Perşembe, Haziran 13, 2024
Ana sayfa HABERLER İkinci Atatürk Olan Erdoğan’ın 2200 Yıllık Türk Devlet Geleneğiyle Gurur Duyan ve Devleti Asıl, Dini Furûât Gören “Milliyetçi”liği Müslümanları Dönüştürüyor – I. Bölüm

İkinci Atatürk Olan Erdoğan’ın 2200 Yıllık Türk Devlet Geleneğiyle Gurur Duyan ve Devleti Asıl, Dini Furûât Gören “Milliyetçi”liği Müslümanları Dönüştürüyor – I. Bölüm

by İlkav Editor
493 👁
A+A-
Reset

Table of Contents

İkinci Atatürk Olan Erdoğan’ın 2200 Yıllık Türk Devlet Geleneğiyle Gurur Duyan ve Devleti Asıl, Dini Furûât Gören “Milliyetçi”liği Müslümanları Dönüştürüyor – I. Bölüm

Bilindiği üzere Tayyip Erdoğan, sık sık Selçuklu’nun Anadolu topraklarına girişini bazen Türk’ün bazen de Tükler vasıtasıyla İslam’ın bu topraklara girişiyle örtüştürüp “1000 yıllık tarih” vurgusu yapar ve kutsar. 15 Temmuz’da başlayan İkinci 28 Şubat vesayet dönemi öncesinde Kürt ve Kürdistan hakikatinden bahseden Erdoğan bu yeni dönemde çevresindekilerce 2. Atatürk olarak nitelendirilmeye, Doğu Perinçek tarafından “Erdoğan Kemalist oldu, artık 28 Şubat kararlarını o uyguluyor” açıklamaları eşliğinde “neo-kemalist” dönem olarak nitelenebilecek politikalar uygulamaya başlamıştır.

Bu dönemde, MHP’nin temsil ettiği İslam’ın sentez unsuru bile kabul edilmediği kuru Türkçü politikalar devlete ve topluma egemen kılınmaya çalışılmıştır. Giderek her şeyi Türk merkezli okumak ve Türk’e göre tanımlamak, tıpkı Mustafa Kamal dönemindeki gibi çok belirleyici boyutlara ulaşmış bulunmaktadır.

Üstelik bu süreçte, tevhidî uyanış süreci gruplarından bir kısmının (İ.M.H. vb) AKP’yi başından beri destekleyip hatta içinde de yer aldıkları, daha büyük kısmının, hatta neredeyse tamamına yakın çoğunluğunun, 2010 yılından sonra aktif destekçi konumuna savrulup da AKP ve önderlerinin “mü’min ve muvahhid” olduklarını ilan ederek hâlâ desteklemeye devam ettikleri süreç tam da bu neo-kemalist ulusalcı/Türkçü dönemle örtüşmektedir. Bu sebeple başta İHH, Mazlum-Der, Özgür-Der, Haksöz, AKDAV, Anadolu Platformu, Pınar, Araştırma Kültür Vakfı, Medeniyet Vakfı vb olmak üzere, bütün bu kuruluşlar ve öncüleri, bu tür büyük bir sapmaya karşı toplu bir itiraz yükseltmek yerine desteklemeyi sürdürmeleri sebebiyle, dindar ve muhafazakâr olan kitleler yanında tevhidî uyanış süreci bakıyesinin de dönüşüp kirlenmesine yol açan bu büyük ifsadın sonuçlarından, yaşanan büyük yozlaşma ve çürümeden doğrudan sorumludurlar.

Erdoğan’ın Kemalizmi ve Türkçülüğü Egemen Kıldığı Neo-Kemalist Dönem

Laik devletin, laikliği içselleştirmekle kalmayıp İslam ile de bağdaştığını iftira edecek kadar haddini aşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, bütün törenlerde yanından ayırmadığı Diyanet İşleri Bakanının da katılıp duasını esirgemediği Malazgirt Zaferi’nin 950. yılı dolayısıyla düzenlenen Malazgirt Fetih Programı’ndaki konuşmasından, yönettiği geleneksel de olsa “Müslüman” olduğunu söyleyen bir halkın değerleri, İslamî kimlik ve ümmet bilinciyle bağdaştırılamayacak olan bazı cümleleri dikkatinize sunmak istiyorum:

  • “Anadolu’daki 1000 yıllık Türk varlığı”,
  • “Anadolu’daki tarihimizin sıfır noktası Malazgirt”,
  • “Anadolu’daki bin yıllık varlığımızın her dönemi gibi bugünlerimiz de kolay geçmiyor, … biz dünyanın en kadim topraklarına, her karışıyla ve tüm mirasıyla sahip çıkan Türk milletiyiz.”[1]
  • “Malazgirt, Türk milletinin bu topraklardaki yaklaşık bin yıllık mevcudiyetinin başlangıç noktası”,
  • “Malazgirt Zaferi ile Anadolu’daki Türk varlığının tescil edildiği ve bir Türk yurdu hâline geldiği”.
  • “Malazgirt için Anadolu’daki tarihimizin sıfır noktası tanımı yapılır. Evet, Türk tarihinin Malazgirt’ten önce ve Malazgirt’ten sonra olarak tasnif edildiği yer işte tam da burasıdır.[2]
  • 26 Ağustos 2023 tarihli Malazgirt’in 952. yıldönümünde Malazgirt’te Yahya Kemal’in “Şu kopan fırtına Türk ordusudur Ya Rabbi/ Senin uğrunda ölen ordu budur Ya Rabbi/ Ta ki yükselsin ezanlarla müeyyed namın/ Galip et, çünkü bu son ordusudur İslam’ın.” dizelerini kullanarak Türk ordusunu İslam ordusu olarak takdim etmiştir. Böylece Atatürkçü ve laik orduyu “Peygamber Ocağı” olarak tanımlamak gibi çok tekrarladığı yanıltıcı açıklamalara benzer bir nitelemede bulunmuştur.
  • Bir önceki gün Ahlat konuşmasında da şu ifadeleri kullanmıştır: “Türk milletinin şanlı tarihini öğrenmek isteyenler Ahlat ve Malazgirt’i ziyaret etsin”, “Ahlat 8 bin 200 ecdat mezarıyla birlikte bu topraklardaki mevcudiyetimizin sicil belgesidir.”

Bu sözlerin hepsi, tarihi Türk merkezli okumanın ve Türk’e göre değerlendirmenin göstergesidir. İslam ve Müslümanlar merkeze alınarak ümmetçi bir okuma ve değerlendirme yapılması halinde, çok daha farklı olan ve gerçeği ortaya koyan sonuçlar çıkmaktadır.

Gerçek şudur ki, tıpkı 1924 sonrası 1. Atatürk döneminde olduğu gibi Malazgirt kutlamalarında da hatırlanmayan, yok sayılan ama bugünkü Türkiye halklarından önemli bir kesimi oluşturan Kürtler, 1071’den önce bölgede Türklerden önce Müslüman olmuş bir kavim olarak vardılar. O zaman “Anadolu’daki tarihimizin sıfır noktası Malazgirt” ve “Malazgirt, Türk milletinin bu topraklardaki yaklaşık bin yıllık mevcudiyetinin başlangıç noktasıdır” ifadeleri Müslüman Kürtlerin, “biz”, “milletimiz” ve “tarihimiz” tanımının dışında tutulduğunun göstergesi değil midir? “Malazgirt Zaferi ile Anadolu’daki Türk varlığının tescil edildiği ve bir Türk yurdu hâline geldiği” sözü ne anlama geliyor? Anadolu, Kürt, Türk, Arap vd bütün Müslüman halkların ortak yurdu değil de sadece “Türk yurdu” mudur? Eskiden de hocası Erbakan gibi “kutsal bin yıllık tarih” zihniyetine sahip olmakla birlikte bu konularda biraz daha duyarlı ve dikkatli bir dil kullanan Erdoğan’da, Bahçeli ve Perinçek ile bütünleştiğinden bu yana ulusalcı yaklaşım zirveye çıkmış bulunuyor.

Bu değişim sonucunda Erdoğan, eskiden farklı bir tutumla gittiği her ildeki mitinglerde “Kürdistan” ifadelerini sert sözlerle eleştirerek, “Türkiye’de ‘Kürdistan diye bir bölge var mı?’ Buyurun ne diyor Kürdistan’da biz kazanacağız. Sen Türkiye’yi terk et. Bizim Kürdistan diye bir bölgemiz yok” ifadelerini kullanıyor.

Böyle olunca da Siirt’in Kurtalan ilçesinde esnaf ziyareti yapan bir parti lideriyle girdiği diyalogda, bir esnafın  “Burası Kürdistan” dediği için savcılık tarafından “örgüt propagandası” yaptığı iddiasıyla gözaltına alınması gibi zulümler yaşanmaya başlıyor. Daha sonra serbest bırakılan esnaf Cemil Taşkesen, haklı olarak “Yüz kızartıcı bir şey yapmadım, hakikati dile getirdim” demek durumunda kalıyor.

