttuğu “6284 sayılı uygulama yasası” gibi yasalarla, aileyi yıkarak, cinsel sapmaları teşvik edip koruyarak, “toplumsal cinsiyet” fitnesini çıkararak, LGBTİ gibi sapkınların örgütlenip güçlenmelerini sağlayarak, zinayı serbest bırakıp 18 yaşın altında gençlerden meşru nikâhlı evlilikler yapanların binlercesini tecavüz suçundan zindanlara atarakrakı ve şarap fabrikalarının sayısını arttırmakla övünerek, faizin bu dünyanın gerçeği olduğunu iddia ederek, başta “iddaa” olmak üzere ulusal kumar sayısını arttırarak da  çok büyük, derin ve yaygın bir çürüme ve yozlaşmaya yol açmış bulunmaktadır.

Bütün bunlara rağmen, bugün “Eşcinselliği ve cinsiyet değiştirmeyi eleştirip engelleyeceğini,  Aileyi koruma altına alacak anayasa değişikliği yapacağını” iddia eden II. Atatürk Erdoğan, toplumu ve Müslümanları ahmak yerine mi koymaktadır ki, bütün bunlara sebep olan bunca yıllık politikalarının hesabını verip yanlış yaptığını itiraf ederek özür bile dilemeden ve üstelik bütün bu ifsad edici politikaları hâlâ sürdürdüğü halde hemen arkaya dolanıp puan almaya çalışmaktadır. Ancak maalesef birçok Müslüman da ahmak yerine konulmayı hak edecek biçimde bunca yıllık yapılanları unutup hâlen devam eden uygulamaları görmezden gelerek ya da ilkesel olmayan içerden kısmî eleştirilerle yetinerek bu yeni söylemlerin peşine takılıp AKP destekçiliğini sürdürmektedirler.

Hâlbuki II. Atatürk Erdoğan’ın aileyi yıkıma uğratan, eşcinselliği ve cinsiyet değiştirmeyi destekleyip kurumsallaştıran, toplumu Allah ile aldatarak “dindarım ve beş vakit namaz kılıyorum” diyen kesimleri bile %75 civarında yüksek bir oranda dönüştürüp laikleştiren, laik Kemalist seküler eğitim programlarını sürdürüp yeni nesilleri sekülerleştiren, deizmin kucağına iten politikaları ile öylesine derin, yaygın ve büyük bir toplumsal yozlaşmaya yol açtı ki, artık bırakın şirk anayasasının temel unsurlarına, laiklik, Türkçülük ve Atatürkçülük temeline dokumadan yapacağı kısmi değişiklikler yapmasını, doğrudan Kur’an’a dayalı bir anayasa bile yapsa bu büyük yozlaşma bataklığını kurutmak uzun yıllar alacak zorlu bir uğraşıyı gerektirecektir.

Yorum yazın

* Bu formu kullanarak girdiğiniz bilgilerinizin saklanmasını ve size ulaşım için kullanılabileceğini onaylıyorsunuz.

İLKAV


İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı

Editör'ün Seçimi

Son Yazılar

İLKAV Teknik Komisyon