Pazar, Temmuz 21, 2024
Ana sayfa HABERLER Cuma Namazı Zulmü Danıştay´ca Onandı

Cuma Namazı Zulmü Danıştay´ca Onandı

by İlkav Editor
3,1K 👁
A+A-
Reset

Laik Yargı, laik Diyanetin, Hanefi Mezhebi alimlerinin İslam Devleti için yaptığı içtihadı istismar edip saptırarak verdiği, “Cuma Namazı kılmanın laik devletin iznine tabi olduğu” fetvasına dayanarak gerçekleştirilen İLKAV Konferans Salonunun kapatılması işlemini onayladı.

 

Laik Devlet ve laik yargı, kendi Anayasalarına ve imza attıkları uluslararası sözleşmelere de aykırı davranıp, “Türkiye’de Cuma Namazı kılmanın laik devletin iznine tabi olduğuna” karar vermek suretiyle, Diyanet fetvasıyla ibadet özgürlüğüne kısıtlama getirdiler.

 

Ekitap için tıklayın

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, Patrikhane’yi ziyaret edip, Ruhban Okulu’nun kapatılmasına karşı özür mahiyetinde verdiği destek gibi, İLKAV’ı da ziyaret edip, bu baskı ve yasak konusunda özür dileyip, yasakçı uygulamalarına son verme sözü verecek mi?

İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı (İLKAV)’nın senedinde yer alan amacı doğrultusunda ve Vakıflar Bölge Müdürlüğünün de bilgisi dahilinde 1995 yılında açmış bulunduğu konferans salonunda, Cuma günleri gerçekleştirilen “Cuma Konferansları” programını müteakiben Cuma Namazı kılınması sebebiyle, 05. 09. 2003 tarihinde Altındağ Kaymakamlığı ve Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından, konferans salonunun kapıları mühürlenerek kapatılması yoluna gidilmişti. Hukuka ve yürürlükteki yasalara aykırı olan bu idari işlemin iptali için konu yargıya intikal ettirilmişti.

 

Ankara 7. İdare Mahkemesinin, ESAS : 2006/177, KARAR: 2007/1470 nolu kararıyla, davalı idarenin, Diyanetin “Cuma namazı kılınmasının laik devletin iznine tabi olduğu” fetvasını dayanak kılarak gerçekleştirdiği konferans salonunu kapatma işleminin hukuki olduğu ifade edilmiştir. İşte bu karar, bir süre önce Danıştay tarafından da onaylanmıştır.

 

“633 sayılı Kanun ile ibadet yerlerini yönetmekle görevli olan Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan Cuma namazlarının kıldırılması yönünde bir izni bulunmayan davacı vakfın faaliyetlerinin, 633 Sayılı Kanunun 35. maddesinin ‘Cami ve mescitler Diyanet İşleri Başkanlığının izni ile ibadete açılır ve başkanlıkça yönetilir’ hükmüne aykırılığı tartışmasız olup, davalı idarece tesis edilen işlemde hukuka aykırılık bulunmamaktadır” kararı verilmiştir.

Kararın üzerine oturtulduğu yasa maddesinde Cuma namazı kılmak değil, mescid açmak izne tabi kılınmışken ve kendi anayasalarına göre de temel hak ve hürriyetler ancak yasa ile sınırlanabilecekken, Diyanet İşleri Başkanlığının kendi yasalarında da bir dayanağı olmayan genelgesine dayanarak, konferans salonunda Cuma Namazı kılmanın da laik devletin iznine tabi kılınması ve bunun bir mahkemece de uygun bulunması Türkiye’ye özgü yeni bir hukuk skandalı olarak tarihe geçmişti.