Hâlbuki Erdoğan’ın FETÖ darbe teşebbüsü öncesindeki çözüm sürecinde AK Parti’nin 19 Kasım 2013 tarihli TBMM Grup Toplantısında şöyle konuşmuştu: “Bu millet köksüz değildir. Bu millet reddi miras yapacak, ecdadını unutacak, ecdadına sırt çevirecek bir millet değildir. Çok uzağa gitmeye gerek yok. Şurada 90 yıl 100 yıl öncesine gidin. MHP’nin, CHP’nin yöneticileri Meclis kütüphanesine gitsinler; ilk Meclis zabıtlarını, gizli celse zabıtlarını okusunlar. Milletvekilidirler, okumaya hakları var. Bugün MHP ve CHP neye karşı çıkıyorsa, orada ilk Meclis zabıtlarında o karşı çıktıkları şeyi görecekler. Hem de en başta Gazi Mustafa Kemal’in nutuklarında görecekler. Kürt kelimesini o Meclis’te görecekler. Gürcü, Laz, Arap, Boşnak kelimelerini o zabıtlarda görecekler. Kürdistan kelimesini o Meclis zabıtlarında görecekler. Anasır-ı İslam kavramını o zabıtlarda görecekler. Kendi tarihini bilmeyen, okumayan, cehalet ve karanlıktan başka hiçbir şey söylemez. Şöyle biraz daha geçmişe, Osmanlı’ya gittikleri zaman Doğu-Güneydoğu’nun Kürdistan eyaleti olduğunu görecekler. Doğu Karadeniz’in Lazistan eyaleti olduğunu görecekler. Bunlar bizim tarihimizin bize devrettiği mirastır. Bunları görmemezlikten gelemezsiniz.”

Buna rağmen Perinçek ve Bahçelinin mihmandarlığında derin devlet vesayetinde yaşanan değişim süreci sonrasında, artık bu yaklaşımını terk edip tamamen Türkçü Kemalist tezleri savunur hale gelen Erdoğan, Kürt sorununu ve Kürdistan gerçeğini yok sayan bir konuma gelince, Irak Kürtlerinin Bağdat yönetimine karşı Eylül 1961’de başlattığı silahlı mücadelenin yıl dönümünü Kürtçe kutlayarak “Yaşasın Kürdistan” diyen akademisyen Hifzullah Kutum hakkında da Fırat Üniversitesi tarafından soruşturma açılabilmiştir. Üstelik Poliste ifadesi alınan Kutum, çıkarıldığı mahkeme tarafından ‘terör örgütü propagandası’ yaptığı iddiasıyla tutuklanmıştır.

Hâlbuki, coğrafî bir adlandırma, sosyolojik ve tarihsel bir gerçeklik olarak Kürt ve Kürdistan kavramları, tıpkı başka bölgelerdeki Türkistan gibi var olmuştur ve kullanılmaya devam edilecektir. Düne kadar kabul edilen, kullanılan ve normalleştirilen bu ifadelerin bugün “ağır suç” kapsamına sokulması, en çok resmi ideolojinin ve “milliyetçi/ulusalcı” ifsadın işine yaracaktır. Kürdistan da Kapadokya ve Trakya gibi coğrafi bir bölgenin adıdır. Selçuklu ve Osmanlı Devletlerinde de böyledir, “Milli Mücadele” ve 1. Meclis dönemlerinde de böyledir bu mesele. Birinci Meclis’in tutanaklarında Kürdistan Mebusları vardır. Bu coğrafyanın adı Kürdistan’dır. Yani her Kürdistan diyen orada bağımsız bir devlet istiyor anlamında değildir.

Kutadgu Bilig’de o bölgeye ‘arz-ı Ekrad’ denir, Selçuklular orayı Kürdistan olarak tanımlamışlar, Osmanlılar döneminde de orası Kürdistan’dır. Her şeyin Türkleştirmeye çalışıldığı 1. Atatürk döneminde, Kürtlerin kardeş halk, Kürdistan’ın da İslam coğrafyasının doğal bir parçası olduğu hakikati yok sayılmış, açılım ve çözüm süreçlerinde bir miktar normalleşme eğilimi gelişmiş olsa da son dönemde yani Erdoğan’ın 2. Atatürk döneminde yine tersine çevrilmiş bulunmaktadır.

Kürt Halkı ve Kürdistan Bölgesi, Tarihi ve Coğrafi Bir Hakikattir Anadolu, Türk’ün Değil Müslümanların Yurdudur 

Tarihi açık bir hakikattir ki, Kürtler, Hz Ömer döneminden beri kitleler halinde Müslüman olmuş ve bu bölgede birçok Müslüman Kürt Beylikleri hüküm sürmüş olup hatta Sultan Alpaslan’ın Bizans’ı yendiği Malazgirt zaferinde bu Müslüman Kürt beyliklerinin binlerce askeri de ümmet bilinciyle Türklerle birlikte Bizans’a karşı savaşarak zaferde pay sahibi olmuşlardır.  Kürtlerin kitleler halinde İslam diniyle tanışıp Müslüman olmaları İslam’ın ikinci halifesi Hz. Ömer bin Hattab döneminde, 637-642 yılları arasında olmuştur.[3]

“Hazar gölü ile Basra körfezi arasında kalan bölge, Ortaçağ kaynaklarında genellikle Bilâdü’l-ekrâd ismiyle anılmıştır. İbnü’l-Fakīh Kürtler’in yaşadığı bölgeyi böyle adlandırmış (Kitâbü’l-Büldân, s. 128), aynı şekilde Dîvân-ü lugāti’t-Türk’te verilen haritada da Kürtlerin yaşadığı bölge için Bilâdü’l-ekrâd tabiri kullanılmıştır.”[4]

Görüldüğü üzere, Anadolu’nun bir kısmı, Türkler daha Müslüman bile olmadan, hatta Türkler İslam ordularıyla savaşırken Müslüman Kürtlerin anayurdu idi. Bu sebeple, bir nevi ev sahibi olan Müslüman Kürtlerin ve Arapların da desteğiyle Bizans orduları Malazgirt’te yenilgiye uğratıldıktan sonra ise, Anadolu, artık İslam’da kardeş olan Türk, Kürt, Arap vd Müslüman halkların ortak yurdu haline gelmiştir. Yani Anadolu’nun Müslümanların yurdu olmasının tarihi 1000 yılla sınırlandırılamaz, çok daha öncesine gider. Buna rağmen, Erdoğan’ın 2200 yıllık Türk devlet geleneğiyle övünme ve Anadolu’da bin yıllık tarih vurgusu sürerken hem eski tevhidî uyanış süreci öbeklerince desteklenmeye devam edilmiş hem de liderleri Kürt kökenli siyasi bir parti olan HÜDAPAR da Devlet bahçeli ile birlikte yanında yer almıştır.

Tarihi Türk Merkezli Okumak ve Toplumsal Bilinci Türk Merkezli Olarak Yeniden İnşa Etmek İsteyenlerin Malazgirt Yalanları

Tarihî bilgilere göre, “26 Ağustos 1071 tarihinde, Büyük Selçuklu  Hükümdarı  Alparslan ile Bizans İmparatoru IV. Romen Diyojen  arasında  cereyan eden Malazgirt Meydan Muharebesi öncesinde, Romen Diyojen, sayısı 100.000’i (bazı kaynaklarda 200.000) bulan tam donanımlı bir ordu hazırlayarak Doğu’ya hareket eder. Alparslan, Diyojen’in böylesi büyük bir ordu ile hareket ettiğini haber alınca endişeye kapılır ve sayıları 30-35 bin civarında (hatta en başında 5 bin civarında)[5] olan ordusu ile İmparatorla mücadele edemeyeceğini düşünerek çareler aramaya koyulur. Tabi tek bir çare vardı. O da ordunun sayısını arttırmaktı. Bunun üzerine bir plan yapılarak, Bizans ordusunda paralı olarak görev yapan (Kıpçaklar), Uzlar ve Peçeneklerden oluşan Hıristiyan Türkler ile temasa geçerek onları Alparslan’ın ordusuna katmaya karar verilir. Planın hayata geçirilmesi adına, Alparslan’ın casusları hemen harekete geçerek Kayseri yakınlarında Peçenekler ve Uzlarla görüşerek onlara durumu kısaca izah ettiler; “Siz de Türksünüz, biz de! Tarihi düşmanımız olan Avrupalıların safında kan kardeşlerinize karşı nasıl savaşırsınız? Gelin bize katılın” denildi. Peçenekler ile Uzların tek bir sorusu oldu: “Size katılmak için bize ne kadar vereceksiniz?” Bu soru karşılığında küçük çaplı bir şaşkınlık yaşayan Alparslan’ın casusları; “İmparator ne verdiyse aynısı…” Bu cevap Peçenekler ile Uzlar’ı pek tatmin etmedi ve Alparslan’ın adamları tekrar, “Savaştan elimize geçen ganimetten askerimize ne kadar düşerse size de o kadar” gibisinden bir teklif ettilerse de Peçenekler ile Uzlar arasında pek itibar görmedi ve uzlaşma sağlanamayınca Alparslan’ın adamları çaresiz bir vaziyette elleri boş dönerler.

