Cuma, Haziran 14, 2024
Ana sayfa HABERLER II. Atatürk Olan Erdoğan’ın 2200 Yıllık Türk Devlet Geleneğiyle Gurur Duyan ve Devleti Asıl, Dini Furûât Gören “Milliyetçi”liği ve Diğer İfsad Politikaları Müslümanları Dönüştürüyor – IV. Bölüm

II. Atatürk Olan Erdoğan’ın 2200 Yıllık Türk Devlet Geleneğiyle Gurur Duyan ve Devleti Asıl, Dini Furûât Gören “Milliyetçi”liği ve Diğer İfsad Politikaları Müslümanları Dönüştürüyor – IV. Bölüm

by İlkav Editor
299 👁
A+A-
Reset

Table of Contents

II. Atatürk Olan Erdoğan’ın 2200 Yıllık Türk Devlet Geleneğiyle Gurur Duyan ve Devleti Asıl, Dini Furûât Gören “Milliyetçi”liği ve Diğer İfsad Politikaları Müslümanları Dönüştürüyor – IV. Bölüm

Türkiye’de yeni bir tarih tezinin ortaya atıldığı, Türklüğün en önemli şartlarından birinin “brakisefal”, yani “yuvarlak” kafatasına sahip bulunmak olduğuna inanıldığı 1930’lu senelerde İstanbul’da, Ankara’da ve Anadolu’nun muhtelif yerlerinde mezarlar açılmış, çıkartılan 1040 adet kafatası Ankara’ya götürülmüş ve antropologlar tarafından ölçülmüştü.

Açılan mezarlar arasında bazı Selçuklu sultanlarının Konya’daki kabirleri de vardı ve bütün bu ölçümlerin maksadı, Anadolu’nun eski sâkinleri ile Selçuklu hükümdarlarının Türk olup olmadıklarını ortaya çıkartmaktı! Kafatası ölçümü ile meşgul olanların aklına 1935 Temmuz’unda parlak bir fikir geldi: Mimarî tarihimizin en büyüğü kabul edilen ama o senelerde Türklüğü tartışılan ve hakkında Rum yahut Ermeni olduğu iddiaları bulunan Mimar Sinan’ın Süleymaniye’deki mezarını açıp kafatasını ölçmek!… iskeletin büyük kısmının bozulmuş olduğu ama kemikler üzerinde ölçümlerin yapıldığı ilân edildi ve heyetin başkanı Şevket Aziz Bey, Sinan’ın kafatasının “brakisefal”, yani büyük mimarın “Türk olduğunun anlaşıldığını” duyurdu!1

Tabii ki, bu kafatasçı Türkçülüğün kendi tezlerinin doğru çıktığını ispatlamak amacıyla bolca yalan söyledikleri de bir gerçektir. Mimar Sinan’ın etnik durumu hakkında kesin bir bilgi olmamakla birlikte Ortodoks bir aileden devşirildiği tarihi bir gerçeklik olarak sabittir.2 Tabii ki, başarılı insanları Türk gösterme kompleksiyle bu tür yöntemlere başvurulmuş olması, hem insanî hem de İslâmî değerler açısından utanç verici bir durumdur.

“I. Atatürk” Mimar Sinan’a bu zulmü yapar da “II. Atatürk” boş durur mu? O da çok büyük masraflarla (bu masrafla onlarca fabrika açılıp on binlerce işsize iş alanı açılabilirdi) yeniden inşa ettiği ve birinci atasına şükran kabilinden 29 Ekim’e denk getirerek açılışını yaptığı “Atatürk Kültür Merkezi”nin açılışında Mimar Sinan’ın hayatının anlatıldığı bir operanın sergilenmesini sağlıyor. Birinci Atatürk, onun Türklüğünü ispat için mezarından kafatasını çıkarıp ölçmeye yönelik zulmü işlerken, ikincisi onu Atatürkçü-kemalist zihniyetin oyuncağı ve Batı kültürünün ürünü olan “opera”nın malzemesi yaparak zulmediyor.

Aynı şekilde I. Atatürk de bugün II. sinin yaptığı gibi, kendi politikaları uğruna İslam’ı araçsallaştırmaktan çekinmemiştir. “Cumhuriyetin erken döneminde “din istismarı” âdeta bir sistem politikası hâline gelmiştir.3 Aslında bu kurucu kadro için yeni keşfedilen bir uygulama değildir. Nitekim Mustafa Kamal’ın 19 Mayıs yolculuğunda ve Anadolu’daki hemen tüm duraklarında “padişahı, saltanatı, dini ve hilafeti koruma” noktasında öne çıkan konuşmaları, camilerde hutbe iradından istifade eden politikası, zihnindeki amaç için dinin ya da dindar insanların istismar edilmesinin normal karşılandığını göstermektedir.4 Bu din istismarı ve toplumun aidiyet hissettiği İslam’ı araçsallaştırıp kitleleri “Allah ile aldatarak” kendi bâtıl sistemlerine ve İslam dışı politikalarına ikna ederek destekçi haline dönüştürme çabası, I. Atatürk’ten daha ileri boyutuyla II. Atatürk Erdoğan döneminde de devam etmiştir. I. Atatürk’ün baskıcı ve zulüm politikaları sebebiyle ikna edemediği “dindar-muhafazakâr” kitleler ve hatta “tevhîdî uyanış süreci”nden gelenlerin bile büyük kısmı Erdoğan’ın “Allah ile aldatma” katsayısı daha yüksek söylemleriyle ikna edilip dönüştürülmüşlerdir.

I. Atatürk dönemi için, İoannis N. Grigoriadis’in de tespit ettiği üzere; “din ilk başlarda modernleşme ve Batılılaşmanın önünde bir engel olarak görülse de, sonradan millî kimliğin inşası ve yeni ulus-devletin sınırları içerisindeki farklı etnik, dinsel ve dilsel grupların birleştirilmesi açısından gerekli bir kültürel değer kaynağı olarak kabul edildi. Bunun sonucunda, din ve kültür odaklı, sentez niteliğinde bir millî kimlik ortaya çıksa da, bu, dinin milliyetçiliğe göre ikincil bir konumda olmaktan çıktığı anlamına gelmiyordu.”5

Türkçülük fikri güdenler, Arap kültürü ve hurafe yığını olarak gördüğü İslâm’la bağını koparsa da onun yerine bir şey ikame etmediği sürece yerinde saymaya hatta gerilemeye mahkûm olduğunu anlıyor. Onun tekâmülü için bir ideale muhtaç olduğu aşikâr. Dolayısıyla Türkçülük, kendisine ülkü ve mefkûre olarak, akılcılığın rehberliğinde muasırlaşmak, çağdaşlaşmak, Batılılaşmak ufkunu belirliyor. Bu itibarla evvelden beri temas edilen her Türkçü adıma, Batılılaşma ve muasırlaşma niyeti de eşlik ediyor, eşlik etmesi isteniyor.6

Yani bir taraftan, İslam’ı tamamen yok saymak isteseler de bunun kolay olmadığını, doğan boşluğun sıkıntılara yol açacağını görüyorlar ve bu sebeple İslam içinde biraz eğip bükerek kendi akılcı/rasyonalist ve Batıcı eğilimlerine uydurabilecekleri bir akım bulup ya da uydurup onunla kendi pozitivist akılcı düşüncelerini sentez ederek bir statüko dini oluşturmaya çalışıyorlar. Diğer taraftan da Kur’an ve sünnete dayalı sahih İslâmî anlayışı tehdid ve düşman ilan edip yok etme politikası güdüyorlar.

  • Özet olarak ve başlıklar halinde ifade edecek olursak, “Mustafa Kamal” 15 yıllık iktidarında;

– Emperyalist Batı’nın “Kur’an’ı kapatın ve kadını açın” yönlendirmesiyle toplumun İslâmî tüm değerlerini kökünden söküp attı ve Batının seküler kültürünü tüm topluma baskıyla egemen kıldı,  

– İSLÂMÎ yönetime son verip hilafeti kaldırdı ve laik bir devlet kurdu,

Alfabeyi değiştirip geleneksel de olsa “Müslüman” bir toplumun, İslâmî kökleri ve İslâmî kütüphanesiyle bağını kopardı, seküler sapkın kültür politikasıyla Batı kültürel birikimini Müslüman bir topluma hâkim kılmak için her şeyi yaptı,

– İslâmî eğitimi yasaklayıp “tevhid-i tedrisât” adı altında seküler laik pozitivist eğitimi tüm topluma terör estirerek dayattı. Eğitim sisteminin seküler Kemalist laik resmi ideolojinin “öğütüm” mekanizmasına dönüştürerek zihinlerde seküler kültürün işgalini sağladı, (bu laik Kemalist eğitim/öğütüm, 21 yıllık iktidarında Erdoğan tarafından da sürdürülüyor. Üstelik daha önce Kamal’ın putu önünde tazime, rükuya zorlanan çocuklar, onun döneminde secdeye yönlendirilir oldu),

– İslam hukukuna son verip Batı’nın (İsviçre, Fransa, İtalya, Almanya vb) seküler hukukunu, heva ve hevese göre yaptıkları şirk yasalarını ithal edip büyük zulümle topluma egemen kıldı ve hevaya göre yasa yapan ve bu laik yasalarla yöneten bir devleti, zor kullanarak oluşturdu,

– İslam’ı toplumdan tamamen söküp atamayacağını anlayınca da İslam’ı laik devlet politikaları için araçsallaştırmak üzere “bir yandan Allah’ın dinine dair eğitim ve ibadetleri laik devletin kontrol ve denetimi altında tutmak, diğer yandan da resmi ideolojiyle uyumlu bir statüko dinini topluma yaymak” üzere Diyanet teşkilatını kurdu,

– Bütün bunlar, 21 yıllık Erdoğan iktidarında da aynen sürdürülmektedir.