 

İLKAV Başkanı Mehmet Pamak tarafından DİB’na 16. 02. 2004 tarihli yazıda, aşağıdaki itirazlar yöneltilip açıklama istendi. Bu yazıyı takiben DİB’dan alınan cevaplara karşı yeni yazılar yazılarak durum açıklığa kavuşturulmaya ve Cuma namazı kıldığımız gerekçesiyle konferans salonumuzun kapatılmasının dayanağı ortaya çıkarılmaya çalışıldı.   (Diyanetle yapılan yazışmalardan alıntıları aşağıdaki dipnottan takip edebilirsiniz).(1)İLKAV’ın gönderdiği son yazıdan sonra DİB’nın laik hukuk devletinin laikliğe uygun faaliyet göstermekle görevli bir kurumu açısından ibretlik son cevabi yazı olan 15. 12. 2004 tarih ve B.02.1.DİB.0.12.00.02-021/1418 sayılı yazıda da, daha önceki bütün yazılarda yapıldığı gibi Din İşleri Yüksek Kurulu kararı olarak şu ifadeleri tekrarlamaktan başka bir şey yapılamamıştır:

 

İbadetlerin dinen geçerli olabilmesi için zorunlu bir takım şekil ve şartlar vardır. Cuma namazını kıldıracak kişiye devlet yetkilisinin izin vermesi de Hanefilere göre bu şartlardandır.” denilerek, din ve ibadet özgürlüğüne yönelik kısıtlayıcı uygulama, bir mezhebin yorumuna dayandırılmış, yasal bir dayanak gösterilememiştir.

 

İşte İLKAV Başkanı Mehmet Pamak, bütün bu yazışmaları da ekleyerek, Ankara 7. İdare Mahkemesinin, izinsiz Cuma kılındığı gerekçesiyle, yasal dayanaktan yoksun, hukuka aykırı bir biçimde, Diyanet İşleri Başkanlığının “Hanefi Mezhebi alimlerinin İslam devleti için gerekli gördüğü izin şartını” istismar ederek yaptığı, laik devletin izni olmadan Cuma kılınamayacağına dair uygulamasını, buna dayanarak da Kaymakamlık ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün İLKAV Konferans salonunu mühürlemeye dair idari işlemi onaylayan kararını Danıştay nezdinde temyiz etmiştir.

 

Ve nihayet Danıştay da, aynı şekilde, açıkça hukuka aykırı olduğu gibi, kendi anayasa ve yasalarına da aykırı olan bu idari işlemin hukuka uygunluğuna ibretlik siyasi bir kararla onay vermiştir. Danıştay, kendi anayasa ve yasalarında hiçbir mesnedi olmayan, devletçe altına imza attıkları uluslar arası sözleşmelere de, hukuka da aykırı bu kararla, sadece DİB’nın Hanefi Mezhebinin saptırılmış bir içtihadına dayalı fetvasını esas alarak, “Türkiye’de Cuma namazı kılmanın laik devletin iznine tabi olduğuna” ve bu izni almadan Cuma namazı kılındığı gerekçesiyle İLKAV Konferans salonunun kapatılmasına dair idari işlemin yerinde olduğuna karar vermiş bulunmaktadır.

 

Danıştay 10. Dairesinin, Esas 2008/39, Karar 2011/4935 nolu kararında, “dilekçede ileri sürülen temyiz nedenleri (ki bunlar, yasal ve anayasal bir dayanak gösterilmeden, Diyanetin yanlış bir fetvasıyla ibadet özgürlüğümüzün sınırlandırılması ve sırf “devletten izin almadan konferans salonunda Cuma namazı kıldığımız” gerekçesiyle salonumuzun kapatılıp mühürlenmesinin hukuka aykırı olduğuna dairdi-İLKAV) (işte bu nedenler) kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmediğinden temyiz isteminin reddi ile Anakara 7. İdare Mahkemesi kararının onanmasına oybirliğiyle karar verilmiştir” ifadesi yer almıştır.

 

Bu karar üzerine İLKAV Başkanı Mehmet Pamak, şu açıklamayı yaptı:

 

“Anakara 7. İdare Mahkemesi’nden sonra, Danıştay’ın da yasal bir dayanak yerine Diyanet fetvasıyla gerçekleştirilen bir kapatma işlemini onaylaması bu ülkedeki, özellikle Müslümanlara yönelik despotizmin, ideolojik zulmün hangi boyutlarda olduğunu bir daha gösteren önemli bir göstergedir. Bilindiği üzere, 1981 yılında Devlet Bakanı Mehmet Özgüneş’in, başörtüsünün dindeki konumu hakkında Diyanet’ten görüş istemiş olması üzerine, Diyanet’in, başörtüsünün farziyetine dair fetvası ortaya konmuştu. Buna rağmen söz konusu Diyanet görüşünü yok sayarak, bütün devlet kurumları ve yargı, laik devlette Diyanet fetvasıyla uygulama yapılamayacağını iddia ederek, kendi yasalarında da hiçbir dayanağı olmadığı halde başörtüsü yasağını ihdas edip on yıllarca ve halen yaygın bir zulüm olarak sürdürmektedirler. Üstelik yasal hiçbir dayanağı olmayan bu yasak, tamamen yargı kararlarıyla ihdas edilmiş bulunmaktadır. Şimdi ise, Müslümanların aleyhine olunca Diyanet fetvası dayanak yapılarak, devletin izni olmadan Cuma namazı kılındığı gerekçesiyle vakfımızın konferans salonunun kapatılması işleminin hukuki olduğuna yargı tarafından karar verilmektedir.

 

Halbuki, Cem Evleri için Diyanet buna benzer bir karar verseydi, mesela “onların ibadethane olmadığına karar verip bir Cem evinin kapısını mühürleseydi”, hiç şüphe yok ki, Danıştay ve tüm yargı kesimi ayağa kalkar, medya tüm renkleri ve yazarlarıyla ayağa kalkar ve Diyaneti bu yaptığına pişman edip, onu en ağır şekilde mahkum eder, hak ve özgürlük savunuculuğu yaparlardı. Tam da Danıştay’da İLKAV hakkında bu kararın verildiği vasatta, Alevilerin “Cemevi açma” hakları savunuluyor, bize bu kararı veren aynı Danıştay, Anayasal zarurete rağmen, Alevi çocuklarına “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersinin zorunlu olarak okutulmasının, hukuka aykırı olduğunu, Anayasa’ya aykırı bir biçimde karara bağlıyor. Ve bütün medya bu kararları alkışlıyor ve Alevi haklarını Anayasa’ya rağmen savunuyorlar. Alevi Cem evlerinin onların ibadethaneleri olduğunu ileri sürerek, bunların devlet kurumları içinde açılmasına devletin müdahale etmemesi gerektiğini söylüyorlar. Bizce de, hiçbir kesime din ve ideoloji dayatılmamalı, herkes istediği dini özgürce tercih edip, o dinin ibadethanesini serbestçe açıp, ibadetlerini de serbestçe yapabilmelidir.

 

Bizim ise, devletten bağımsız mescid açmamız yasa ile yasaklanmış, özel vakıf salonumuzda Cuma namazı kılmamız dahi, kendi anayasa ve yasalarını bile çiğneme bahasına (Çünkü Cuma namazını kılmayı Devlet iznine bağlayan tek bir anayasal ve yasal hüküm yok) DİB ve Devletçe yasaklanmış bulunmaktadır. Üstelik, Anayasa’da “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretiminin İlköğretimde zorunlu Olduğu” açıkça emredildiği halde Alevi çocuklarına bu dersin verilmesinin hukuka aykırı olduğunu karara bağlayan İdare mahkemesi ve Danıştay, İLKAV Konferans salonunda Cuma namazı kılınmasını engelleyen hiçbir anayasa ve yasa hükmü yok iken, DİB fetvasına dayanarak bu yasağı onaylıyor. Bu çarpıcı olay karşısında ise, liberal, sol, “İslamcı” özgürlükçülerden tek bir ses ve itiraz yükselmiyor. Kartel medyası da, yandaş medya da susuyor.

 

Ayrıca Danıştay’ın tam bu ibretlik kararı verdiği zaman diliminde, İLKAV’a Cuma namazı kılma yasağı uygulanarak yapılan bu zulüm sürecinde DİB Başkan Yardımcısı konumunda olduğu ve bu gelişmelerden de haberdar edildiği halde olumlu hiçbir katkıda bulunmayan bugünkü Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, