Perşembe, Haziran 13, 2024
Ana sayfa HABERLER Kütahya’da- “İlk Kur’an Neslinde Tevhidî Kimlik İnşası ve Vahdetin Şartları” semineri

Kütahya’da- “İlk Kur’an Neslinde Tevhidî Kimlik İnşası ve Vahdetin Şartları” semineri

by İlkav Editor
23 👁
A+A-
Reset
Kütahya’lı Müslümanların daveti üzerine; 13 Eylül 2009 Pazar günü Kütahya’ya gelen İLKAV – İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı Başkanı Mehmet Pamak bir seminer sunumu gerçekleştirdi.

Kütahya “İslâmi Düşünce Enstitüsü” Girişimi’nin davetine, bir grup İLKAV mensubu ile beraber Ankara’dan gelerek katılan Mehmet Pamak, özel olarak davet edilen yaklaşık 100 kişiden oluşan katılımcıyla beraber olup düşüncelerini paylaşma fırsatı buldu.Yol Haritamız ve Hidayet Rehberimiz olan Kitabımız Kur’an-ı Kerim’in ve meâlinin okunmasıyla programa başlandı. Daha sonra açılış ve selâmlama konuşması için “Girişim” adına söz alan Coşkun Uzun; misafirleri ve salonda bulunan dinleyicileri selâmladı ve ortamda hazır bulunanları program akışı hakkında bilgilendirip bazı noktalara kısa olarak aşağıdaki gibi değindi;“Şu topraklarda yeni bir rejime geçilip Cumhuriyet kurulduğu zaman; Müslümanları nasıl devre dışı bıraktılarsa bugün de maalesef müslümanların istek, öneri, fikir, talep ve görüşleri kesinlikle dikkate alınmamaktadır. Eğer bir gün adalet sistemi kurulacaksa, eğer İslami kimlik ve değerler toplumsal hayatta belirleyici hale gelecekse, İslami ahlak ve ilahi hukuk ölçüleri içerisinde adil bir sistem bir gün doğacaksa, buna vesile olacak etkili adımları, ancak ve sadece, ilkeli, onurlu ve dininden tavize yanaşmayan Müslümanlar atacaklardır. Toplumun Özündekini Tevhidî İstikamette Değiştirmesine, Ancak İlkeli ve Tavizsiz Davetçiler Vesile Olabilirler. Hz. Adem(a.s.)’den Hz .MUHAMMED (a.s.)’a kadar ALLAH tarafından seçilmiş, görevlendirilmiş bütün peygamberlerin, Nebilerin, Resullerin davasının ortak ismi Tevhid davası ve Tevhid mücadelesiydi. TSE, AB, standartlarına kavuşturulmuş Konjonktürel-Amerikancı İslam’a “Tevhid İslam’ı” diyemezsiniz! İslam’ın Literatüründe, kazanç ve kayıp ölçüdünyevi değerler değildir. Galibiyetin ölçüsü İlkelerde, İstikamette ve İstikrardadır. Bağımsız bir duruş ve kimlik, cılız da olsa sadece ifade olarak dillendirilmeye çalışılıyor. Fakat sisteme muhalif, alternatif bir çizgi, muhalif kimlik, muvahhidçe ve tavizsiz bir duruşun temsilcisi olmak kolaylıkla ve yaygın olarak seslendirilemiyor. Yani Biz Müslümanların kırmızı çizgilerimiz nerede neyle başlar ve nerede nasıl biter bunun açık ve net olarak bilinmesi ve ortaya konulması gerekiyor. Muhammed (a.s)’ın Peygamber olarak Allah tarafından görevlendirildiği andan itibaren, hiçbir ‘sivil’ vasfı kalmamıştır. O artık, bütün Mekke halkını ‘öteki’ olarak gören; toplumun akidevî, ekonomik, ahlakî, hukuki ve siyasî temellerini, kelimenin tam anlamıyla vahye/dine dayandıran, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkaracak mesajı taşıyan bir Peygamberdi. Ve O, bir yandan toplumu tevhidi dönüşüme uğratacak bir davetçi ve şahid, diğer yandan da bu değişim sonrası aşamada bu vasıfta bir devlet kurmayı hedefleyen siyasî boyutu da olan bir dava önderidir.Artık O’nun attığı her adım, başta taşıdığı mesaj ve şahidlik ettiği ilkeler olmak üzere, tabiri caizse içtiği her damla su, aldığı er nefes, verdiği selâm bile siyasî boyutlu bir temsili de içermekte, egemen cahiliye sistemini tehdit etmekte idi, muhatapları tarafından da öyle okunuyordu ve bu okuyuş doğru bir okuyuştu. Peygamber artık aynı zamanda bir siyasî lider, yepyeni bir toplumu inşa edecek bir dava adamıydı. Diyerek Sözlerini tamamlayan “İslâmî Düşünce Enstitüsü” Girişiminin sözcüsü Coşkun Uzun; “Ramazan ve Kur’an” ekseninde, “İlk Kur’an Neslinde Tevhidî Kimlik İnşası ve Vahdetin Şartları” konulu bir sunum yapması için İlkav Başkanı Mehmet Pamak’a mikrofonu teslim etti.Mehmet Pamak konuşmasına başlarken, Ramazan’ın Kur’an ayı olması bakımından anlam ve değer kazandığına dikkat çekerek, Kur’an’ın indiği gecenin bin aydan hayırlı olduğu beyanı üzerinde tefekküre çağırdı. Rabbimizin, bu ayda oruç tutmayı farz kılmasının bir hikmetinin de, tıpkı Resulullah’a (s) dünyevi gailelerden uzak bir vasat, idrak ve anlama çabalarının verimliliği açısından dingin ve sakin bir atmosfer oluşturması bakımından gece kalkıp “tertil üzere Kur’an okuma”sının emredilmesindeki gibi, muhataba Kur’an ayında onu okuma ve tefekkür için gerekli manevi zemin ve atmosferi oluşturmak olabileceğine dikkat çekti. Kur’an’ın indirildiği Ramazan’da oruç emredilerek, dünyevi arzu ve isteklerin baskısından kurtarıp, yeme, içme, şehvet vb nefsin arzu ve isteklerinin, belli sürelerle gemlenip Allah rızası için denetim altına alındığı, iç arınmanın, yardımlaşma, infak, itikaf çabalarının ve Allah’a bağlılığın daha yoğun yaşandığı bir atmosferde, insanın Kur’an’ı hakkıyla okuma, anlama, idrak etme ve öğüt alma bakımından elverişli bir atmosfere kavuşturulduğuna dikkat çekti.

Pamak daha sonra, Kur’an’ın ilk muhataplarını inşa etmesini nüzul sürecini takip ederek ayetlerle anlattı. Bugün bizim de nasıl bir süreç yaşamamız gerektiğine, ilk modelden kalkarak çağımızın Kur’an toplumunu oluşturmak için hangi sorumluluklarımızın olduğuna ve bu sorumluluklarımızı kuşanmak için neler yapmalıyız konularına değindi. Kur’an’ın ilk muhataplarının, hayatı dönüştürmek, iman edenlerin hayatını inkılaba uğratmak, karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için indirilen vahyin ilk şahidi ve güzel örneği olan Resulullah’ın önderliğinde, eğitiminde ve denetiminde yaşadıkları inşa sürecindeki Kur’an ve ibadet algılarını ve yaşadıkları merhaleleri ilk surelerden alıntılarla anlattı.1 – Davete icabet eden insanlar, ilk olarak, zihni ve imâni planda manevi bir hicreti gerçekleştirerek, cahiliye inancından İslam’a, şirkten tevhide, Allah’tan gayrı veliler, şefaatçiler, ilahlar edinmekten sadece Allah’ı ilah ve Rab edinmeye doğru geçiş yaptılar. Tağutları, tağuti inançları reddederek, hayatlarının bütün alanlarına sadece Allah’ın hükümlerini egemen kılmak üzere tevhidi bir dönüşüm yaşadılar.2 – İman ettikleri bu vahyi ölçü, kural ve değerleri teorik olarak zihinlerinde barındırma zaafına düşmeden, hemen hayata taşıma cehdi içine girerek ameli planda ikinci bir hicreti gerçekleştirdiler. Yaşamakta oldukları cahiliye amellerini terk ederek yeni iman ettikleri Allah’ın indirdiği ayetler istikametindeki yeni hayat tarzını yaşamaya yöneldiler. Vahyin ölçülerini hayata hakim kılarak, hayatın bütün alanlarında sadece Allah’a rüku (boyun eğme) ve secdeyi (itaati) esas alarak cahiliye amellerinden tevhidi salih amellere doğru hicret ettiler.3 – Bu imani ve ameli hicretlerle fıtrat ve vahiy buluştu, bütünleşti ve böylece İslami şahsiyet oluştu. İslami şahsiyeti oluşan mü’minler, teorik imanlarıyla cahiliye toplumu içinde bireysel bir hayatı yaşamadılar, tam tersini Allah’ın ayetleriyle yönlendirmesi sonucunda akıde ortak paydasında bir araya gelip, inançlarını hayata geçirerek bireysel iradelerinin bileşkesi olarak kolektif iradeyi ürettiler. Fatiha’da ifadesini bulduğu gibi “biz” bilinciyle Allah’ın ipine topluca sarılarak ilk Kur’an neslini / Kur’an toplumunu, ilk ümmet nüvesini inşa ettiler. Böylece cahiliye toplumuna alternatif İslami yapıyı gerçekleştirerek, cahiliye yapısından cahiliye toplumuna doğru yapısal planda üçüncü bir hicret gerçekleştirdiler.4 – Allah’ın yönlendirmesi ve Resulünün önder ve örnekliğiyle bir vücudun uzuvları, bir binanın tuğlaları gibi bütünleşip kaynaştılar. Muhteşem iman kardeşliğinin örnekliğini, Hablullah’a topluca sarılarak, Allah yolunda kurşunla kaynatılmış binalar gibi saf tutarak ve zulme uğradıklarında topluca karşı koyarak, tek tek gövdelerinin üzerine dikilen ilkeli, onurlu, tutarlı İslami şahsiyetlerin tevhid ortak paydasındaki birliğiyle ekin meselindeki bütünlüğü, dayanışmayı ortaya çıkardılar. Aralarında sevgiyi, merhameti, birbirine sahip çıkmayı, adaleti, eminliği ve fedakârlıklarda yarışmayı en güzel biçimde yaşamlaştırdılar.5 – İmanın imtihanını vermeden, sadece iman ettik demekle kurtulamayacaklarının bilinciyle vahye dayalı bilgilerini önce bilince sonra da amellerine hakim kılarak hayatı ibadet kılma çabası içine girdiler. Emanet ve ahidlerine riayette, işbölümü ve sorumluluklarını yerine getirmede çok dirayetli ve fedakar bir örneklik oluşturdular. İşlerini aralarında şura ile yürüttüler. Dar-ül Erkam’da kitabın ve hikmetin eğitimini alarak Kur’an’la teçhiz oldular, bütün mü’minlerin Kur’an okuma ve anlama, fıkhetme çabası içinde olduğu, yani lugavi anlamıyla herkesin müçtehid olduğu Müçtehid Toplumu oluşturdular. Hem bireysel ve hem de cemaat planında vahyin şahidliğini, tevhidi mesajın hal ve kal ile tavizsiz tebliğini üstlendiler.6 – Allah’ı hakkıyla takdir eden, Kur’an’ı hakkıyla okuyan, takvayı hakkıyla kuşanan ve Allah yolunda hakkıyla cihad eden, Mekke’de “Kur’an’la büyük Cihad”ı en etkili biçimde yerine getiren, tevhidi ilkelerden taviz vermeyen, cahiliyeden tam anlamıyla ayrışarak, her boyutuyla cahiliyeye alternatif oluşturmaya çalışan bu mü’minler topluluğu, örgütlü yapısıyla bütün baskı, yasak, işkence, katliam, ekonomik ve sosyal boykotlara rağmen yılmadan, bıkmadan, geri dönmeden büyük azimle, örnek bir direnişi gerçekleştirdi.7 – Bütün kuşatılmışlığa, çaresizliklere, imkansızlıklara, zulümlere, işkencelere, katledilmelere, zayıflığa, bir avuç insan olmalarına rağmen, önlerine gelen; devletin başı olma, devleti birlikte yönetme, zenginleşme vb tekliflere onurlu bir red cevabı vererek cahiliye sistemiyle uzlaşmadılar, bütünleşmediler. Allah’ın hükümlerini esas almayan cahiliye meclisi/nadiyesi Darün Nedvelere girmek için değil, Allah’ın hükümlerini esas alan İslami alternatif nadiye/meclis oluşturup mü’minlerin şurasını kurmakta ve her şeye rağmen tavizsizlikte ısrar ettiler. Cahiliye sisteminden ve şirki esas alan kurumlarından beraatlarını ilan ederek uzaklaştılar, Nuh (as) gibi tevhid gemisini inşa etmekte, alternatif İslami yapıyı inşada yoğunlaştılar. Sistem içi araçlardan, sadece İslami kimlik ve şeriata ters düşmeden, hududullahı aşmadan kullanabileceklerini, karşılığında hiçbir taviz ve taahhütte bulunmadan kullandılar. Sistemi revize ve reforme etmeye değil, sistemi kökten değiştirmeye ve bu amaçla öncelikle toplumun özündekini tevhidi istikamette değiştirmesine vesile olma sorumluluklarını yerine getirmeye çaba gösterdiler.8 – İlk inen surelerden itibaren, Allah onları cahiliye sistemine itaatsizliğe, uzlaşmazlığa çağırdı. Yaratmanın da emretmenin de kendisine ait olduğunu bildiren Allah, sadece Allah’ın inzal ettiği şeriata itaat etmeye, bilmeyenlerin hevalarına, cahili arzu ve isteklerine uymamaya çağırdı. Sadece sıratı müstakımde bulunmaya, tevhid yolundan ayıracak başka yollara tabi olmamaya davet etti. Böylece daha ilk surelerden itibaren, şirk sistemine karşı siyasi tavır almaya, itaatsizliğe, uzlaşmazlığa yönlendirilen mü’minler, bir yandan tevhidi davet ve eğitim çalışmaları, diğer yandan da vahyin yönlendirdiği siyasal, sosyal tutumlarla toplumsal sorunlarla ilgileniyorlardı. Adaletsizliklere, zulme, sömürüye, yetimi itip kakanlara, fakiri doyurmayanlara, namazı engelleyenlere karşı mustaz’aflardan yana adalet ve özgürlük mücadelesi vererek, vahyi sosyalleştirmeye, şahidliğini gerçekleştirmeye çalışıyorlardı. Sadece Allah’a (secde) itaat etmekle emrolunan ve yaratılış gayesi; kulluğu (ibadet), boyun eğmeyi (rüku) ve itaati (secde) sadece Allah’a tahsis etmek, dini Allah’a halis kılmak olan mü’minlerin / muvahhidlerin Allah’tan gayrısına, tağutlara, tağuti sistemlere, cahiliye otoritelerine itaat etmelerinin, şirke, küfre, ifsada meyletmelerinin, eklemlenmelerinin asla ve hiçbir sebeple meşru olmadığını vahyin yönlendirmesiyle ete kemiğe büründürdüler.9 – Mü’minlere yönelik zulümler dayanılmaz boyutlara ve onlar artık kendi ülkelerinde yaşayamaz hale gelince gerçekleşen mekânsal hicrete kadar Mekke’de kalıp cahiliyeye alternatif oluşturmakta, ümmeti inşa edecek ilk ümmet nüvesini, ilkeli onurlu örnek nesli inşa etmekte ısrarcı oldular. İslam’ın ve Müslümanların hürriyeti ve devleti ile özdeş olan Medine’yi inşa edecek kadro hayattan kopuk seralarda teorik biçimde değil, işte bu zor şartlarda hayatın ve zorlu mücadelenin içinde yetiştirildi. İşte bu direngen kadroyu oluşturan ilk nesil, hiçbir maslahatla tavize yanaşmadılar, kendilerini anlamsız kılıp alternatif olmaktan çıkaracak bir sapmaya, savrulmaya meyletmediler, uzlaşmadılar, cahiliye sistemine eklemlenmediler. Buna rağmen Rabbimiz onları “zalimlere meyletmeyin size ateş dokunur, cehennemlik olursunuz” “emrolunduğunuz gibi dosdoğru olun, aşırı gitmeyin” diye uyarıyordu. Ayrıca mal ve evlat çoğaltma yarışına kapılarak yaşanacak dünyevileşmeye dair uyarılarıyla, savrulmaları engelleyerek ayaklarını daha da sabit kılacak yönlendirmelerde bulunuyordu.10 – İşte Mekke’nin zor, sıkıntılı şartlarında ve büyük imkânsızlıklar içinde yetişen böylesine net tevhidi kimlikli, ilkeli ve tavizsiz duruşlu, hiçbir şartta cahiliye sistemine eklemlenmeyen, şirk sistemine itaat etmeyen bu ilk Kur’an nesli ümmeti inşa etti ve bu yolda ilkesel bazda kıyamete kadar geçerli olan güzel bir örneklik, çağlar üstü bir model oluşturdu. İktidar eksenli değil, kulluk eksenli hayat tasavvuruna sahip bu nesil, tevhidi davet ve şahidlikle toplumu vahyin ölçüleri istikametinde dönüştürüp Allah’ın vaat ettiği mübarek yardımını hak edince, Allah onlara rahmeti ve yardımıyla lütuflarda bulundu, İslami adalet sistemini takdir etti. Zaten Hak batılla uzlaşmak ve sentezler oluşturmak için değil batılı zail etmek üzere inzal olunmuştu. O halde Hakkın temsilcilerinin toplumu batıl ilkelerle ve batılla uzlaşıp bütünleşerek değil, ancak ve sadece Hak ile yönetmeleri vazgeçilmez bir sorumluluktur. Eğer Hakkın temsilcileri Allah’ın yardımını celbedecek fedakarlıklar yaparak Hak yolda ilkeli bir ısrarla tevhidi mücadeleyi sürdürebilirlerse, sonuçta Hakkın batıla galip gelmesi kaçınılmaz bir sonuçtur, çünkü Allah bu galibiyetin güvencesidir.

11 – Ancak zamanla Kur’an terk edilmiş bırakıldı ve Resulün mücadele sünnetinden, ilk neslin örnekliğinden, modelinden uzak düşüldü ve zillet ve zulüm kaçınılmaz sonuç oldu. Allah’ın ipine (Hablullaha) topluca sarılması gerekenler, Kur’anı terk edilmiş bıraktıkları tarihsel süreçte yozlaşarak, kitabi ve tevhidi niteliklerini kaybederek cahiliyeyi yeniden ürettiler. İnsanları, Allah’ın indirilmiş ipi olan Kur’an yerine, bu cahilleşme sürecinde uydurdukları bid’at ve hurafelere, kendi ürettikleri heva ve zanna dayalı iplere, başka kitaplara tutunmaya çağırdılar. Ümmet tevhidi niteliğini yitirip Kur’an’ı terk edilmiş bırakınca, kitabı ve dini parçalayınca, her hizip kendi elindeki parçayı din sayıp onunla övününce de parçalanmak ve dağılmak kaçınılmaz oldu. Bu süreçte saltanat sapması en önemli zaafları üretti. Kavmiyetçiliğin hortlatılması, yeni Müslüman olanların kendi cahili inançlarını İslam’ın içine taşımaları, yabancı felsefi düşüncelerin kafaları ve akıdeleri bulandırması, siyasi çekişmeler sonucunda hizipleşmelerin, taklitçilik ve mezhepçilik taassubunun oluşması ve içtihad kapısının kapatılması bu sapma ve parçalanmada önemli rol oynadı ve sonuçta ümmetin dağılmasına tevhidi niteliğini kaybetmesine yol açan kargaşaya yol açıldı;
 
Batıni yorumlarla, zan alanından ve ahad haberlerden akıde oluşturanlar
Allah’tan gayrısının, önderlerinin gaybı bildiğini iddia edenler
Mesih, mehdi rivayetlerini akıdeleştirenler
Zor zamanlarda bile Allah’tan gayrısından yardım ve medet isteyenler
Allah’tan gayrı pek çok kişiden şefaat bekleyen ve bunu akıdeleştirenler
Şeyhlerinin zamandan ve mekandan münezzeh olduğuna inananlar
Vahdet-i Vücut sapmasını tevhid sayanlar
Allah’ın mülkünü yönetmede ortağa ve yardımcıya ihtiyacı olduğuna inananlar
Nur-ı Muhammediyye teorisine inananlar çıktı.
Kur’an dışı gayb haberleri uyduruldu, Kur’an dışı akıde oluşturuldu,
Allah’ın koruması altındaki kitabın metnini tahrif edemeyince tefsir ve yorumlarla tahrifatlar yapıldı
İsrailiyat, batınilik, ebcetçilik, cifircilik yayıldı
Kitabı şifre ve fal kitabı haline indirgeme ve hayat kitabını ölü kitabı haline getirme yaşandı
 
12 – Bu kargaşa içinde ortaya çıkan parçalanmanın sona ermesi ve vahdetin sağlanabilmesi için yapılması gereken ise, ancak yeniden Kur’an’a dönmek ve tarihsel süreçte üretilmiş ipleri terk edip yeniden ve topluca Allah’ın indirilmiş ipi Kur’an’a sarılmaktır. Geleneksel ve modern cahiliyeden arınıp ayrışmadan, Batıni yorumları dinleştirmekten, zan alanında gayb haberi ve akıde oluşturmaktan vazgeçip, Kur’an’ın korunmuş metnini belirleyici kılıp topluca vahye sarılmadan, tüm tarihsel birikimi Kur’an’ın merkezde ve belirleyici olduğu bir anlayışla sorgulayıp ayıklamadan, ümmetin vahiyle yeniden inşası ve vahdeti mümkün görünmemektedir. Bu tür keyfi akıde oluşturanların birbirlerini tekfir etmeleri de kaçınılmaz bir sonuç olmaktadır.
 
Kur’an dışı akaid ve ölçüleri bırakıp ilme’l yakin olana ittiba ettiğimizde, Kur’an’ın muhkem ayetlerini esas aldığımızda ulaşacağımız yoruma açık olmayan kimliksel birlik, tevhid ortak paydasında, sabiteler planında bütünleşme kendiliğinden yaşanacaktır. Vahdet gerçek anlamıyla mümkün hale gelecektir. Kur’an’ın delaleti kati alanıyla, yaşanarak intikal eden mütevatir sünnet mutabakat alanımızı oluşturmak durumundadır ve bu alanda mutabakat tesis etmek durumundayız. Bizi kardeş yapan akıdemiz de bu alanda teşekkül etmektedir. Kur’an’ın delaleti zanni kısmı ile ahad haber alanı zan taşıdığı için, tarihsel birikim insani üretim olduğu için bu alandaki yorumların, çıkarımların mutlaklaştırılmaması, akıdeleştirilmemesi, dinleştirilmemesi gerekmektedir. Akıde ve dinin sabiteleri alanı olan ortak mütevatir hattının altında/dışında kalan bu zan taşıyan ve yoruma açık olan alan hoş görülmesi gereken farklılıklarımızı kapsamaktadır. Sabiteler, muhkem naslar alanındaki, akıde ortak paydasındaki birlik sağlandıktan sonra, yoruma açık içtihat alanındaki farklılıklarımız zenginlik olarak kalacaktır.
 

Pamak bu sunumunu şu çağrıyla sona erdirdi; “Kur’an’ın yolunu ve onun ilk şahidi Resulullah’ın mücadele sünnetini esas alarak, Mekke’deki bu onurlu ilk neslin örnekliğini günümüze taşımaya çalışalım. Vahyi hayatında sosyalleştirerek, cemaat planında şahidliğini yapacak, pratiğinde yaşamlaştırarak bu kurtarıcı mesajı insanlığa sunacak çağımızın Kur’an toplumunu, ümmet nüvesini oluşturalım. Bunun için bireysellikleri ve küçük öbekleri aşarak, hiç değilse dayatılmış sınırlar içinde çağımızın Kur’an toplumunu oluşturalım. Sonra da diğer bölgelerdeki Kur’an toplumlarıyla bütünleşerek küresel birliğe doğru yürüyelim. Bilelim ki, böyle ilk nesil gibi bir ümmet nüvesi oluşup Kur’an onun pratiğinde yaşanılır kılınmadan, cahiliye içinde ona uyum sağlayarak, uzlaşarak yaşayan teorik imanlı bireylerle bu mesajı insanlığa layıkıyla ulaştırmamız mümkün değildir. Bütün insanlık bu mesaja muhtaç iken ve karanlıklardan aydınlığa çıkarıp kurtuluşa taşıyacak mesajı ihtiva eden muhteşem Kur’an bizim elimizde olduğu ve biz bu kitabı okuduğumuzu iddia ettiğimiz halde, cahiliyeye alternatif oluşturmayı bırakıp egemen şirk sistemine ve küresel kapitalizme eklemlenme sonucu doğuran sistem içi yollara saparsak, hem Allah hesap sorar, hem de bu kitabın mesajına muhtaç oldukları halde bizim ilkesizliklerimiz ve doğru bir temsil ortaya koyamamamız yüzünden ona ulaşamayan bütün insanlık hesap sorar. Ve bu insanlar, Allah’a şu şikayette bulunma mazeretini elde edecekler: ‘Rabbimiz, biz modern paradigmanın ürettiği şirk ideoloji ve sistemlerinin kuşatması altındaydık, kapitalizmin sömürüsüne, modern paradigmanın insani erdemler alanında yol açtığı çürümeye karşı ‘yeni bir dünya mümkün diye’ haykırıyor, fıtratın sesine kulak veren bir arayış içinde idik. Ancak bu samimi kurtuluş arayışına rağmen, Kur’an bizim elimizde değildi, ona yabancıydık. Kur’an’ı ellerinde bulunduran, indirdiğin bu kurtarıcı mesajdan haberdar olan Müslümanlar ise, kitabı okudukları halde, onurlu, ilkeli bir temsille, ahlaklı bir şahidlikle ve hayatlarında onu yaşamlaştırarak bize sunmaları gerekirken, onlar teorik olarak kitabın bilgisini elde etmekle yetinip, bizim sekülerizmimizin, liberalizmimizn, laik demokrasilerimizin, kapitalizmimizin, tüketim kültürümüzün peşine takıldılar ve sonuçta hepimiz bu sapkınlıkla bugün huzuruna geldik. Allah’ım ellerinde Kur’an olduğu halde, onun mesajından haberdar oldukları halde bizi de kendilerini de kurtaracak bu mesaja sırt dönerek, bizim sapkın düşüncelerimizin peşine takılarak bugün hüsranımıza sebep olan bu insanlara iki kat azap ver. Bizi ahret yurdunda hangi akıbet bekliyorsa, bizi uyarmayan, şahidlik sorumluluğunu yerine getirmeyip bizim sistemlerimizin peşine takılan onlar bunun daha fazlasını hak etmiyorlar mı?’ diye soracaklardır. İşte bu hesap bilinciyle ürpererek, Rabbimizi razı etmek ve sorumluluklarımızı yerine getirmek amacıyla, Kur’an’ın kurtarıcı mesajını, ferdi ve ümmet planında şahidliğini yaparak, hayatımızda örnekleyerek insanlığa sunalım. Cahiliye sistemleri, ideolojileri ile uzlaşmadan, onlara itaat etmeden, onlara eklemlenmeden, modern ve geleneksel bütün cahiliyeyi reddederek özgün bir alternatif oluşturmakta ısrarcı olalım. Gücümüzün yettiğini yaptığımız, sorumluluklarımızı yerine getirdiğimiz halde, dünyevi ölçülerle bakıldığında bir başarı elde edemesek bile, hiç değilse şehid Seyit Kutup misali “yoldaki İşaretler”i bir daha belirginleştiren, dikkat çeken bir çığlık da biz atarak, tavizsiz bir biçimde hakkı haykırarak can verelim ve gelecek nesillere takip edilmesi gereken ‘Yoldaki İşaretler’i hayatın içinde örnekleyerek bırakalım.”

Ekitap için tıklayın




















Yorum yazın

* Bu formu kullanarak girdiğiniz bilgilerinizin saklanmasını ve size ulaşım için kullanılabileceğini onaylıyorsunuz.

İLKAV


İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı

Editör'ün Seçimi

Son Yazılar

İLKAV Teknik Komisyon