  • Açık Bâtılın Yerini Alan “Hak Maskeli Bâtıl” Konumundaki AKP’nin 21 Yıllık İktidarında ise Durum Hiçbir Konuda Daha İyiye Gitmedi;

Tevhîdî uyanış süreci öncülerinin bile büyük bir ilkesizlik yaparak destek verip savundukları Recep Tayyip Erdoğan ise M. Kamal’dan daha fazla süre 21 yıl iktidarda kaldığı ve üstelik bakanları bile bir bürokrat atar gibi tek başına atayabildiği yetkilerine rağmen, M. Kamal’ın 15 yılda yok ettiklerinden birisini bile geriye getiremediği gibi, aynı Kemalist laik politikaları sürdürmekle de kalmayıp baskıcı Kemalist dönemde laikleştirmeyi başaramadıkları kesimleri de “neo-kemalist” denmeyi hak eden kendi döneminde laikleştirerek çok daha büyük bir yozlaşmaya ve çürümeye zemin hazırladı. Üstelik bütün bunları, suret-i haktan görünerek, İslam’ı araçsallaştırıp istismar ederek yaptığı için toplumu “Allah ile aldatarak” “açık batıl” olanlara nazaran “hak maskeli batıl” konumuyla daha büyük, daha derin ve daha yaygın bir yozlaşmaya yol açtı. Üstelik “tevhîdî kesimin” de desteğiyle ortaya konan bu büyük ifsad sonucunda İslam’a da zarar vererek yeni nesillerin İslam’dan da iyice uzaklaşmasına sebep oldu.

  • Yeni 28 Şubat” Sürecini Yürütenlerin, AKP Şemsiyesi Altında Ulusalcı Kemalistler ve MHP Olduğu Anlaşılmaktadır:

15 Temmuz darbe girişimini önlemede Perinçek’çi ulusalcı Kemalistlerin ve kısmen de MHP’nin etkili olduğu söylentileri dolaşmaktadır. Doğu Perinçek, bu konudaki kendi rollerini şöyle ifade etmektedir: Darbe oldu, biz darbede merkezi görev yaptık, biz olmasak o darbe başarıya ulaşacaktı. AK Partinin yöneticileri Tayyip Erdoğan, Binali Yıldırım hepsi bunu biliyor…”7 Bunları söyleyen Perinçek daha sonraki zamanlarda da, Erdoğan’ın kendi çizgilerine geldiğini defalarca tekrar ediyor: “Erdoğan İslami Kemalist oldu. Erdoğan da artık kemalizme, bizim düşüncemize geldi. Kemalizme teslim oldu. Bunu ben söylemiyorum. Analiz kurumları söylüyor. Erdoğan için ‘İslami Kemalist oldu’ analizleri yapılıyor. Biz ne demiştik. ‘Bizim bulunduğumuz noktaya geldi’ demiştik.8

Recep Tayyip Erdoğan, bu beyanlara bir itirazda bulunmadığı gibi tam tersine doğrulayan söylem ve eylemlerde bulunmakta, artık takıyye ile izah edilemeyecek derecede abartılı biçimde Atatürk’ü sahiplenen ve yücelten beyanlarda bulunmaktadır. Yakın zamanda da “Milli mücadele ve yeni devletimizin kuruluş dönemini 2019’dan 2023’e kadar devam edecek kesintisiz bir kutlama programıyla değerlendirmeyi planlıyoruz” açıklamasını yapmıştı. Yani kuruluş yıl dönümü için 4 yıl süreklilik arz edecek bir kutlama programından bahsediliyor. Böylece, 19 Mayıs ve Cumhuriyetin kuruluşu kutlamaları, bugüne kadar aşırı Kemalistlerin bile yapmadığı kadar ileri biçimde abartılı ve hurafeci bir yaklaşımla kutsallaştırılan kutlamalara sahne olacak gibi görünmektedir. AKP’nin başörtülü milletvekilleri ve bakanları laik mecliste “Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlılık yemini” yapmakla yetinmeyip topluca anıtkabir ziyaretiyle Atatürk’ün kabri önünde tazimde bulunup saygı ve bağlılıklarını bildirmişlerdir. Görünen odur ki, “başörtülü demokrasi”yle işe başlayanlar sonunda “başörtülü Kemalizm”e ulaşmışlardır.

Meclis Başkanı Binali Yıldırım ise, “Atatürk, ülkemizin kurucu değerlerinin başında geliyor. Bu ülkede kimsenin Atatürk’le sorunu yok.” diyebilmiş, böylece haddini aşarak bizim gibi Atatürk ve kemalizmle ilkesel ve ciddi sorunu olanlara da iftira atacak kadar ileri gitmiştir. AKP Grup Başkanı Bostancı ise şunları ifade etmiştir: “Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran tarihsel kişiliktir, devlet ve siyaset adamıdır, ortak değerdir. Her devletin bir kurucu babası olur, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu babası da Atatürk’tür. Bu konuda insanların farklı bir fikri yoktur. Bu toplumun çok büyük çoğunluğu Atatürk’ü ortak bir değer olarak görür.” Bu da haddini aşan bir beyandır. Atatürk onların babası olabilir, ama bizim için inancımıza karşı savaş açmış bir kişidir. Ayrıca birçok AKP il ve ilçe teşkilatları ve belediyeleri anıtkabire sefer düzenlemekte, birçok il ve ilçeden otobüs kaldırarak halkı anıtkabire taşımaktadır.

Bütün bunlar, Doğu Perinçek’i haklı çıkarmakta, Erdoğan ve AKP’nin kemalizme kaydığının açık göstergeleri olarak tarihe geçmektedir.

AKP eski milletvekili Aydın Ünal bile dayanamayıp şu eleştiriyi yazmıştı: “Bütün o reformlara, bütün o sessiz devrimlere rağmen, Türkiye döndü, dolaştı, az gitti, uz gitti, dere tepe düz gitti, gece gündüz yol gitti ve vesayetin bizatihi kaynağı olan anlayış ve ideolojinin (Kemalizmin) gölgesi altına yeniden girdi.”9

Baskıcı Kemalist Dönemde İslâmî Değerler, Eğitim, Kültür ve Hukuk Alanlarında Gerçekleştirilen İfsadı Aynen Koruyup Sürdüren Erdoğan’ın Neo-Kemalist Dönemindeki İlave İfsad Politikalarını ve Sonuçta Yaşanan Yaygın Yozlaşmanın Sadece Bazı Boyutlarını İfade Etmeye Çalışalım:

Olumlu bir kaç husustan birisi o da çok gecikerek ve zulmü uzun bir süre devam ettirdikten sonra başörtüsü yasağına son verilmesiydi. Ancak başörtülülerin demokratikleşmesini sağlayıp dönüştürerek Atatürkçü ve takva elbisesini yırtmış Başörtülü çıplaklar haline getiren de II. Atatürk Erdoğan ve AKP iktidarı oldu. Bir diğeri de ilkokullarda söyletilen “andımız” dayatmasına son veren karardır, ancak bu and içeriği de bizzat II. Atatürk Erdoğan ve kadrosu tarafından daha abartılı bir biçimde bütün bir siyasete ve tüm toplumsal alanlara, her yıl tekrarlanan Malazgirt ve 30 Ağustos başta olmak üzere bütün törenlere ve en yeni olarak da bizzat Cumhurbaşkanlığı tarafından hazırlatılan Malazgirt ve 100. yıl marşlarıyla gelecek yüzyıla bile egemen hâle getirilmeye çalışılmaktadır.

1- Başörtüsüne Kamu Alanında Yasal Güvenceden Mahrum Biçimde Serbestlik Kazandırılması Bile, İktidarın Bâtıl Politikaları ve Yol Açtığı Sekülerleşme Yüzünden Olumlu Bir Sonuca Ulaşılamadı.

  • Başörtüsünü kamu alanında serbest bırakanların, başörtülüleri demokratikleştirip zihinlerini hevanın hâkimiyetine alıştırarak bireysel hayatlarında da demokratik davranmalarını sağladıkları,

  • Böylece, başı örtülü ama hevasına uyarak sekülerleşen, “takva elbisesi” yırtık başörtülülerin sayısının hızla çoğalmasına yol açtıkları süreçler yaşanmıştır.

  • Ordu dâhil her kamu alanına girmeleri sağlanan başörtülüleri, takva elbisesini çıkarmak suretiyle sadece şekilsel bir örtünmeye ikna ederek Kemalistleştirdikleri,

  • Baskıcı ve yasakçı kemalist darbe süreçlerinde akîde ve ilkelerine sadık olan başörtülü ve sakallı Müslümanlara kamu alanını açtıktan sonra, onları kapitalist zihniyetle kuşatıp yolsuzluğa, hukuksuzluğa ve azgın tüketim hırsıyla lüks yaşamaya, israfa alıştırıp sekülerleştirdikleri bir dönemden geçilmektedir.

  • Başörtüsünden taviz vermeyenlerin laik parlamentoya başörtülü girip Kemalizme bağlılık andı içerek ve hevaya göre yasa yaparak imanlarından kolayca taviz vermeye alıştırıldıkları, imanlarına şirk bulaştırmaktan korkmaz hâle getirildikleri,

  • Başörtülü bakan ve milletvekillerinin, ömrü İslam’a karşı mücadele ile geçmiş bir kişinin Anıtkabirini hem de başörtüleriyle topluca ziyaret edip tazimde bulundukları ve yaptıkları için kendisine saygı, şükran ve minnetlerini sundukları,

  • Üstelik bir de çok mühim ve değerli bir görev yapmışlar gibi Atalarının kabri önünde topluca fotoğraf çektirip yayınlamayı da ihmal etmedikleri bir dönem, çok büyük bir dönüşümün ve zihinsel kirlenmenin göstergesi değil midir?

5 Aralık 2015 tarihinde Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu başkanlığında bir heyet kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesinin 81. yıldönümü dolayısıyla Anıtkabir ziyareti gerçekleştirmişti. Ardından 2016’da başörtülülerin çok daha yoğun olduğu bir grupla aynı ritüel tekrarlandı. Bu kez Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya AK Parti Meclis grubundaki tüm kadınları toplayarak Anıtkabir ibadetine koşacaktı. Her geçen yıl çok daha kalabalıklaşan heyetlerle gerçekleşen bu etkinliğin artık yeni bir Kemalist ritüel olarak Kemalizm dininin ilmihalindeki yerini aldığı rahatlıkla söylenebilir! Bu duruma AKP destekçisi Haksöz bile tahammül edemeyip şu yorumu yapmıştı:

“Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya ve AK Partili kadın vekiller Türk kadınına seçme ve seçilme hakkının verilişinin 82. yıl dönümü dolayısıyla (ki bu sadece bir iddiadır, çünkü o tarihte tek parti diktatörlüğü sürmekte ve I. Atatürk kimi isterse o milletvekili olmaktadır, sandığa gidip oy vermek de sadece aldatıcı bir ritüelden ibarettir), sadece bu farazî hakkın verilmesi için Anıtkabir’e gidip, ‘ulu önderlerine’ bir teşekkür ziyareti yaptılar. Başörtülü görüntüleriyle Anıtkabir’de büyük bir tezat oluşturan AK Partili milletvekilleri aynı zamanda eylemlerinin içeriksizliğiyle de komik duruma düştüler. Bilindiği üzere tam bir totaliter diktatörlük düzeninin hüküm sürdüğü Mustafa Kemal Türkiye’sinde sırf Batılı bir görünüm verme adına kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınması komedisi Kemalistlerce abartılı yorumlara konu olmakta. Bu nakarat bu kez AK Partili vekillerce de ‘demokrasi yolunda büyük adım’ vb. nutuklarla süslü cümlelerle alkışlandı. Muhalefetin toptan imha edildiği, toplumun tümüyle sindirildiği, tek adam yönetiminde tek parti düzeninin hüküm sürdüğü ve erkeğiyle kadınıyla halkın iradesinin hiçbir değer ifade etmediği bir ortamda kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmasının anlamsızlığı açık bir şekilde ortadayken, düzenlenen bu anma eyleminin, komik olmanın ötesine geçip, AK Parti için düpedüz bir dram teşkil ettiği söylenebilir.”10

Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk da aynı ritüeli 85. yıl dönümünde gerçekleştirip, kadın milletvekilleri, muhtarlar, bürokratlar, akademisyenler, sivil toplum kuruluşlarının kadın temsilcileri ve kadın gazeteciler ile Anıtkabir’i ziyaret etti. Bakan Selçuk, Kemalizm dininin Anıtkabir türbesini ziyarette oradaki deftere şunları yazdı: “Aziz Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK; Bugün biz, ülkemizde kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmasının 85. yıl dönümünü kutlamak üzere huzurunuzdayız. Cumhuriyetimizin kuruluşunun ardından, dünyadaki birçok devletten önce, 1930 yılında yerel seçimlerde, 1933 yılında Muhtarlık ve İhtiyar Heyeti seçimlerinde, 5 Aralık 1934 tarihinde de milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını elde ettik.”11 diyerek Atatürkçü görünme yarışında aynı yalanı söylemeyi sürdürdü.

İşte bu amaçlı Anıtkabir ziyaretleri her yıl sürdürülmektedir. Başörtülü ve şeklî de olsa tesettür kıyafetli AKP’liler, müntesibi olduklarını iddia ettikleri İslam’a karşı politikalar güderek bu toplumu İslam ümmetinin bir parçası olmaktan çıkarıp Türkçü ve Kemalist seküler dinin müntesibi bir ulus olmaya zorlayan Atalarına şükranlarını arz etmeyi düzenli biçimde sürdürmektedirler. Hâlbuki, Atalarına tazimde bulunmaya giderken, zaten içini boşaltıp şekle indirgemiş oldukları tesettür kıyafetlerini çıkarıp dekolte kıyafet ve mini eteklerle gitselerdi onu daha çok memnun etmiş olurlardı.

“ATA”larının, İslam’a karşı yürüttüğü savaş sonunda oluşturup dayattığı “laik, seküler, pozitivist resmi ideoloji” olan “Kemalizm Dini” gereğince on yıllarca zulüm gördükleri halde, Başörtülü AKP’li bakan ve milletvekillerinin bugün “modern türbe ziyareti”yle kabri önünde tâzimde bulunup saygılarını sunmaları ve ona böyle bir şükran duygusu içinde olmalarının adına “Stockholm sendromu” ya da “celladına âşık olmak sendromu” da deniyor.

  • Ayrıca, başörtülü bir AKP milletvekili ve grup başkan vekili de olan Özlem Zengin, “Atatürk ilke ve inkılaplarına ve laikliğe” bağlı kalacağına dair cümleler bulunan milletvekili yeminini ettikten sonra, böylesine Allah’ın razı olmayacağı sözler verdiği, bâtıl olana bağlılık yemini ettiği için mahcup ve başı yere eğik olmasının beklenmesi gerekirken tersine “(Allah’a) hamdolsun bugün milletvekili yeminimizi ettik” diyebilmiştir. Böylece adeta “besmele çekerek rakı kadehini yudumlamak” gibi hak ile batılı karıştırma pozisyonunu doğal bir hal gibi kamuoyuna açık alanlarda resmiyle birlikte paylaşacak kadar kafaların karıştırıldığı, zihinlerin iyice bulandığı anlaşılmaktadır.

  • Yine AKP milletvekili ve grup başkan vekili Özlem Zengin, CHP milletvekili Engin Altay ile sokak şarkıcılarının yanında oturup bir de oturuş tarzıyla ve tempo tutarak birlikte şarkı söylemesiyle de ölçünün iyice kaçırıldığı konumlara savrulmak suretiyle takva elbisesine ilave darbeler indirildiğinin12 ifadesi olan görüntüler sergilenebilmektedir.

  • Sonuçta da uğruna çok bedeller ödenen başörtünün, artık bir aksesuara dönüştüğünü ortaya koyan bu tür ibretlik görüntüler hızla yaygınlaşıp Müslüman kesimleri kuşatmaktadır. Böylece II. Atatürk Erdoğan ve partisinin kendisini destekleyen “dindar-muhafazakâr” kitlelere ve hatta “tevhidî kesim”den gelenlere rol model olarak sunduğu bu örnekliklerle “dindar” ve “Müslüman” kesimler dönüştürülmektedir.

  • Müslümanım” diyenlerin yönetiminde ve tevhîdî kesimin desteğinde, aileyi ve toplumu yozlaştıran yasalar, sözleşmeler ve politikalarla büyük bir çözülme ve çürümeye yol açılıyor.

  • Kemalist bir bakana uzun yıllar süresince eğitimin teslim edildiği,

  • Kumarhaneli turistik otel sahibi birisinin kültür bakanı yapıldığı ve birçok bakan değiştirildiği halde bu kişinin ısrarla Kültür Bakanı olarak devam etmesinin sağlandığı,

  • İçki fabrikalarının sayısını arttırmakla gururlanan ve dindarları biz laikleştirdik diyerek övünen kişilerin bakan yapıldığı hükümetlerle yozlaşmanın daha da artmasına sebep olunduğu,

  • İstanbul sözleşmesi ve 6284 sayılı yasa ve sözleşmeleri uygulayarak, aile içi kavgaları arttırıp eşcinselliği yaygınlaştırıp koruma altına alarak dindar kitleleri ve yeni nesilleri sekülerleştiren, imam hatipleri bile yozlaştıran tam bir fetret döneminin oluşturulduğu,

  • BÖYLE BİR SÜREÇTE BU GİDİŞE KARŞI SUSUP SUSMAYACAĞIMIZ VE BU BÜYÜK FESADA KARŞI ISLAH SORUMLULUĞUMUZU YERİNE GETİRİP GETİRMEYECEĞİMİZ KONUSUNDA İMTİHAN OLMAKTAYIZ…

2- Hak maskeli bâtıl konumundaki siyasî liderin, kendisini Hak olarak sunarak uyguladığı laik kapitalist politikaların, muhafazakâr ve Müslüman kesimlerin yozlaşmasını sağlaması yanında, insanların İslam’dan uzaklaşmasına da yol açtı. 

  • Paranın, ekonominin dini olmaz” diyerek, muhafazakâr kitleleri kapitalizme teslim olmaya yönlendirdiği,

  • Sonuçta, ekonominin kapitalist “piyasa” ilahına teslim edildiği,

  • Kumarın, “Loto, toto, iddaa” ve “milli piyango” adı altında “milli ve yerli” yalanıyla nesillerimize sunulduğu, “İddaa” gibi yeni kumar çeşitlerinin bizzat AKP iktidarında başlatıldığı,

  • Kumarhaneli lüks oteller sahibi Turizm ve Kültür Bakanının, “elinde rakı/şarap kadehi ve İstanbul sokaklarında gösteri yaptırılan yarı çıplak balerin” görüntüleriyle Türkiye tanıtımı yapan tanıtım filmleri hazırlatıp yayınladığı,13

  • Bizzat Cumhurbaşkanı’nın itirafıyla, “eğitim ve kültür alanında tam bir başarısızlığın” yozlaşmanın ve çürümenin yaşandığı,

  • Bütün bu haramları ve zulümleri işleyen laik yöneticilerin, üstelik son 21 yılda kendilerinin “Hak yolda ve sırât-ı müstakîm üzere oldukları” yalanını söyleyip toplumu “Allah ile aldatarak” laikleştirdiği, laik Kemalist sistemin hedefleri istikametinde dönüştürdüğü,

  • HAK İLE BÂTILIN İLERİ DERECEDE BİRBİRİNE KARIŞTIRILDIĞI BİR ZAMANDA İMTİHAN OLMAKTAYIZ…

3- Eğitim ve medyada son 21 yılda hiçbir iyileşme yapılamadığı gibi fahşâ ve fücuru yaygınlaştıracak daha kötü politikalar takip edildi.

  • Laik Kemalist sistemde iktidarlar değişse de laik Kemalist seküler programı ve körpe zihinleri işgal ve iğfal eden müfredatı asla değişmeyen eğitimin “öğütüm” işlevi görüp resmi ideoloji ekseninde tornadan geçirilmiş tek tip insan yetiştirme hedefi gereğince genç zihinleri materyalist ölçülerle öğüten bir endüstriye dönüştürüldüğü gerçeği, son 21 yılda da değişmedi.

  • İlkokuldan sözde “kemalizmin andı”nı kaldırıp ama materyalist kemalist eğitim çarkında oğüttükleri çocukların kemalizm dininin putuna tâzim ettirildikleri,

  • Önceki dönemlerde Müslümanların çocukları Mustafa Kemal’in putu önünde tazime, kıyam ve rükûya zorlanırken, bugünkü Kemalist bakan döneminde, yani ikinci 28 Şubatta artık heykellere/büstlere secde etmeye zorlandığı görüldü.

Sonuçta ilkokuldan AKP’li yetkililerin top yekûn Atatürkçülük seferberliğine kadar, bu derece ileri boyutta, çok yaygın biçimde ve sürekli olarak yapılan Atatürkçü propaganda ve Türkçü beyin yıkama sonucunda ulaşılan sonucu anketler ortaya koyuyor. Türkiye Gençlik STK’ları Platformu’nun (TGSP) ‘Türkiye’nin Gençleri” isimli araştırması bu açıdan 2020 yılı için dikkat çekici sonuçlara ulaşıyor. Bugün yapılsaydı şüphesiz ki bu sonuçlar çok daha yüksek oranda bir Atatürkçü ve Türkçü eğilime ulaşılmış olduğunu ortaya koyacaktı. Bu arada TGSP’nin iktidara yakın bir kuruluş olduğunun da altını çizelim. 2020 araştırması, 18-30 yaş grubu arasında, 34 ilde, yaklaşık 8200 kişi ile yüz yüze görüşme yöntemiyle yapılan bir araştırmadır. Bu araştırma 18-30 yaş arası gençlerin sadece yüzde 6,8’inin kendisini ‘İslamcı’ olarak tanımladığını ortaya koyarken, aynı yaş gurubundaki gençlerin yüzde 23,5’i kendisini ‘Atatürkçü’, yüzde 21,1’i ‘milliyetçi’, yüzde 7,7’si ise ‘muhafazakâr’ olarak tanımlıyor kendisini. Yani Türkiye’deki gençler arasında en geniş sosyolojisi olan kimlik Atatürkçülük. Hemen arkasından “milliyetçilik”/ulusalcılık/Türkçülük geliyor.14 İşte bugün daha yüksek oranda olan bu yozlaşmanın mimarı AKP ve Erdoğan’dır

  • Diğer taraftan, yine AKP iktidarında; fakir ailelere iyilik gibi sunulan ücretsiz tablet ve internetle yandaş şirketler zengin edilirken, her eve devlet desteğiyle adeta bir bombalı tuzak yerleştirdikleri,

  • Eğitim ve kültür alanı ihmal edilirken ihale  yolsuzluğuna müsait büyük binalar, köprüler, otoyollar ve hava alanları yatırımlarına yoğunlaştıkları,

  • Eğitim alanında da sadece ihale yolsuzluklarının kolay yapılacağı inşaat alanına yatırım yaptıkları ibret verici bir süreç yaşandı.

  • İyi bir eğitim kadrosu ve iyi bir eğitim müfredatı için hiçbir yatırım yapmadıkları,

  • Sonra da 21 yıl geçmiş olduğu halde, en tepedeki sorumluların, ihale yolsuzlukları iddialarının zirveye çıkmasına sebep olan otoyol, köprü, tünel, havaalanı, okul ve hastahane binaları yapmakla ve yeni binalar inşa edip üniversite sayısını arttırmakla övünürken “eğitim ve kültür alanında başarısız olduk” demekten rahatsız olmadıkları nasıl izah edilecektir?

  • Buna ilaveten, bir de sanal âlemin, sosyal medyanın çocukların zihinlerini işgal ettiği,

  • TRT ve iktidar yanlısı TV’ler başta olmak üzere, bütün kanaların adeta kanalizasyon gibi evlere akıtıldığı,

  • Çocuklar için hazırlanan film ve çizgi filmlerin bile ifsad edici bir rol oynadığı,

  • Devlet destekli sosyal medyanın ve internetin her gün evlere pislik kustuğu,

  • FİTNE VE FESADIN HER ALANI KUŞATTIĞI BİR ZAMANDA İMTİHAN OLMAKTAYIZ…

4- Yönetenlerin varlık denizinde boğulduğu, yolsuzluk zirvedeyken yoksulluğun kitleleri kuşattığı bir dönem yaşanıyor.

  • Şatafat ve debdebenin zirve yaptığı, sultanlık kültürünün siyasi iktidarı kuşattığı, ülkenin her köşesine sürekli yenilerinin yapıldığı sarayların ve saray yaşantısının önemsendiği ve bunun da itibar sayıldığı.

  • Osmanlıdan devralınan saraylara ve M. Kamal’dan kalan köşklere ilaveten sadece son on beş yılda ülkenin doğusundan batısına 3 adet görkemli sarayın yaptırıldığı,

  • Sadece senede birkaç gün ya da birkaç hafta kalınacak olan Doğuda Ahlat’ta ve Batıda Marmaris’teki yazlık sarayların maliyetiyle yüzlerce yangın uçağı alınabileceği,

  • Yahut üretime katkı sunacak onlarca fabrika yapılabileceği, tarımsal üretimin çok daha ileri bir safhaya taşınabileceği ve on binlerce fakirin, işsizin zor durumdan kurtarılabileceği gerçeğinin gündem bile yapılmadığı görülmektedir.

  • Çankaya köşkü varken çok büyük bir maliyetle yaptırılan sadece Ankara’daki sarayın elektrik masrafının bile şok edici boyutlarda olduğu,

  • Osmanlı sultanlık kültürüne hayranlık sonucu itibarla kibri karıştırarak Saraylarda lüks ve israf içinde yaşayanların, halkını ise reaya olarak görüp otobüs üzerinden kafalarına atarcasına çay paketi fırlattığı, görevlilerce ellerine verme nezaketinden uzak biçimde tepelerine atıp izdihama yol açan ve yıllardır yakın çevresi dâhil hiç kimsenin de bu nobranlığın farkına varıp düzeltme çabası göstermediği,

  • Üstelik bu kaba ve aşağılayıcı olarak anlaşılan tavrın, yangında evleri yanıp sokakta kalmış, selde evleri yıkılmış, malları telef olmuş ve bu yüzden acılı yürekleri yangın yeri olan vatandaşlara bile reva gören davranışın sahibinin, kamusal ve toplumsal hayata tatbik etmediği halde camilerde Kur’an okuyup kendini İslam’ın önderi gibi takdim ettiği vb. büyük çelişkilerin ve sarsıcı görüntülerin toplumsal alanda yozlaştırma etkisi yapması kaçınılmazdır.

  • Ailesine devleti teslim edip tek adam pozisyonunda hareket edince, istişare ve ortak akılla karar verme imkânının ortadan kalktığı,

  • Kutsal devlet ve “devlet-i ebed müddet” anlayışıyla Devlet ilahlaştırılınca, Erdoğan’ın siyasette önde gelen arkadaşlarının “kutsal devlet”in başı olan kendisi için “o bizim için Allah gibidir”, “ikinci bir peygamberdir”, “ona dokunmak ibadettir” demeye başladığı,

  • Buna rağmen de bu kişilerin, bir uyarı almadan, kamuoyu önünde işledikleri bu sapkınlıkları sebebiyle kınanmadan vazifeye devam etmelerine fırsat verilince de büyük bir yozlaşmanın yaşandığı ibretle gözlemlenmektedir.

  • Yoksulluğun, yolsuzluğun, adam kayırmanın ve yozlaşmanın yönetimi ve toplumu kuşattığı,

  • Kendi laik partisini “sırât-ı müstakîm üzere tanımlayıp kendilerinden ayrılanın saptığını” ifade ve “Hak ile bâtıl mücadelesinde kendisinin Hakkı temsil ettiğini” iddia ederek, yaptığı bütün yanlışlıkların, adaletsizliklerin ve iktidarı döneminde işlenen yolsuzlukların, yoksullukların, haksızlıkların, kötü yönetimin tüm faturasının İslam’a kesilmesine yol açtığı,

  • BÖYLECE CUMHURİYET DÖNEMİNİN EN UZUN İKTİDAR SÜREN LİDERİNİN 21 YILLIK İKTİDARINDA İSLAM’IN ANLAŞILMASINA VE YAŞANMASINA EN BÜYÜK ZARARIN VERİLDİĞİ BİR SÜREÇTE REHAVETİN KUŞATMASI ALTINDA İMTİHAN OLMAKTAYIZ…

 5- “Dindar nesil yetiştireceğiz” diyenlerin iktidarında yeni nesillerin en fazla İslam’dan uzaklaştırılıp en çok sekülerleştirildiği dönem yaşanmaktadır.

  • Dindar nesil yetiştirme iddia ve propagandasıyla iktidar olanların döneminde, yeni nesillerin dinden, İslam’dan iyice soğutulup sekülerleştirildiği ve deizme itildiği,

  • İslam adına ortaya konan kötü yönetimde uyguladıkları sekülerleştirme politikaları ve laikliği İslâmî gösterip “Allah ile aldatan” söylemlerle, kendini “beş vakit namaz kılan dindar” olarak tanımlayanların %75’inin laikleştirildiği,

  • Diğer taraftan da bizzat AKP politikalarının, demokrasiyi ve hevayı  ilah edinen çürütücü, yozlaştırıcı yönlendirmesiyle ve kapitalist ölçüsüz kazanma ve azgın tüketim hırsıyla, servet ve şehvetin azdırıcı etkisiyle dünyevileşmeye sebep olunduğu acı bir gerçek olarak ortada durmaktadır.

  • Gençliğin, uyuşturucu satıcılarının pazarı haline geldiği, uyuşturucu kullanımının ilkokullara kadar indiği,

  • Yönetenlerin israf, servet ve şehvet peşinde koşup saraylarda ve lüks otellerde mükemmel sofralarda tıkındığı,

  • Yönetilenlerin ise, porsiyonu azaltma, iktisat ve kanaat ehli olma tavsiyesiyle israftan sakındırıldığı,

  • Parti ayrımı olmaksızın yerel yönetimlerde de ülke yönetiminde de ihalelerin yandaşlara peşkeş çekildiği ve bu alanda büyük yolsuzluk iddialarının zirvede olduğu,

  • Esnafı, memuru, işçisiyle toplumun çoğunluğunun ise geçim sıkıntısı çektiği,

  • Bütün ülke insanlarından toplanan vergilerin, zenginleri daha çok zenginleştirmek için harcandığı görülmektedir.

  • İşsizliğin arttığı, torpil ve adam kayırmanın zirve yaptığı, ehil ve liyakatli olanın değil adamını bulanın işe girdiği ve bu yüzden gençlerin geleceğe dair umutlarını yitirdiği,

  • Yozlaşmış kapitalist anlayışla kısa yoldan para kazanmanın, yani kayırma, yolsuzluk ve rüşvetle köşe dönmenin akıllılık, üretime katkı sunacak çalışmalarla zahmet edip helal yoldan para kazanmanın ise enayilik sayıldığı çürütücü bir dönem yaşanmaktadır.

  • Âhiretin tarlası ve imtihan alanı olan bu kısacık dünyanın “bir oyun ve eğlenceden, bir mal ve evlat çoğaltma yarışından ibaret olduğu” uyarılarının dikkate alınmadığı,

  • Dünyada biriktirenlerin çer-çöp olup yok olacağı, kalıcı gerçek yurt olan Âhiret yurdunda ise, dünya tarlasında ekilenlerin hasadının yapılacağı ve hesabının verileceği, sonuca göre ya Allah’ın rızası ya da şedid azabı ile muhatap olunacağı hakikatinin göz ardı edildiği, (Hadid, 57/20)

  • İman edip salih amel işleyenlerin, hayatını Allah’a rükû ve secde ettirip O’na teslim olanların dışında hiç kimsenin kazanamadığı hakikatinin gündemden çıkarıldığı,

  • ÇELİŞKİNİN, TUTARSIZLIĞIN, HIRSIZLIĞIN VE ARSIZLIĞIN ZİRVE YAPTIĞI BİR ZAMAN DİLİMİNDE İMTİHAN OLMAKTAYIZ…

6- Yeryüzünün mescid olmaktan çıkarılıp, takva secdelerinin yerini şeklî secdelerin aldığı ve mescidlere hapsedildiği dönem sürmektedir.

  • Hayatın bütün alanlarında Allah’a secdenin/itaatin terk edildiği ve secdelerin mescidlere has kılınıp şekle indirgendiği,

  • Saltanat sürecinde başlayan laik Cumhuriyette zirveye çıkan bir savrulmayla, mütevazı takva mescidlerinin yerini hayattan kopuk şeklî secdelerin hapishanesi olan gösterişli camilerin aldığı,

  • Devletin gardiyanlığında, Kur’an’ın camiye, tevhidin minareye mahkûm edildiği,

  • Camilerin, laik devletin Müslümanları denetlemek ve yönlendirmek üzere kullandığı mekânlar haline getirildiği,

  • Camilerde görevli imam hatiplerin laik devlette bürokratik bir görevliye dönüştüğü,

  • Hutbe ve vaazların içeriğini laik devletin belirlediği ve laik Kemalist devletin politikalarına göre cemaati yönlendirdiği,  

  • Hayatını Allah’a rükû ve secde ettirmeyenlerin, takva secdelerinin yerine şeklî secdelerle avunduğu,

  • TOPLUMSAL VE KAMUSAL HAYATTAN SECDEYİ/(ALLAH’A İTAATİ) KOVANLARIN, CAMİDE KUR’AN OKUMA ÇELİŞKİSİYLE TOPLUMU VE KENDİNİ ALDATTIĞI BİR SÜREÇTE İMTİHAN OLMAKTAYIZ…

7- Baskıcı ve darbeci kemalizmin laikleştirmeyi başaramadığı “dindar-muhafazakâr” kitleleri, suret-i hak’tan görünen bir siyasetin “Allah ile aldatarak” 21 yılda yaygın biçimde laikleştirdiği ibretlik bir durumla karşı karşıyayız.

  • Camide Kur’an okuyan siyasi liderin, kamusal hayattan Allah’ın hükümlerini dışlayan bâtıl modelleri İslam ile sentez etmeye yönelik söylemleriyle, “laikliğin ve demokrasinin İslam ile bağdaştığını”, “dinin bireysel olduğunu” iddia ve iftira ettiği,

  • Üstelik laikliği “devletin bütün dinlere eşit uzaklıkta durması” olarak tanımladığı halde, bu sözüne de sadık kalmayarak diğer dinlere hiç karışmayıp, sürekli İslam hakkında konuşarak İslam’ı kendi laik anlayışına uydurmaya ve sürekli İslam’ın hakikatini tahrif etmeye çalıştığı,

  • 1400 yıl önceki hükümler bugün uygulanamaz güncellenmesi gerekir” misali tarihselci söylemlerle İslam’a yönelik iftira ve tahrifatlarını sürekli gündemde tuttuğu,

  • Laik demokratik ve şimdi de kemalist olan AKP liderinin, Allah’ın azabından korkmadan ve kullarından da utanmadan kendisini İslam’a nispet etme cinayetini işleyerek sürekli  İslam adına tahrif edici açıklamalar yaptığı,

  • İslam’a yönelik bu büyük saldırısı,  yaptığı tahrifatı ve laik siyaseti için İslam’ı ve camide Kur’an okumayı, tıpkı Muaviye’nin mızrakların ucuna Kur’an sahifeleri takması gibi dünyevi iktidar hesapları için araçsallaştırdığı,

  • Üstelik bu tür iftira, istismar ve tahribatı sebebiyle iktidara itiraz edip hesap sorması, onun İslam’a yakıştırdığı bâtıl nitelemeleri yalanlaması ve İslâmî kimliği savunması gereken tevhîdî uyanış süreci öbeklerinin ve öncülerinin büyük çoğunluğunun ilkesiz ve çıkarcı bir yaklaşımla AKP destekçisi konumuna sürüklendikleri,

  • Bu yüzden de AKP  lideri ve iktidarının İslam’ı temsil ettiği imajının oluşması sonucunda, bu liderin, iktidarının ve çevresinin bütün kapitalist lâik uygulamalarının yol açtığı huzursuzlukların, yoksullukların, yolsuzlukların, haksızlıkların hırsızlıkların ve adaletsizliklerin, yani tüm kötülüklerin faturasının İslam’a kesilmesine sebep oldukları,

  • Böylece İslam’ı bilmeyenlerin, bu yapılanları Müslümanların politikaları ve İslam’dan zannederek İslam’dan kaçıp  sekülerleştiği ve deizme kadar kaçanların olduğu görülmektedir.

  • Sonuçta da AKP iktidarının, kendini İslam’a nispet eden ve “muhafazakâr” olarak nitelendirilen ve on yıllarca baskıcı Kemalizm’e direnen “dindar” kitleleri “Allah ile aldatıp” özellikle son 15 yılda çok daha fazla laikleştirip sekülerleştirdiği,

  • Yani baskıcı Kemalizm’in ve darbelerin 80 yılda başaramadığı dönüştürmeyi, suret-i hak’tan görünen aldatıcı bir siyasetin 21 yıllık iktidarında başardığı,

  • Buna rağmen de bu laik siyasetçinin sürekli kendisinin “bâtıla karşı Hak mücadelesi verdiğini” ve “sırât-ı müstakîm üzere olduğunu” iddia edip İslam’ın şiarlarını kendi bâtıl siyaseti uğruna istismar edip tahrif etme çabası gösterdiği,

  • Böylece, sözüm ona “tevhîdî uyanış süreci grupları”nın tam sayfa gazete ilanlarıyla, makale ve açıklamalarıyla bu laik partiye ve şirk anayasası referandumlarına “aktif destek” vererek, bâtıl siyasetin halkı “Allah ile aldatıp dönüştürmesini” kolaylaştırmaktan çekinmedikleri,

  • ÇOK KAOTİK BİR ORTAMDA, BÜTÜN BUNLARI GÖRÜP UYARI VE ISLAH ÇABASI GÖSTERMEYE YETECEK İSLÂMÎ BİR BASİRET VE FERASETE SAHİP OLUP OLMADIĞIMIZLA İMTİHAN OLMAKTAYIZ.

8- “Ümmetin Umudu” olarak ilan edilip tevhîdî kesim tarafından desteklemelerinin bir başka vesilesi kılınan Erdoğan’ın Ümmet için yaptıklarından sadece bazıları bile gerçeği idrak etmeye yetecektir.

  • Anlatmaya çalıştığımız büyük tahrifat, yozlaştırma ve dönüştürme çabasına rağmen, tevhîdî uyanış süreci öncülerinin bu laik siyasi lideri “mü’min, muvahhid ve ümmetin umudu” olarak niteleyip destekledikleri ibretlik bir duruma işaret ediyor.

  • Tevhîdî uyanış süreci gruplarının ümmetin umudu olarak ilan edip destek verdikleri Erdoğan, BOP eş-başkanı olmakla övünüyor ve bütün ümmeti “laiklikle İslam’ı uzlaştıracak ılımlı İslam modeli”ni bütün ümmet coğrafyasında yaymaya kalkıştığı,

  • Hiçbir zorunluluğu olmadığı halde gittiği bütün ülkelerde Müslüman halkları “laik olun, laiklikten korkmayın, laiklik İslam ile bağdaşır” benzeri İslam’a iftira ve tahrif içerikli söylemlerle dönüştürmeye, laik yapmaya çalıştığı,

  • Suriye, Mısır, Irak ve Libya’nın başına gelenlerden sorumlu olmasını sağlayan yanlış politikalar yürüttüğü görülmektedir.

  • Aynı şekilde, Erdoğan’ın iktidarı süresince, “bütün eylemleri İsrail’den yana olurken, bütün söylemleri Filistin’den yana olan” politikalarla ümmet aleyhine İsrail lehine birçok anlaşmaya imza atmaktan çekinmediği, ibret verici bir başka gerçektir.

  • Bunlardan sadece bazıları şunlar, terör devleti İsrail, 25 yıldır OECD üyeliği müracaatı TC devletinin vetosuyla engelleniyor ve bir türlü üye olamıyorken, Erdoğan bu vetoyu kaldırıp OECD üyesi olmasını sağladığı,

  • Üstelik böyle bir süreçte Erdoğan’ın izin vermesiyle Malatya Kürecik’te yeni bir üs görevi gören “NATO füze kalkanı” oluşturulduğu ve bu üssün İsrail’i korumak için çaba göstermek amacını güttüğü, bölgeden elde ettiği istihbaratı da hem İsrail ile hem de PKK misali örgütlerle paylaşmak işlevi görmeye devam ettiği,

  • Aynı şekilde, NATO’nun bölgedeki tatbikatlarına İsrail’in katılması TC devletinin vetosuyla mümkün olamıyorken, bunu sağlayan imzayı da Erdoğan’ın attığı,

  • Emperyalizmin kanlı silahlı gücü olan, Afganistan, Irak ve Libya gibi birçok ülkede Müslüman halkların kanını akıtan NATO ile ilişkisini hem de bu kan dökme süreçlerinde içinde askerini de bulundurarak ısrarla devam ettirdiği,

  • Üstelik PKK desteği ve 15 Temmuz darbe teşebbüsüyle ilişkisi kesin olarak ispat olunduğu halde, Türkiye’deki NATO varlığı ve üsleri hem varlıklarını hem de bölgeye şiddet taşıma etkinliklerini sürdürdüğü,

  • Slogan atmaya gelince sert eleştiriler yaparak toplumun gazını alan Erdoğan’dan bu konularda sesinin çıkmadığı ve emperyalist silahlı gücün varlığını ve etkisini hâlâ devam ettirdiği,

  • NATO içinde yer alarak ve oraya saldıracak NATO gücünün Ege’de üslenip hazırlanmasına izin vererek Libya’ya saldırıda katil ordu içinde yer aldığı ve NATO gücü içinde yer alarak Afganistan’a işgalci olarak gittiği,

  • Türkiye sınırına yüz bin ABD askerinin konuşlanarak karadan Irak’a saldırması için Erdoğan’ın çıkarılması talimatını verdiği tezkerenin, onun ısrarına rağmen onu dinlemeyen bazı milletvekilleri tezkereye hayır oyu kullanınca CHP’nin hayır oylarıyla gerçekleşmediği,

  • Tezkere çıkmayınca aleyhte oy kullanan AKP milletvekillerine çok kızıp daha sonra Irak’a saldırı için Türkiye’deki birçok üssü ve hava sahasını NATO ve ABD’nin katil askerlerine kullandırdığı,

  • Tevhîdî geçinen grupların aktif desteğiyle, “BOP vb. emperyalist projelerde görev alarak, tevhid dini İslam’ı sekülerizme ve kapitalizme uyumlu ‘Ilımlı İslam’ haline dönüştürmek, Protestanlaştırmak için” çaba sarf eden bir liderin ve laik iktidarının muhafazakâr kitleleri dönüştürme etkisinin daha da arttığı,

  • Bu büyük ifsadın, yozlaşma ve dönüşümün müsebbibi olan lidere, bizzat tevhide davet temsilcisi olarak bilinenlerin hem de “mü’min ve muvahhid bir şahsiyet ve ümmetin umudu” ilan ederek destekçi olmasının yol açtığı kaos ve kargaşa ortamında, hak ile bâtılın, karanlık ile aydınlığın birbirine iyice karıştırıldığı,

  • YOLUNU ARAYANLAR İÇİN ÖRNEKLİK YAPARAK YOL GÖSTERECEK BİR MİHENGİN DE KALMADIĞI TAM BİR FETRET DÖNEMİNDE, GRİLEŞMENİN BELİRSİZLİĞİNDE İMTİHAN OLMAKTAYIZ…

9- Toplumun temeli olan aileyi yıkmaya yönelik ifsad edici yasalar, uluslar arası sözleşmeler ve devlet kurumları ile haramları, fahşâyı, büyük günahları propaganda edip yaymaya çalışan medya ve özellikle yandaş medyanın kıskacında toplumun çürütüldüğü bir ortam oluşturulmuştur. 

  • İstanbul Sözleşmesini çıkarıp cinsiyetsizliği ve eşcinselliği teşvik eden, bu çok boyutlu ifsad edici sözleşmeyi yıllarca topluma dayattığı,

  • Erdoğan’ın kızının da yönetiminde bulunduğu Kadem’in demokrasiyi doğru anlamıyla kullanıp LBGTİ’nin de içinde yer aldığı “mor-çatı” ile ortak toplantılar yaparak sapkınlara meşrutiyet kazandırmasının da bu yozlaşmaya önemli bir katkı sunduğu, aynı sapkınlara Aile Bakanı olan AKP’linin de sahip çıktığı,

  • İşte tüm bunları gerçekleştirip ayrıca 6284  sayılı yasayı çıkarmak suretiyle karı-kocanın düşmanlaşmasını sağlayarak aileyi ifsad eden AKP iktidarının “Müslümanlar”ca desteklendiği,

  • Gençlerin zina etmesinin serbest kılındığı, ama nikâhlanıp evlenirse tecavüzcü ilan edilip hapse atılarak eşi ve çocuklarının zillete ve sefalete mahkûm edildiği bir iktidarın, bir zamanların muvahhidlerince (!) sahiplenilip savunulduğu,

  • 16-17 yaşında nikahlı evliliği cezalandırıp zinayı suç olmaktan çıkarmak suretiyle serbest bırakarak her türlü fuhşiyatın önünün sonuna kadar açıldığı,

  • İslam’ın, eşleri Allah’ın eşdeğer saygı değer kulları sayıp birbirinin “emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l münker” yapan velileri kılan âyetlerin getirdiği adalet hukukunun unutulduğu,

  • Seküler feminist azgınlığın devletçe desteklendiği, eşlerin birbirinin düşman ve rakip kılınıp ailelerin yıkıma sürüklendiği,

  • Kadının tek yanlı beyanının delile gerek olmadan esas alınıp on binlerce erkeğin eşyalarını, hatta zaruri ilaçlarını bile alamadan evden atıldığı ve kadın cinayetlerinin büyük ekseriyetinin de bu düşmanlaştırma sürecinde laik yasalar ve uluslararası batıl sözleşmelerle temin edildiği,

  • Kadının bir anlık kızgınlıkla kocasını şikayet edip sonra şikayetinden vazgeçme hakkının  bile elinden alındığı,

  • Kadının şikayet ettiği fiili yabancı bir erkek yapmış olsa şikayetini geri alabildiği ama kocası yapınca bunu yapamayarak karı-kocanın arasına kin ve düşmanlık eken yasalarla ailelerin dağılmaya zorlandığı,

  • Ve sonuçta 21 yıl gibi uzun bir iktidar döneminde, ıslah edici bir ilerleme olmadığı gibi laik, seküler ifsadın, özellikle muhafazakâr kitleler ve Müslümanlar üzerinde son yüz yılın en derin etkisini gösterdiği bir süreç yaşanmıştır.

  • Muhafazakâr iktidar yanlısı medyanın fuhşiyatı yaydığı, sekülerleşmeye hizmet ettiği,

  • Yayınladığı yozlaştırıcı dizilerle ve “komşusundan hamile kalan kadın” misali pisliklerin ifşa edilip bu sapkınlığın alçak failleri iktidar yandaşı medyada ekrana çıkarılarak doğal bir olaymış gibi propaganda edildiği,

  • Muhafazakâr iktidar ve yandaş medyasının, Hak adına bâtıla, İslam adına şirke, ahlak adına ahlâksızlığa hizmet ederek toplumu yozlaştıran her şeyi yaptığı,

  • Böylece en etkili ve özellikle “dindar” kesimleri kuşatan bir ifsadın, Müslümanların (!) desteklediği Erdoğan iktidarında yaşandığı,

  • Tevhîdî olarak bilinen grupların desteğinde, suret-i hak’tan görünenlerin aldatıcı politikalarıyla, İslâmî mücadeleye en büyük zararın verildiği böylesine rezil ve zelil bir dönemde yaşıyoruz,

  • Bugünkü konjonktürde iktidarda CHP olsaydı belki fiili baskı ve yasak biraz daha fazla olurdu ama İslâmî anlayışa, İslâmî duyarlılığa ve İslâmî değerlere ve İslâmî mücadeleye asla bugünkü kadar büyük zararlar verilemezdi.

  • Müslümanlar asla bu derecede yozlaşmaz, kirlenmez ve çürümezdi, tam tersine çok daha diri, duyarlı, ilkeli bir İslâmî mücadeleyi hep birlikte ve daha güçlü biçimde sürdürüyor olurlardı.

  • Nitekim 28 Şubat darbe sürecinin bütün zorbalıklarına, yasaklarına ve zulümlerine rağmen yaşanan büyük duyarlılık, direniş ruhu ve İslâmî kimlik ve ilkeler alanındaki yüksek mücadele azmi ve fedakârlıklardaki yarışın zirvede olduğu gerçeği, bugün yaşanan büyük bozgun, yozlaşma ve zillet sebebiyle o güne özlem duymamızı sağlıyor.

  • Suret-i haktan görünüp “Allah ile aldatan”ın zararı ve Müslümanları sisteme doğru dönüştürme ve sekülerleşme zilletine sürükleme etkisi çok daha büyük, etkili, derin ve yaygın oldu. 

10- Müslümanlara büyük zulümler yapılan birinci 28 Şubat sürecinin sözcüsü Doğu Perinçek ile aynı darbe sürecinin iktidar ortağı Devlet Bahçeli’nin mihmandarlığında ikinci 28 Şubat zulüm sürecinin yaşandığı bir dönem sürmektedir.

  • Kemalist derin devletin “dindar-muhafazakâr” kadrolarla birleşerek yeniden şekillendiği,

  • Yeni eklemlenen muhafazakârların kemalizmi kabullendikleri, eskilerin de Diyanet çerçevesinde kalan camiye hapsedilip laik devletin kontrol ve denetimindeki ve başörtüsü misali bireysel alandaki görünürlükle sınırlı bir “İslam”a ve devletin muhbirliğini yapmaya razı olan tasavvuf kesimine sıcak baktıkları,

  • Böyle bir sentezle statüko dininin yeniden belirlenip bunun dışında kalan bağımsız İslâmî çalışmalara “merdiven altı” muamelesi yapmakta ve hayat hakkı tanımamakta uzlaştıkları,

  • Osmanlıcılık, saltanat ve tasavvuf kültürü ile ulusalcılık ve ulus devlet kutsayıcılığından oluşan, laiklik ve Kemalizmle de uzlaştırılan yeni statüko dininin, “yerli ve milli” sloganları ve hamaset nutuklarıyla, önce muhafazakâr kitleleri etkileyip dönüştürdüğü,

  • Üstelik bu bâtıla aktif destekçi olan – bir zamanların tevhîdî uyanış süreci öncüsü – kişilerin utanmadan demokrasi mitinglerinde konuşmalar yaparak demokrasi nutukları çektikleri,

  • Sonra da tevhîdî uyanış sürecinin kimi önder ve yazarlarının da, “Demokrasi şehidi” olarak nitelenen 15 Temmuz’da darbecilerce katledilenleri “şehid” ilan edecek, hatta Bedir ve Çanakkale şehidleriyle özdeşleştirecek kadar edilgen bir hâle geldikleri,

  • Başta TRT olmak üzere bütün yandaş televizyonlarda, bu statüko dininin, Türkçülük ve tasavvufun, kutsal devlet fikri ve kemalizmin propagandası için proje dizi filmlerin ardı ardına devreye sokulduğu,

  • Kemalistlerle uzlaşma halinde oluşturulan yeni statüko dininde Diyanet yanında makbul tarikatlar ve tasavvufa da yer açıldığı, başından beri makbul olan Bektaşilik ve Mevleviliğe, Nakşilik, Kadirilik vb yenilerinin eklendiği,

  • Cübbeli tarikatçının laik devlete muhbirlik yapıp Müslümanları ihbar ettiği ve İslam düşmanı Kemalist Perinçek’le kardeşleşip ona ve Mustafa Kemale dua ettiği,

  • İslam için “Muhammed’in kurduğu din”, “Arap dini” diyen, “bütün dinler, milletlerin cehaletleri yardımıyla, ilahlar tarafından gönderildiğini söyleyen adamlar tarafından kurulmuştur” diyerek Peygamberleri yalancı ilan eden, Kur’an için “Gökten ve gaipten indiği sanılan dogma” ve “Arap oğullarının yaveleri (Palavraları)” iftira ve hakaretlerini yapan Mustafa Kemal’e duanın Müslüman camiada yaygınlaşmaya başladığı,

  • Sürekli kavga eden gelenekçilerle “Kur’an’cı”ların, ömrü, “irtica” diye yaftaladığı İslam ile savaşmakla geçmiş pozitivist Mustafa Kemal’e rahmet okumaya sıra gelince, kolayca ittifak etmekten utanmadıkları,

  • Perinçek’in, “28 Şubat bildirisini ben yazdım, bugün de savunuyorum, içeriği doğruydu”, “28 Şubat bildirisinin gereğini bugün Erdoğan sürdürüyor”, “Erdoğan bizim yanımıza geldi Kemalist oldu” açıklamalarını cüretkârca televizyonlardan haykırdığı,

  • Susularak onaylanan bu tür ifadeleri ve “Geminin kaptanı Erdoğan olsa da rotayı biz belirliyoruz”, “Bugün yargı en bağımsız döneminde ve altın çağını yaşıyor, benim talebelerim yargının üst makamlarında görevli”, “Hukuk siyasetin köpeğidir” misâli görüşleri rahatlıkla dillendirebildiği,

  • Üstelik bir zamanlar, İslam’a ve Peygamberine hakaret ve iftiralarla dolu kâfir Selman Rüşdi’nin “Şeytan Ayetleri” kitabını Türkiye’de yayınlayarak fitneye sebep olan, Kemalizmin İslam düşmanlığına dair görüşlerini ve Mustafa Kamal’ın el yazısıyla İslam karşıtı yazılarını savunarak yayınlayan Doğu Perinçek’in, artık iktidar yandaşı medyada sürekli konuk edildiği,

  • İran’ın düzenlediği sözde “Dünya İslâmî Uyanış Kurultayı”na bile Türkiye’den, Humeyni’nin hakkında “ölüm fetvası” verdiği Selman Rüşdi’nin “Şeytan Ayetleri” adlı İslam’a hakaret kitabını yayınlayan Doğu Perinçek gibi kâfir ve katil Esed dostu bir İslam karşıtının katıldığı,

  • Perinçek ve Bahçeli’nin, gerçekten de Türkiye’de “rotayı belirledikleri” ikinci 28 Şubat sürecinde, Müslümanlara yönelik yeni baskı ve zulümlerin ardı ardına uygulamaya konduğu,

  • Birinci 28 Şubat’ta bile cesaret edemedikleri zulümleri bugün daha rahat yaptıkları, bu bağlamda, Ankara’da legal bir vakıfta kılınan Cuma namazına Polis baskını yapıldığı,

  • Birçok ilde legal dernek ve vakıfların, terör örgütü merkeziymiş gibi tomalarla kuşatılıp kapıları kırılarak içeriye girildiği,

  • Birçok masum Müslümanın, evleri gece yarısı basılarak “IŞİD” iftirasıyla kolayca tutuklanıp mesnetsiz olarak yıllarca hapiste tutulduğu,

  • Kendi 28 Şubatlarında bile cür’et edemedikleri daha ileri zulümlerin, suret-i hak’tan görünen bir iktidarın şemsiyesi altında, yine birinci 28 Şubatçılar tarafından daha kolay yapılır hale geldiği,

  • KARANLIĞIN GRİLEŞMESİNİN, “AYDINLIK” ADI ALTINDA GİDEREK DAHA DA KOYULAŞTIĞI BİR DÖNEMDE İMTİHAN OLUYORUZ…

Müslümanların desteğiyle son 21 yıllık AKP iktidarında, yukarıda ancak bir kısmını yazabildiğim tüm bu yapılanlara nazaran görece daha olumlu bir muhtevaya sahip olan cahiliye geçmişime rağmen, hamd olsun ben bu geçmişimi reddederek uzaklaştım. Tevhid inancıyla tanışıp hem İslam’ı “milliyetçi”/ulusalcı ideolojiyle sentez eden, hem laik parlamentoda hevaya göre yasa yapan hem de laik bir partinin genel başkanı olarak imanıma şirk bulaştıran bir durumda olduğumu anlayınca tevbe edip Müslüman oldum.

Üstelik o günkü halimle dahi ben laik mecliste darbeci generallerin İmam Hatiplerde uygulamaya koydukları başörtüsü yasağına meclis kürsüsünden tesettür âyetlerine atıf yaparak “tesettür ve başörtüsü, bu âyetler gereğince Allah’ın emridir, tıpkı Hac, oruç ve namaz gibi farzdır ve yasaklamak büyük zulümdür” açıklamasını yapmış ve o günün orgeneral Eğitim Bakanını istifaya davet etmiştim ve sıra kapaklarına vurulup yuh çekilmişti. Anayasa Komisyonu’nda “Laikliğin İslam ile bağdaşmayacağını” ve “bir Müslüman olarak laik olmayacağımı” söylemiş, “Atatürk milliyetçiliği” lafzının anayasaya konulmasına karşı çıkmıştım.

Üstelik o gün kendimi konumlandırdığım geleneksel İslâmî kimliğim gereğince, mecliste yapılan oylamada 1982 anayasasına ilkesel bazda red oyu kullanan tek kişi olmuştum.

Cahiliye dönemimde Danışma Meclisinde birikimimin yettiği kadar İslâmî açıdan kısmen olumlu görülebilecek çabalarım sebebiyle, N. Erbakan bile, aslında İslam’a da uygun olmayan şu değerlendirmeyi yapmıştı: “Mehmet kardeşim, bizim demokratik dönemde parti gurubu olarak yapamadıklarımızı sen darbe sürecinde tek başına yaparak birinci âhretini garantiledin.”. Bu saydıklarıma ilaveten Erbakan’ın da övdüğü daha birçok çabalarla bugün Erdoğan’ın konumundan çok daha olumlu bir konumda olduğum halde, netice itibariyle tevhid akâdesinden habersiz olarak “Türk-İslam sentezine” inanmak, laik mecliste hevaya göre yasa yapmak, Türkçü ve ulus devletçi laik bir partinin başkanı olmak gibi birçok hususta şirke giren bir konumda bulunduğum için bu hâlimden dolayı tevbe edip Müslüman olmuştum.

Şimdi sormak istiyorum: Peki, böyle bir durumda olduğumu ve tevbe ettiğimi açıkladığım zaman beni takdir edip kucaklayan Müslümanlar, bugün aynı konumlara, hatta yukarıda bir kısım özellikleri aktarılan daha kötü durumlara neden koşarak gidiyorlar? Nasıl oluyor da benim o günkü tevbe ettiğim konumdan çok daha beter bir durumda olup “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyecekleri” halde hükmetme makamlarına gidenleri destekleyip üstelik bunların “mü’min ve muvahhid” olduklarını söyleyebiliyorlar?

Ben şirke bulaşmış inancımla bile 1982 anayasasına red oyu verdiğim halde, nasıl oluyor da kendilerini tevhide nispet eden gruplar ve öncüleri, 2010 ve 2017 yıllarında aynı şirk anayasına bazı küçük değişiklikler için yapılan referandumlarda “evet” oyu vermekle bile kalmayıp davetin muhatabı kitleleri ve tüm Müslümanları da bu şirk anayasasına oy vermeye çağırabildiler? Üstelik bu değişikliklerle, birincisinde Gülen’in darbeye giden yolunu açtılar, diğerinde ise Devlet Bahçeli ve Doğu Perinçek’in vesayetini tesis ettiler. Bu kadar basiretsizlik ve ferasetten yoksunluk, İslâmî kimlik ve tevhid inancıyla bağdaşır mı?

CHP ve darbe dönemlerinde bile baskıyla gerçekleştirilemeyen bu kadar ileri derecede bir yozlaştırmayı, laikleştirmeyi “Allah ile aldatarak” başaran Erdoğan iktidarında, bu derece yaygın ve derin bir kirlenme ve çürüme sonucunda yaygın bir sekülerleşmenin sağlandığı bir süreçte, bunu sağlayan bir iktidar Müslümanlarca neden bu kadar sahiplenilip desteklendi?

“Cumhuriyet” dedikleri İslam karşıtı dönemde, İslam’dan uzaklaşma ve laiklik istikametinde dönüşümün, “dindar”/muhafazakâr çevrelerde ilk defa bu kadar yüksek bir orana ulaşıp %75’leri geçtiği acı gerçeğine rağmen, bütün bunlara sebep olan laik demokrat bir iktidarı, tevhîdî uyanış süreci gruplarının %90’nından fazlasının destekliyor olmasının sebebi nedir?

Ey Müslümanlar! Size ne oldu? Yeni vahiy mi aldınız? Neden bu kadar zıd kutuplara kolayca savruldunuz? Neden, hak ile batılı karıştırıp toplumun yozlaşmasını bu derece ileri boyuta götüren bir batılın peşinde sürüklenip yozlaşmanın daha çok artmasının müsebbibi oldunuz?

Demek ki, bu imkânlar bana sunulup reddettiğimde beni takdir ettiğiniz süreçte sizler, sizin de elinize geçmediği için reddediyormuşsunuz. Bu sebeple, hevanın hükmettiği bu konumları, bugün biraz önünüz açıldığında ve imkân doğduğunda kolayca benimseyiverdiniz. “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenleri” Müslüman kabul etmeye ve bütün ilkelerinizi ardınıza atıp meşru saymaya başladınız.

Üstelik o gün bu konumlarda bulunmayı, tevhid akîdesi gereği reddedip tevbe ettiği için takdir ettiğiniz abinizi, birlikte yürüdüğümüz Hak yolunda yalnız bırakıp batıl yola desteğe koşuverdiniz. Hem de İslâmî hüküm ve ilkelere sadakatini sürdüren bizleri aşağılayan, hor gören nitelemelerde bulunmaktan bile çekinmediniz. Yazıklar olsun size ve bunca yıl elde ettiğiniz ve onunla amel etmediğiniz sözde ilmî birikiminize. Toplumda İslam’ın yanlış anlaşılmasına ve ifsadın yaygınlaşmasına yol açan batıl ve zalim iktidarlara destekçi olmanız, İslâmî davet mücadelesi ve 30 yıllık tevhidî uyanış süreci birikimine verdiğiniz büyük zarar sebebiyle, sizi Allah’a şikâyet ediyorum!

 

Yorum yazın

* Bu formu kullanarak girdiğiniz bilgilerinizin saklanmasını ve size ulaşım için kullanılabileceğini onaylıyorsunuz.

İLKAV


İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı

Editör'ün Seçimi

Son Yazılar

İLKAV Teknik Komisyon