Bu olumsuz haberi alan Alparslan, son umudunu da yitirmiş olmanın verdiği durumla birlikte iyice endişeye kapılmış ve yeni çareler aramaya başlamıştı. Belki bir umut olur diye, Vezirlerini ve komutanlarını toplayarak onlara: Amca çocuklarımıza gidin!…” dedi. (Bunlar bölgede yaşayan Müslüman Kürtlerdi.) Bunlar asker bile değillerdi, çiftçi ve çobandılar. Teklif değil, sadece haber verilen bu amca çocukları yine tereddüt etmeden gelip Alparslan’ın ordusunda görev aldılar ve üzerlerine düşeni layıkıyla yerine getirdiler. Neticede, Malazgirt Muharebesi Alparslan’ın ordusunun zaferiyle sonuçlandı ve Türklere Anadolu’nun kapısı açıldı. Mehmet Çelik’in “Tarihin Hafızası” adlı kitabında bu şekilde ele aldığı bu hadise, iki Arap kaynağı olan Sıbt İbnu’l-Cevzî’nin “Mir’atu’z-Zamân” ile İbnu’d-Devâdârî’nin “Kenzü’l-Durer” adlı eserlerinde yer almaktadır. Ancak, ilk kaynağa göre, “Mervani Emiri Nizamüd-din’e ait askerler ile mahalli gönüllülerden mürekkep 10.000 kişilik bir Müslüman Kürt askeri bu savaşa katılmıştı.”[6]

TDV İslam Ansiklopedisi’nde yer alan Malazgirt Muharebesiyle ilgili bilgilerde de Kürt hakikati örtülerek ve İslami kimliğe, ümmet bilincine ihanet edercesine “Anadolu’nun bir Türk yurdu haline getirilmesi uğruna yapılan mücadele” olarak tanımlanmıştır. Bu konuda şunlar yazılmıştır: “Anadolu’nun bir Türk yurdu haline getirilmesi uğruna yapılan bu mücadeleler sırasında Selçuklu kuvvetleri Sivas’a kadar ileri hareketlerine devam etmişler ve buradaki Bizans kaleleri ve müstahkem mevkilerini geniş çapta tahrip etmişlerdir. Anadolu’daki Selçuklu istilâ ve fetih hareketlerinin hızla devam ettiği sıralarda Bizans’ta imparator olan IV. Romanos Diogenes, gittikçe artan Türk fetihlerini durdurmak amacıyla… Balkanlar’daki Peçenek, Uz, Kıpçak ve Hazar Türkleri ile İslav, Alman, Bulgar, Frank, Ermeni ve Gürcüler’den oluşturulmuş ve en güçlü silâhlarla donatılmış 200.000 kişi civarında olduğu tahmin edilen bu orduyla harekete geçti. 200.000 kişilik Bizans ordusuna karşılık Selçuklu ordusu hepsi aynı ideale hizmet eden (yazının girişinde ifade edildiği üzere bu idealden kastedilenin “Anadolu’nun bir Türk yurdu haline getirilmesi” olduğu anlaşılıyor) yaklaşık 50.000 kişiden ibaretti. Bu arada Abbâsî Halifesi Kāim-Biemrillâh da o sıralarda bütün İslâm dünyasının yakından ilgilendiği Malazgirt Muharebesi’nin Alparslan tarafından kazanılması hususunda bir dua metni hazırlatarak cuma namazında bütün İslâm ülkelerindeki minberlerden okutulmasını emretti. 27 Zilkade 463 (26 Ağustos 1071)[7]

Bu Türk merkezli tarih okumasıyla İslam değil de “Türk Ansiklopedisi” denmeyi daha çok hak eden TDV “İslam Ansiklopedisi”, büyük bir çelişkiyle içinde en az Türkler kadar Kürt Müslümanların da yer aldığı bu savaşın idealini “Anadoluyu Türk yurdu haline getirmek” olarak tanımlayarak ve Halifenin çağrısıyla ümmet çapında bütün camilerde Bizans’a karşı Müslümanların muzaffer olması için dualar edildiğinin bilgisini de vererek büyük bir çelişkiye düşüyor. Bu saptırılmış bilgilere göre, Alpaslan sadece Türklerden oluşmayan bir orduyla ve tüm ümmetin duasıyla “Anadoluyu Türk yurdu yapmak için savaşıyor”muş.

Üstelik son derece tartışmalı olan şu bilgiyi de aktararak, zaferde en az Türk Müslümanlar kadar etkisi ve katkısı olan Alpaslan’ın ordusundaki Kürt Müslümanları yok sayarken, Alpaslan’ın teklifini reddedip Bizans ordusu için yer alarak Mazlagirt’e Haçlı ordusu içinde gelen Hıristiyan Türklerin saf değiştirdikleri yalanıyla neredeyse onları bu zaferin kazanılmasında önemli bir pay sahibi gibi göstermeye kalkışmaktadır. “Öte yandan (Bizans ordusunun) sağ kanat kuvvetlerinin çoğunluğunu teşkil eden Türk kökenli askerler başlarında Tamış adlı beyleri olduğu halde Selçuklu tarafına geçtiler ve bu olay ordunun dağılmasına sebep oldu.[8]

Diyanet Vakfı’nın yayınladığı Ansiklopedide yer alan yukarıdaki yazıda olduğu gibi Muş Valiliğinin yayınladığı “Malazgirt Savaşı Öncesi Selçuklu ve Bizans’ın Anadolu  Politikası” başlıklı Abdülkadir  YUVALI’ya ait 14 sahifelik yazıda da bir tek Kürt kelimesi yer almamakta ve Malazgirt savaşındaki Kürt Müslümanların katkısı yok sayılmış bulunmaktadır.

Savaşta Alpaslan’ın Türk kökenli askerlerinin yanında en önemli rolü oynayan Kürt Müslümanların katkısı yok sayılırken, ısrarla, Bizans ordusunda yer alan Hıristiyan Türklerin birçok kaynağa göre sadece Tamış adlı komutana bağlı bir müfrezeden oluşan çok az bir grubunun ve savaşın Bizans için sıkıntıya girdiği son anda saf değiştirdiği iddiasını, hepsinin savaş öncesinde saf değiştirmesi şeklinde saptırıp abartarak sanki savaşın kazanılmasında onların önemli payları olmuş gibi takdim etmekten utanılmamıştır.

Tarihi vakıayı saptırıcı şu Türkçü ifadelere bakınız; “Ayrıca, Bizans ordusunda ücretli asker olarak bulunan Peçenek-Uz ve diğer  Türk orijinli askerlerin savaş öncesi Türk tarafına geçmesi de savaşın  kaderi üzerinde etkili olmuştur. Türk tarihi açısından bir  dönüm noktası olan bu zafer Anadolu’nun, Türklere yeni bir yurt  olma imkânını sağlamış, Türkün damgasını yer, yer vurmasını  kolaylaştırmıştır. Bu zaferle, Türkün  yiğitliği, civanmertliği ve insanlığı kanını ve canını,  gerektiğinde çok daha kuvvetli ordulara karşı durarak vermekten  çekin­memiş… Yukarıda belirttiğimiz  gibi Bizans ordusu sayı itibarı ile kabarık olmasına karşı Türk ordusunun miktarına  gelince, Alparslan’ın halep dönüşü yanında 4000 gulan askeri,  10.000 gönüllü, 15.000 hassa askeri, Malazgirt’in kuzeyinde katılan  birlik­lerin sayısı, 20.000 Ahlat’ta katılanların sayısı olmak üzere toplam 64.000 olduğu ancak bazı kaynaklarda bu  sayının 50.000 civarında bulunduğu belirtilmektedir. Türk  ordusunun sayıca az olmasına rağmen bazı avantajlarının  bulunduğu görülmektedir. Bu avantajlara baktığımızda: 1- Türk ordusunun yalnız Türklerden Kurulu olması…”[9] 

Tıpkı Erdoğan ve Diyanet gibi, tarihi hakikati bu derece örten Muş Valiliği, “Türk ordusunun yalnız Türklerden oluştuğu” yalanını resmi sitesinde yayınlamaktan utanmamıştır. Hakbuki, yönettiği bölgede yaşayan Müslüman Kürt halkının gönlünü almak ve onlarla kaynaşmak için bu konuda en büyük dikkati göstermek ve ahde vefa gereği Malazgirt zaferindeki Müslüman Kürtlerin katkısına dikkat çekip saygıyla zikretmek en çok da Muş Valiliğine yakışmaz mıydı?

Malazgirt’te “Kürtler Var mıydı” ve “Bizans Ordusundaki Hıristiyan Türkler Taraf Değiştirdi mi?” Sorularının Cevabı[10]

“… Mısır coğrafyasında kaleme alınmış olan Devâdârî (ö. 1313)[11] ile geç dönem kaynağı olan Ahmed b. Mahmud’u (ö. 1569-1570)[12] bir tarafa koysak bile, söz konusu dönemde yaşamış olan Garsünni’me’nin (ö.1087) Uyûnu’t-Tevârîh isimli kayıp eserine dayandığı için savaş ile ilgili en sahih bilgilerin elde edildiği Sıbt İbnü’l-Cevzi’nin değinişi (ö. 1256),[13] Malazgirt’teki Kürt varlığını netleştirmektedir. Dolayısıyla, Devâdârî tarafından ‘Kürtlerden ve sâir kavimlerden’ kaydı düşüldüğüne bakılırsa, içlerinde yalnızca Mervânî Emirliğine mensup Kürt askerlerin değil, bölgede bulunan başka emirliklere mensup olanların da yer aldığı bu 10 bin asker Malazgirt’te savaşmak üzere Selçuklu ordusuna katılmışlardır.[14] …zaferin kazanılmasında elbette katkı sahibi olan Mervâni birliğindeki askerlerin sayısı ya da bunların Selçuklu ordusu içerisindeki oranı ne kadar olursa olsun, bunlar savaşa yardımcı birlik olarak  katılmışlardır. Evet; Türkler ve Kürtler, hiç kuşku yok ki, ‘Ortadoğu coğrafyasında yaşamakta olup Selçukluların yüksek siyasi hâkimiyetini tanımakta olan sair kavimlerle beraber ve aynı saflarda’ devrin İslam dünyasını temsil eden Selçuklu ordusunda omuz omuza savaş veren Müslüman kardeşler olarak Malazgirt destanını birlikte yazmışlardır.”

“İbnul-Cevzî[15] ve İbn Kesîr[16] “Kostantiniyye ötesinden” gelen Oğuzların sayısını 15 bin olarak kaydetmiş olsa da, bunların tamamının taraf değiştirdiğine dair bir bulgu yoktur. Aksine Bizans ordusunda bulunmanın avantajını kullanarak Aristakes, Mateos ve Simbat tarafından nakledilenin aksine savaş esnasında değil “savaşın başlamasından önceki gün bir İskit birliğinin düşman tarafına geçtiğini” kaydettikten sonra, İmparator tarafından, kalanlara, kendi geleneklerine uygun bir biçimde sadakat yemini ettirmekle görevlendirildiğini[17] belirten ve “onlardan hiçbirinin savaş esnasında düşman birliklerine katılmayıp sözlerinde durduklarını” da ekleyen Attaliates’in verdiği bilgilere bakılırsa[18] bunların hepsi değil, yalnızca belirli bir kısmı Selçuklu safına geçmiştir. Ayrıca sanıldığı gibi büyük ve savaşın sonucuna doğrudan etki eden bir hadise de değildi. Nitekim bir Bizans tarihçisi tarafından imparatorluk ordusunda yer alan Türk askerlerine inhisar edilen önemli bir metinde de açıkça ortaya konulduğu gibi, Malazgirt’te Selçuklu tarafına geçtikleri (iddia edilen) Peçenek ve Oğuzların büyük çoğunluğu Bizans saflarında savaşmaya devam etmişti.”[19] 

Malazgirt savaşı sırasında varlıklarını sürdüren bölgedeki “Şeddadi ve Mervani Müslüman Kürd Hükümetleri, o dönem ciddi siyasal ve askeri aĝırlıĝı olan yapılanmalardı… Bu iki Kürd hükümeti, tüm çevre güçler tarafından ciddiye alınan, güçler dengesini değiştirebilen siyasal aktörlerdi…”[20] İşte bu Müslüman Kürt hükümetleri 10 bin civarında askerle Alpaslan komutasındaki orduda ümmet bilinciyle savaşmışlardı.

Türkçülerin Malazgirt Marşı’nı yazan Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu da bu savaşın, Türk, Kürt ve Araplardan oluşan İslam ümmetinin müslüman askerleriyle Hıristiyanların Haçlı orduları arasında bir savaş değil de Rumlarla Türkler arası bir savaş gibi gösteren saptırıcı bir içerikle işlemiş ve Türk’ü putlaştıran ve Peygamber’in (s) söylemediği sözü ona iftira ederek şu mısralara yer vermiştir:

Aylardan Ağustos, günlerden Cuma

Gün doğmadan evvel iklîm-i Rum’a

Bozkurtlar ordusu geçti hücuma

Önde yalın kılıç Türkmen Başbuğu

Ardında Oğuz’un ellibin tuğu

Andırır Altay’dan kopan bir çığı

Budur, Peygamberin övdüğü Türkler…

Ya Allah…Bismillah… Allahuekber

Türk, Ulu Tanrı’nın soylu gözdesi

Malazgirt Bizans’ın Türk’e secdesi


Bu ses insanlığa Hakk’ın müjdesi

TRT Haberin sayfalarında yer alan bilgi de bu manada Türk merkezli birçok saptırma ve yalanı içinde barındırmaktadır: “…Bizanslıların …yaklaşık 200 bin kişilik ordusunun asli unsuru Rum ve Ermeni askerlerdi. Bu birliklerin yanı sıra Slav, Got, Alman, Frenk, Gürcü, Uz, Peçenek ve Kıpçaklardan oluşan paralı güçler de vardı… (en büyük yalan burada söyleniyor) Buna karşılık Selçuklu Sultanı Alparslan’ın, yalnızca Müslüman Oğuz Türkleri’nden oluşan 50 bin kişilik ordusu vardı… (ikinci yalan da şu cümlede) Bizans ordusunda paralı asker olarak yer alan (üstelik Hıristiyanlıklarını gizlemek istercesine kullanılan zorlama ifadeyle) Müslüman olmamış Türklerden Peçenekler ve Uzlar, daha savaş başlar başlamaz taraf değiştirerek Alparslan’ın güçlerine katıldı.”[21]

Halbuki, Alpaslan’ın ordusunun Halep kuşatmasında bulunduğu sırada Bizans ordusunun Malazgirt’e doğru geldiği haberini alıp alelacele oraya gelmesi Malazgirt’teki ordusunun az olmasına yol açmış ve bu sebeple de Alpaslan’ın ordusunda yer alan Müslüman Kürtlerin sayıca en az Türkler kadar, hatta bölgeden katılan başka gönüllülerle birlikte biraz daha fazla olmalarına yol açmıştır. Üstelik yukarıda da aktarıldığı üzere, Bizans ordusundaki Türklerin tamamının ve hem de savaştan önce taraf değiştirmesi iddiası tamamen yalandır.

Bilinmelidir ki, Malazgirt savaşı, “Türkler ile Rumlar” arasında bir ırklar arası savaş değil, “Müslümanlar ile Hıristiyan/Haçlılar” arasında gerçekleşen bir savaştı. Bir tarafta Türk ve Kürt Müslümanlar, diğer tarafta Rum, Ermeni, Türk ve diğerleri olmak üzere Hıristiyan kavimler vardı. Hatta Roman Diyojen’in ordusundaki Türklerin sayısı Sultan Alparslan’ın ordusundaki Türklerden daha fazlaydı. Demek ki aynı soydan olmanın değil aynı dinden olmanın belirleyici olduğu bir savaş söz konusudur.

Mazlagirt Zaferinin Kutlamalarında, Erdoğan’ın Konuşmalarında da Meydanın Dizaynında da, İlgisiz Kâfir Türk Devletlerine Yer Verilirken Zaferde Payı Olan Müslüman Kürtler Yok Sayılmıştır

Buna rağmen “Malazgirt zaferi” kutlamaları için Türkiye’nin ikinci büyük millet parkının inşa edildiği Ahlat’a gidenler, şu tespitte bulunuyorlar; Malazgirt savaşıyla alakaları bile olmayan eski tarihteki Müslüman olmayan Türk devletlerinin bile bayrakları dalgalandırılmakta olup üstelik Türk boylarını ya da İslam ile savaşmış olanlar da dahil yarısı Müslüman olmayan bu Türk devletlerini temsilen 16 çadır kurulmuş bulunuyor. Etkinlik alanında bulunan çadırlar birçok (Türkî) ülkenin kendi kültürlerini tanıtmaları için tahsis edilmiş, ancak Malazgirt zaferinde emeği geçen Müslüman Kürtler yok sayılmıştır.

Haçlı Rum ordusunda yer alan Hıristiyan Türkler bile yalan aktarımlarla aklanmaya çalışılır ve bir şekilde olumlu gündem edilirken, Müslüman Türk kardeşleriyle Alpaslan’ın ordusunda yer alıp Hıristiyan Bizans’a karşı savaşan Müslüman Kürt halkının çabasını anlatan, bu zaferdeki çok önemli katkısını dile getiren, ahde fevanın ve ümmet bilincinin gereği olarak bir cümle bile kurulmamış ve bir çadır dahi tahsis edilmemiştir.

 

Kendisi de bölgenin AKP eski milletvekili ve MKYK üyesi olan bir kişiyi arayıp “neden bu büyük yanlışa müdahale etmiyorsunuz” dedim. O da “abi ben hatırlattım Malazgirt’teki Müslüman Kürt varlığının da ifade edilmesi ve ahde vefa gereği onların da zikredilip saygıyla anılması gerektiğini söyledim ama dikkate almadılar” dedi

“Devlet-i Ebed Müddet” Söylemiyle İfade Edilen “Kutsal”/“İlah” Devlet Anlayışı İslamî Ölçülere Göre Büyük Bir Sapma Olup Şirktir

Tarihi ve devletleri Türk merkezli bir anlayışla okuyup hem de kâfir olanı da dâhil Türk’e ait olanı üstelik abartarak sahiplenmek ve kutsayıp gurur duymak, diğer Müslüman kavimleri ise yok saymak, İslamî kimlik ve ümmet bilincine aykırı ulusalcı bir yaklaşımın ürünüdür. İslam’da devlet, kendi başına bir “amaç değildir”. Şeyh Edebalı’ya ait olduğu söylenen ve Erdoğan’ın da sık sık tekrarladığı “insanı yaşat ki devlet yaşasın” sözü bile devleti esas kabul eden bir anlayışı yansıtmaktadır. Çünkü “insanın yaşatılma”sının bile “devletin yaşaması” için istendiği vurgusu vardır. Hangi dini esas alırsa alsın birbirinin devamı ve değerli olarak kabul edilen Türk devletleri geleneğiyle ifade edilen “devlet-i ebed müddet”,  “Ebedî kutsal devlet” anlayışı İslam’ın asla kabul etmeyeceği bir sapmadır ve böyle bir inanç şirke yol açar.

Dinden ve İslam şer’i hukuk sisteminden bağımsız, kendi başına bir değer ve kutsallık ifade eden devlet anlayışı, İslam’a aykırı bâtıl bir anlayışın ürünüdür. Çünkü İslam’da devleti, bir hizmet aracı olarak ümmet kurar, İslamî hudutlar içinde adaletle hizmetini yürüttüğü sürece onu kullanır. Allah’a ve Rasûlüne itaat edip Allah’ın kullarına lütfettiği temel hakları (can, mal, din, akıl, nesil emniyetini) vahyin belirlediği hukuk/hududullah çerçevesinde koruduğu, güvence altında tuttuğu, “adalet, emanet, ehliyet/liyakat, şura/meşveret” ilke ve ölçüleriyle ümmetin hizmetini gördüğü sürece ümmet oluşturduğu bu aracı kullanır. Eğer bu temel ilke ve ölçülere aykırı hareket eder ve “emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l münker” çerçevesinde yapılacak uyarılara rağmen bu aykırılıkta ısrar ederse, ümmetin devlete müdahale edip görevine son verme ve yeni bir devlet organizasyonu oluşturma hakkı ve yetkisi vardır.

Özet olarak, Devlet, ümmet tarafından üretilen, gerektiğinde Allah’ın hükümleri çerçevesinde ümmetin iradesiyle değiştirilmeye açık olan ve asla kutsal olmayan bir siyasi organizasyondur. Devlet, Dinin ve ümmetin emrinde bir hizmetkâr olup İslam’ın temel değerleri, “kutsal” sayılan devletin devamı için araçsallaştırılıp istismar edilemez. Yani devlet esas, din ve ümmet onun emrinde bir teferruat haline getirilemez, tam tersine din ve o dine bağlı ümmet esastır ve vahyin ölçüleri içinde belirleyicidir, devlet dâhil diğer her şey teferruattır.

“Devletçi” ideolojide, devlet, kutsal ve “ebed müddet”tir

İslam’da ise, yalnız bir araçtır, görevi halka hizmettir

“Ebedi sayılan” “ilah devlet” olmaz, tevhid akîdeli dinde

“Kutsal ulus devlet” inancı yer bulamaz, Müslüman bir zihinde

Devlet, Hakk’a ve halka hizmet yolunda, ayağımızda pabuçtur

Onu “ebedi” sanıp putlaştırmak ise, akîdemizce suçtur

Devleti kutsal sayanlar, “devletin milleti”nden bahseder

Mü’min, “ümmetin devleti”, “ümmete hizmet aracı”dır, der

İslam zaviyesinden devlet, Müslüman bir toplumun Allah’ın hükümlerine göre yönetim işlerini yürüten, inzal edilmiş adalet ölçüleriyle hükmedip halka hizmet ettiği sürece anlamlı ve gerekli olan sadece bir hizmet aygıtıdır. Buna rağmen, egemen “satüko dini”nde, “Devlet, vatan, bayrak, kavim/(millet)” gibi seküler “kutsallar” üretilmiştir. Böylece, “yerlilik ve millilik” sloganlarıyla, “tevhid dini”nden soyutlanmış olarak üretilmiş bu tür “kutsal” “değerler”e meşruiyet kazandırmak ve kitleleri “Allah ile aldatarak” bâtıl sistemlerine eklemlemek için kimi İslamî şiarlar araçsallaştırılmaktadır.

Tevhidî uyanış süreci bakıyesi gurupların da ısrarla sahiplenip destekledikleri Erdoğan’ın yıllardır “Rabia işareti”ni de saptırarak, kitlelere sürekli tekrarlatmak suretiyle adeta beyin yıkayarak yol açtığı zihnî dönüşüm sonucunda gelinen noktayı ortaya koyan bir anket sonucu dikkat çekicidir. AKP’nin “Z kuşağına” yönelik yeni bir anket yaptırdığı, anket kapsamında “Hayatta ne için mücadele etmeye değer?” sorusuna gençlerin yüzde 70’inin “Vatan, millet, bayrak ve din için mücadele ederim” cevabını verdiği ortaya çıkmıştır.[22]

 “İkinci Atatürk” Olarak Tanımlanan Erdoğan Birinci Atatürk’ün Yolunda Tarihi Türk Merkezli Okuyup Geleceği Türkçü Perspektifle İnşaya Yönelmiştir

30.08.2020 tarihinde “Roketsan Uydu Fırlatma, Uzay Sistemleri ve İleri Teknolojiler Araştırma Merkezi” ile “Patlayıcı Hammadde Üretim Tesisi” Açılış Töreni’ne katılan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, konuşmasında şunları söylüyor: “Cumhurbaşkanlığı forsumuzda sembolleştirdiğimiz (Cumhurbaşkanlığı forsunda yer alan Türk devletlerinin en az yarısı gayr-i İslami devletlerdir-MP) 2 bin 200 yılı aşkın devlet tarihimiz Selçuklu ve Osmanlı başta olmak üzere en büyük gurur ve güven kaynağımızdır.” “2 bin 200 yılı aşan Türk tarihi; devletleriyle zaferleriyle mücadeleleriyle ricatleri ve yükselişleri ile bir bütündür[23]

İlginçtir, aynı söylemi, kâfir Türk boyları ve devletleriyle övünme, zaferlerini yüceltme ve tıpkı Mustafa Kamal dönemindeki gibi tarihi Türk merkezli okuma zihniyeti bugün Erdoğan’da yeniden dirilişe geçmiş bulunuyor. 74 yıllık ömrümde hiçbir Cumhurbaşkanı ya da Başbakanın 2200 yıllık tarihi geleneğe bağlılık ve gurur duyma konuşmasına şahid olmadım. En Kemalist olanlar bile bu vurguyu öne çıkarma gereği duymadı. Mustafa Kemal döneminde, kafatasçı ırkçılığın ümmet bilincini reddedip tarihe gömerken, yeni ve ırk eksenli bir ulus inşa etme sürecinde ihtiyaç duyduğu tarihteki gayr-i İslamî kökenleri keşfedip öne çıkarma çabası dışında belki de bu tür bir söylem hiç olmamıştır. En azından ben şahid olmadım. Bildiğim kadarıyla, laik sistemin hiçbir siyasi lideri, hiçbir cumhurbaşkanı ya da başbakanı Erdoğan kadar kendini ve partisini  bu kadar ileri derecede İslamî ve Hak olarak gösterme çabası içinde olmadı ve yine hiçbiri laiklikle İslam’ın bağdaştığını Erdoğan kadar iddia ve iftira etmedi. Yine hiçbiri Erdoğan kadar Türklük ve Türkçülük vurgusuyla 2200 yıllık devlet geleneği vurgusunu ve Cumhurbaşkanlığı forsundaki (yarısı gayr-i İslamî olan) 16 Türk devletini ve bayraklarını bu derecede sık gündem yaparak gurur durduğunu söylemedi.

Üstelik, Allah’ın 1400 yıl önce inzal ettiği ve kıyamete kadar geçerli olan evrensel hükümlerini çağdaş bulmayıp modernitenin karşısında komplekse kapılan modernistlere göre “barbar toplumların tarihsel şartlarının gereği olarak indirildiği” iftirasıyla Kur’an’daki “el kesme”, “kısas”, “celde” vb ceza hukuku ya da “miras hukuku” ile ilgili ayetleri, -ki bunlar Allah’ın “kısasta hayat vardır” ya da “tilke hududullah”/“bunlar Allah’ın sınırlarıdır” dediği evrensel hukuk kurallarıdır- değiştirip yeni hüküm koymayı güncelleme adı altında doğru bulan tarihselcilere yakın duran Erdoğan ve Diyanet Başkanı, 2200 yıllık Türk devlet geleneği ile gurur duyuyorlarsa, bunun anlamı nedir?

Büyük kısmı gayr-i İslamî olan 2200 yıllık devlet geleneği ile gurur duyup sürdürmeye çalışırken 1400 yıllık Kur’an hükümlerinin bugün aynen geçerli olmayacağından ve güncellemesi gerektiğinden yana görüş beyan eden bir Erdoğan söz konusudur.  Birincisine suskunluk ve duasıyla destek veren diyanet ikincisine de tevil ederek destek vermektedir. 2200 yıllık devlet geleneğiyle gurur duyan Erdoğan’a suskunlukla dolaylı destek veren Ali Erbaş, 1400 yıllık Kur’an hükümlerin güncellenmesi gerektiğine dair görüşlerine ise, fıkıhın… güncellemeye müsait olduğunu ve güncellenmesi gerektiğini” ifade ederek ve “bir nassın olmadığı konularda zamanın değişmesine bağlı olarak hükümlerin de değişebileceği malumdur” şeklinde açıklama yaparak (17 Mart 2018)[24] Erdoğan’ın İslam’a aykırı olan ve aslında zihnindeki tarihselci bir yanlışa dayanan sözlerini daha farklı bir boyuta çekip onu desteklemeye, düştüğü zor durumdan kurtarmaya çalışıyor.

09.09.2016 tarihinde 81 ilin valisini kabulünde yaptığı konuşmasında da “Türkiye’deki mevcut idari yönetim sisteminin, 2 bin 200 yıllık Türk devlet geleneğinin ve 1400 yıllık medeniyetin birikimini ifade ettiğini” vurgulayan Tayyip Erdoğan, görüldüğü üzere Türkiye’deki mevcut laik Kemalist sisteminin asıl olarak İslam öncesi Türk devlet geleneğinin devamı olduğunu öne çıkarmakta, 1400 yıllık İslamî birikimin de bir medeniyet katkısı sunduğunu ifade etmektedir. “Millet olarak bizim özelliklerimizden biri de, gittiğimiz coğrafyalarda karşımıza çıkan iyi, güzel, faydalı ne varsa onları kendi bünyemize katma konusundaki esnekliğimizdir.”[25] diyen Erdoğan’a göre, 2200 yıllık Türk devlet geleneği sürerken, önce İslam medeniyet birikimini bünyesine katıp kullanıyor, daha sonra da modern seküler Batı’nın laik hukuk, kıyafet ve kültürünü bünyesine alarak “devlet-i ebed müddet” olarak tanımlanan ilah devlet, tarihteki yoluna devam ediyor. Anlaşıldığı üzere, esas olan 2200 yıllık Türk devlet geleneğidir. Tarihteki yürüyüş sürecinde yolda rastladığı ve faydalı bulduğu yeni unsurları bünyesine katsa da ilahlaştırılan Türk devleti ve kutsallaştırılan bu Türk devlet geleneği ila nihâye sürüp gidecektir. Din dâhil diğer her şey onun faydalı bulup bünyesine katarak kullandığı tâli unsurlar mahiyetindedir.

Sonuçta, Alpaslan’ın yanında İslam ordusu içinde Haçlı Bizans ordusuna karşı savaşan “Mervani Müslüman Kürt Devleti” askerlerine ahde vefa göstermeyip yok sayarak dışlayanlar haçlı ordusunda Alpaslan komutasındaki İslam ordusuyla savaşan Hıristiyan uzlar ve Peçenekler için methiyeler dizmekten utanmamışlardır. Türk olmayı her şeyin merkezine oturtarak bu derece adaletsiz olan bir Türkçülüğün bu kadarı 1. Atatürk döneminde yaşanmış olup şimdi de 2. Atatürk olması istenen Erdoğan döneminde yeniden hortlatılmaktadır. İşte her şeyi Türk merkezli değerlendirmek “Türk’ü putlaştırmak ya da Türk’e tapmak” eksenli Atatürkçü zihniyet budur ve Perinçek ve MHP’nin mihmandar oldukları Erdoğan’da yeniden dirilmektedir.

Birinci Atatürk Döneminde Her Şeyin ve Dinin Türk Merkezli Okunma ve İnşasına Yönelik Çabalar

Vuslat Dergisi’nde Melikşah Sezenin yazdığı “Türkçülük İdeolojisi ve Mâturîdîlik: Bir İdeoloji İstikametinde Mâturîdîliğin Keşf ve İstismarı”[26] başlıklı makalede de Mustafa Kamal dönemindeki her şeyi Türkleştirme ve Türk’e dayandırma hastalığı ya da bir toplumu İslam’dan koparıp Türkçü, ulusçu bir çizgide yeniden inşa etme çabası, bugün Erdoğan’ın neo-kemalist döneminde yapmaya çalıştıklarıyla ilginç biçimde benzeşmekte ve Erdoğan’daki dönüşüme ve “Derin devlet” ile MHP ve Perinçek mihmandarlığında toplumu dönüştürmek istediği istikamete ışık tutmaktadır. Günümüzdeki gelişmeleri aydınlatmaya dair önemli içeriğe de sahip olduğu için bu makaleden, uzunca bir alıntıyı dikkatinize sunmak istiyorum:

Musatafa Kamal’ı ve Kemalistleri, “Dinin içtimâî ve siyasî hayattaki tesirini azaltmak yönünde radikal bir karara sevk eden bu hatalı düşünce, … (her alanı) etnik vurgularla doldurmaya ve her şeyi, dini dahi ‘Türk’ vurgusuyla anlamlı görmeye ve göstermeye başlamıştır. Çünkü bir mukaddesatın iptal edildiği yerde yeni bir mukaddesata ihtiyaç vardır ve kurucu kadro bunu Türkçülük, daha özelde ise Kemalizm ile doldurmaya çalışacaktır. Devletçe laik, seküler bir toplum inşa etme temayülü işte böylece hayata geçirilmiştir. Kurucu ideolojinin kilit kavramı hâline gelen Türkçülük, her icraatta görülmek üzere adım adım yol almış ve nihayetinde kıvamını ve hakikatini, Onur Atalay’ın “Türk’e Tapmak” şeklinde ifade ettiği çarpıcı sözde bulmuştur.

“Ulus-devletin ne denli muteber bir oluş olduğunu göstermek için “ümmet” kavramı yerini (var olan dinî eğilimi istismar amaçlı bir kullanım olarak) “millet” kavramına terk etmiştir. Aslında ümmet ile aynı mânadaki millet kelimesinin yeni ideolojiye uyumu için kurucu kadronun ideoloğu Ziya Gökalp’in kendince küçük dokunuşlarına sığınılarak, lügatçeye dahi tesir edecek bir inkılap süreci başlamıştır. Gökalp, aynı dine mensup olan kişileri ifade eden millet kavramını, “şahsiyetini uzun müddet gâib ettikten sonra tekrar ihyaya çalışan bir kavim demektir” şeklinde tarif etmektedir.[27]

Böylece, “Türk halkının münasebet dairesi içine giren her şeyin Türkleştirilmesi türünden, zaman içinde tuhaf ve trajikomik noktalara varan teoriler geliştirilmeye başlandı. Bu vetirede dine dair her şeyin kademe kademe Türkleştirilmesini izlemek, (dini seküler Türkçülük için araçsallaştırmak isteyen) kurucu ideolojinin mantalitesini anlamak ve dönemin ruhunu hissetmek adına ehemmiyet arz etmektedir.”

Mustafa Kamal Döneminde Dinin ve Dinî Hayatın Türkleştirilmesi Çalışmaları

“Dinin içtimâî hayattaki tesirini azaltmak hatta topyekûn yok etmek üzere atılan adımlar neticesinde; evvela halifelik müessesesinin kaldırıldığını (3 Mart 1924), şeriat mahkemelerinin lağvedildiğini (8 Nisan 1924), tekke ve zaviyelerin kapatıldığını (30 Kasım 1925), İslâmî takvimin yerine miladî takvim kullanımına geçildiği (Aralık 1925), “şapka kanunu” adı altında kılık kıyafet müdahalesini (25 Kasım 1925), (Müslüman halkları tarihi köklerinden ve değerlerinden koparmak amaçlı) harf inkılabını (3 Kasım 1928) ve nihayetinde “devletin dini, din-i İslâm’dır” maddesinin Anayasa’dan çıkarılması kabul edilerek (10 Nisan 1928,) din ile devlet arasına kat’î ve resmî bir mesafe konulduğunu müşahede ettik. Bunları; din adamlarının dinî tören hâricinde kisve-i İslâmî giymelerinin yasaklanması (1934), Hafta tatilinin Cuma gününden Pazar gününe alınması (1935) gibi öncekiler ayarında olmayan fakat hepsi aynı amaç doğrultusunda gerçekleştirilen pek çok uygulama takip etmiştir. 1937 yılında laiklik ismen ve “değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen” maddelerden biri olarak Anayasa’ya dâhil edilerek, tüm süreç perçinlenmiştir.

İnkılapların mantığının (iddia edildiği gibi) sadece Arap kültüründen uzaklaşmak ve Türkçülükle sınırlı olmadığı, Şerif Mardin’in satırlarına şöyle yansımıştır: “1930’lu 1940’lı yıllarda Kemalist ideologların daha fazla yerelleştirme ve Türkçeleştirme yönündeki girişimlerinin amacı, göründüğü kadarıyla, modern Türkiye’nin Arapçayla, daha doğrusu genel anlamda İslâm kültürüyle sıkı bağlarını koparmak ve bir “milli”/(ulusal) benlik yaratmaktı.”[28] Çünkü kurucu iradeye göre Türkçülük hamlesi, kendisini İslâm’dan tecrid edebildiği nispette başarılı olacaktı.

“7 Şubat 1933’te ezanın tüm Türkiye’de Türkçe okunması kararı alınmış, 6 Mart 1933’te salânın da Türkçe okunması kararıyla Türkçülük, Türkleştirme vs. niyetler genişlemeye devam etmiştir.[29] Hayata geçirilen tüm bu uygulamalar, Kemalizm’in iki aslî unsurundan Türkçülük ve Akılcılık (aklı ilahlaştırma) furyasının kamuflesi ile halka, “halkın beklenti ve kabullerine rağmen” daima müspet işler olarak takdim edilmiştir. Türkçülük kendisini en çok İslâm’dan ve İslâm’la ilişkilendirilebilecek şeylerden koparmak hassasiyetinde gösterirken, akılcılık ise “muasırlaşmak, çağdaşlaşmak, Batılılaşmak, medenîleşmek” adları altında tezahür eden uygulamalarla göstermiştir.

Mustafa Kamal Dönemindeki Türkleştirme ve Her Şeyi Türk Merkezli Değerlendirme Çabaları İçinde “Peygamberlerin Türkleştirilmesi” Bile Gündem Olmuştur

Melikşah Sezen’in söz konusu makalalesinde bu konuda şu tespitler yapılmıştır: “Türkçü ideolojiye hizmet ettiği düşünülen adımlar elbette burada kalmamış, Endülüslü İbn Rüşd’e varıncaya kadar İslâm tarihinin bütün büyük şahsiyetleri Türk ilan edilmiş[30], hatta bununla da yetinilmeyerek(!), bizzat Hz. Peygamber (s.a.v)’in de Türk olduğu tezi[31] ve dahi Hz. İbrahim (a.s.)’ın Türk olduğu nazariyeleri ilim nâmı hesabına serdedilebilmiştir. Fakat ne yolla olursa olsun din ile münasebetin Arapça ile münasebeti icap ettirdiğini kabul ve ikrar noktasına varan safhalarda, Arap dilinin Türkçeden neşet ettiğini iddia eden garip tezler üretilmiş[32], Kur’ân-ı Kerîm’de bulunan Türkçe kelimelerin tespit ve yoğunluğuna atıf yapan propaganda tebliğler sunulmuştur.[33] Aslında Arapçanın Türkçeden türediği iddiasının, “bütün dillerin” kurucu atasının Türkçe olduğunu ortaya koymaya çalışan Güneş Dil Teorisi’nin yanında ne kadar masum kaldığı hemen fark edilecektir.

“Adımlar adımları kovalarken ve artık dahası gelmez diye düşünürken, dinin Türkleştirilmesi teşebbüslerinin de bu adımları takip ettiğini taaccüp ile müşahede ediyoruz. İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun İslâm’ın Türkleştirilmesi nâm kitabı, işaret edilen arzunun belki de en aşikâr vesikasıdır. İslâm’ı Türk’ün ona intisabı ile şeref bulan ve bu yolla aslî şeref ve payeyi Türk’e çıkaran yaklaşımlar; İslâmiyet’in zaten Türk’ün örf ve töresine muvafık oluşuyla kıymetini takdir eden beyanlar, hep dini Türkleştirme temennisinin tezahürlerindendir.[34]

Hilmi Ziya Ülken, Mustafa Kemal’in sağlığında kaleme aldığı Türk Tefekkürü Tarihi eserinde aynı kanaatte olduğunu şu sözlerle dile getirmektedir: “…İslâmiyet içinde Türk’ten değil, fakat Türk’ün İslamiyet’inden bahsedilebilir. Bu demektir ki, Türkler sabit bir şekil ve bir vahdet olan İslâm medeniyetine kendi husûsî renklerini katmamışlar; fakat kendi cemiyetleri ve içtimaî şartları içerisinde İslâmiyet’e yeni bir şekil ve mâna vermişlerdir.”[35] Ülken’in eser-i mezkûru Mustafa Kemal’den takdir almıştır. Zaten aslında dinin millîleştirilmesi teşebbüsünün en kıdemli uygulayıcısı da Mustafa Kemal’dir. Lise talebelerinin okuması için kaleme alınan dönemin ders kitaplarındaki “İslâm tarihi” bölümlerini, eskiyi kötülemek ve millî din anlayışını kökleştirmek üzere bizzat kendisi kaleme almıştır.[36] Bilhassa Ziya Gökalp’in Türkçülüğün Esasları (1923) ile başlayan dini Türkleştirme arzu ve hamlesinin, o tarihten itibaren pek çok kalem eliyle müdafaa edildiği görülmektedir. Mesela, Ahmet Yaşar Ocak’a göre Fuad Köprülü ve Osman Turan “Gökalpçi bir yaklaşımla, Türkler arasında İslâm’ın âdeta millî bir din niteliğini kazandığı ve Türklere has bir şekil aldığı fikrini münhasıran işleyen” iki tarihçidir.[37]

Kamalizm, “Tanrıyı Türkleştirmek” Gibi Bir Sapkınlığın Peşine Bile Düştü

“İşleri çığırından çıkarıp tanrıyı dahi Türkleştirmek adına Mustafa Kemal’i evvela mehdi yahud peygamberlerle denk[38], sonra peygamberlerden üstün konuma yerleştirenler, akabinde yarı-ilah ilan edip, sonra da tanrı ilan edenler, Kemalizm’i din belleyenler de zuhur etmemiş değildir.[39] Cumhuriyetin erken dönemlerinde ilköğretim seviyesi için yazılan ders kitaplarında Mustafa Kemal ile Hz. Muhammed (s.a.v.)’in icraatları arasında bir paralellik gösterilmeye çalışılıyor, bir taraftan onun peygamberlerle denk olduğu, diğer taraftan da İlâhî nusrete nail olduğu bilinçlere işleniyordu. Söz konusu ders kitaplarından bazılarını kaleme alan isimlerden biri, daha sonra pek çok kişinin tanıyacağı ve o dönem henüz bir doktora talebesi olan Abdülbaki Gölpınarlı’dır.[40] Mustafa Kemal’in peygamberlerle denk görülmesi, böylesi meziyetlere sahip olduğu beyanı, o dönemde o kadar çok görülen bir hâdisedir ki neredeyse bu ölçekteki aşırılığı kimse yadırgamamaktadır!”

Fehmi İlkay Çeçen’in “Atatürk’ün Kaleminden Yaratılış ve Din”[41] adlı kitabında yer alan bilgilere göre: “Atatürk’e inkılapları konusunda danışmanlık yapan[42] Ahmet Ağaoğlu’nun meclis zabıtlarında bulunan konuşma metnine göre yeni din “İnkılapçılık Dini”dir. Ağaoğlu’na göre bu dinin bir peygamberi de elbette Atatürk olmalıdır: “Aramızdan sarı saçlı, mert yüzlü, aslan bakışlı birisi çıktı. Meğerki elini sakınan, yurdunu esirgeyen Tanrı’nın resulü imiş! Sözler söyledi ki donmuş kalplere sıcaklık, ölmüş damarlara can verdi…”[43] Ağaoğlu bununla yetinmez ve altın vuruşu yapar: “Ülkemiz bu kahramana tapar.”[44]

Yakup Kadri’ye göre Atatürk, Allah’ın kulu değil “Kâinatın İkinci Yaratıcısıdır”. Atatürk’ü önce İsrailoğullarının Tanrısı Yehova’ya benzeten Yakup Kadri, Hıristiyan üçlemesinin/teslisinin ikinci unsuru olan “Oğul Tanrı İsa” benzetmesini de yapar. Ona göre Atatürk İsa, sofrasındakiler onun havarileri gibidir içilmekte olsan içkilerde ekmek-şarap ayininin benzeri bir tekrarıdır.[45]

Atatürk dönemi Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel Nutuk’un kutsal kitap ve Türk’ün kuvvet kaynağı olduğunu ifade eder: “Her içtimai inanma sisteminin (dinin) bir kitabı vardır. Bu kitap ona inananlarca kutsal tanınır. Kemalizmin kitabı Nutuk budur, onu biz Türkler mukaddes tanırız… Unutmamalıdır ki, her Türk için bitmez tükenmez bir kudret kaynağı olan bu kitabın özünde, bugünkü milli varlığımızın kökü yaşamaktadır. (…) Nutuk bizim kitabımızdır; onun büyük sahibine inananların kitabıdır.”[46]

Mustafa Kemal’i Yüceltenlerden Kimisi “Peygamber” Kimisi de “Tanrı” Olarak Niteleyecek Sapkınlıklar Ortaya Koymuşlardır

Melikşah Sezen’in makalesinden devam edelim, “Onu tanrı belleyenlere gelince mesela, Osman Nuri Çerman; “iman”ı Kemalizm’in prensiplerine inanmak, “ibadet”i bu prensipleri yerine getirmek, “kıble”yi de Anıtkabir olarak ilan ederek, Mustafa Kemal’i ilahlaştırmakla kalmayıp, onun inkılapları etrafında bir din ihdas eden isimlerdendir.

Henüz Mustafa Kemal’in sağlığında kendisini ilahlaştıran şiirler yazılmış, tabir caizse hem İslâm hem de akıl ile münasebet bazı çevreler için daha o zaman kesilmiştir. Faruk Nafiz Çamlıbel’in Akıncı Türkleri kitabındaki “Atatürk” başlıklı şiirinden bir dörtlük:

“Tanrı gibi görünüyor her yerde

Topraklarda, denizlerde, göklerde:

Gönül tapar kendisinden geçer de

Hangi yana göz dalarsa: Atatürk.”[47]

Fazıl Hüsnü Dağlarca:

Sana çıkar bu yurdun ararsak son yolu da

Kutlu bir Tanrı oldun güzel Anadolu’da…[48]

Rifat Necdet Evrimer:

Bir şafaktır saçların vatan ufuklarında

Bir millet Tanrısısın sen bugün de, yarın da.[49]

Yusuf Ziya Ortaç:

Topladı avucunda yıldırımı şimşeği

Yoktan var ediyordu Tanrı gibi her şeyi.[50]

CHP’nin hazırladığı Şeref Kitabı’nda yerini almıştır. Şeref Kitabı incelendiğinde mistik Atatürk’e iman eden bir gençlikle karşılaşıyoruz, Atatürk hakkında bazı ifadeler şöyledir: “Ey Türkün yaratıcısı, Cumhuriyetin yapıcısı, kurucu ve koruyucusu! Ey Büyük Ata! Ey Tanrının oğlu…”[51]

“Suat Tahsin, 1933 tarihinde kisve-i tab’a bürünen Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Halikı Gazi Mustafa Kemal isimli eserinde, eserin isminden de sezileceği üzere ve daha nice eserde aynı gaflet sürdürülmüştür.[52] İşin garibi, kahir ekseriyetle Mustafa Kemal’in sağlığında kaleme alınan ve onun da haberdâr olduğu bu yayınlardan ve sözlerden hiçbiri hakkında onun herhangi bir rahatsızlığı duyulup, nakledilmemiştir.

Yeri Gelmişken Bugün Mustafa Kamal’ın İzinden Gittiğini Söyleyen Erdoğan Hakkında Çevresinin Söyledikleri Arasındaki Benzerliğe de Dikkat Çekmekte Fayda Var

Bazı AKP Belediye Başkanlarının liderlerinin heykelini dikmesi, kimi il başkanı ve milletvekillerinin liderleri hakkında kutsallaştırıcı beyanlarda bulunmaları vb. ile Erdoğan’a yakıştırdıkları konumlar ibret verici biçimde Mustafa Kamal ile örtüşmekte ve tevhid dinine karşı konumlanan statüko dinini beslemektedir:

1- AKP Düzce Milletvekili Fevai Arslan; “Türkiye olarak artık koşmaya başladık. Çünkü (Türkiye’nin) başında öyle bir lider var ki dünya liderliği kabiliyetinde ve Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan bir lider var.”[53] diyor.

2- AKP Elazığ Milletvekili Zülfü Tolga Ağar, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan için Cumhurbaşkanı denince bize, acayip, çok korkunç bir şey, Allah gibi geliyor…”[54]

3- 2008’de AKP Aydın İl Başkanı İsmail Hakkı Eser Merkez İlçe Kongresinde yaptığı konuşmada; “Biz Başbakanımızın aşığıyız, Başbakanımız bizim için adeta ikinci peygamber gibidir. Başbakana ihanet etmeyi asla kabul edemem. Sevgimiz, saygımız, partimiz var olduğu sürece de devam edecektir”[55] diyebiliyor,

4- AKP Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin; “Sayın Başbakanımıza dokunmak bile inanın bence ibadettir. Ben bunu söylüyorum.”[56] ifadelerini son derece rahatlıkla kullanabiliyor.

5- AKP‘den Of Belediye Başkanlığı görevini üstlenmekte olan Oktay Saral,  Allah, Başbakanımızı bizim başımıza nasip ettiği için her gün iki rekat şükür namazı kılmamız gerekir. Türkiye, İslam dünyasının lideri konumunda.”[57]

6– A Haber Yayın Danışmanı ve eski Akşam yazarı Atılgan Bayar, Twitter hesabından Başbakan Recep Tayyip Erdoğan için, Erdoğan; fiili olarak halife-i rû-yi zemindir. Biat ediyorum.” ifadesini kullanıyor.[58]

7- AKP milletvekili Metin Külünk Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “üniversite diploması var mı ya da yok mu?” tartışmalarına hiç gereği yokken kıyası Peygamberler üzerinden yapma ihtiyacı duyuyor ve Peygamberlerin de diploması yoktu” diyerek “Diploma yoksa temsil makamında olamazsın diyen varsa, Peygamberler tarihi okusun. Büyük mücadeleleri hiç adı duyulmayan diploması yok ama yüreği samimiyeti olan diplomasız yiğitler taşır ifadelerini kullanıyor.[59]

8- Erdoğan’ın kendisi de darbecilerin 15 Temmuz gecesi kendisini bulamamaları konusunu açıklarken, yine Peygamber üzerinden örnek vermek ihtiyacı duyuyor ve şunları söylüyor: “Damadım, eşim, kızım, torunlarım… Hep beraber çıktık ve Dalaman’a ulaştık. Meğerse bizden önce Dalaman’a gelmişler, bizim uçağı incelemişler. Fakat çok ilginç şeyler oluyor. Uçağa girmişler, bakmışlar, çıkmışlar. Bizim bu olanlardan haberimiz yok. Biz indik, hemen uçağa geçtik. Daha sonra öğreniyoruz. Hani sevgili Peygamberimiz, Ebu Bekir Sıddîk ile birlikte mağaradaydı. Ama mağaranın kapısını örümcek örüyor. Ve gelip bakıyorlar ki örümcek ağ örmüş. ‘Burada örümcek ağ ördüğüne göre herhalde buraya girip çıkmış değildir’ diyorlar ve müşrikler dönüp gidiyorlar. Bunlar da gelip bakıyorlar. Uçağın içinde kimseyi göremeyince dönüp gidiyorlar.[60]

9- Başbakan Recep Tayyip Erdoğan‘ın, Muğla mitinginde Gülen Cemaatini eleştireyim derken Allah’ın vasfını kendisiyle anması dinleyenleri şaşkına çevirdi: Erdoğan “Biz rahmet için geldik gazap için değil. Bizim rahmetimiz gazabımızı aşacaktır inşallah...” dedi.[61] AKP Düzce Milletvekili Fevai Arslan da Erdoğan için, “Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan bir lider” demişti. Bütün laiklik savunusuna ve laiklikle/şirkle hükmetmesine rağmen, kendilerini konumlandırırken “Ortada parti pırtı yok. Ortada dava var… Hak-batıl mücadelesi var, bu gerçeği unutmamalıyız.”[62] diyebiliyor.

10- Mehmet Şimşek, Tweeter :”Şanlıurfa’ya bahar gelmiş, Başbakanımızı karşılamak üzere tarih de coğrafya da kıyama kalkıyor”

11- Süleyman Soylu, “Erdoğan ilelebet Türkiye’nin ezeli ve ebedi başkanıdır.”[63]

 

Bütün bu abartılı söylem ve tutumlar yıllardır Erdoğan’ı yüceltmek amacıyla kamuoyu önünde sık sık ifade edildiği halde Erdoğan bu aşırılıklara itiraz edip yine kamuya açık biçimde “kendisi için bir daha asla böyle sapkın nitelemelerde bulunulmamasını” isteyen ve bu tür aşırılıklara sapanları uyaran bir tutum ortaya koymamıştır. Üstelik bunları yapanları bulundukları konumlardan almaya teşebbüs etmek yerine AKP içinde bulundukları makamlarda yer almaya devam etmelerine fırsat vermiş, hatta yeni başka önemli görev ve makamlara getirmeyi de sürdürmüştür.

Bu sebeple de bu tür abartılı yüceltmeler birinci Atatürk’te de olduğu gibi devam etmiştir.

 

Yorum yazın

* Bu formu kullanarak girdiğiniz bilgilerinizin saklanmasını ve size ulaşım için kullanılabileceğini onaylıyorsunuz.

İLKAV


İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı

Editör'ün Seçimi

Son Yazılar

İLKAV Teknik Komisyon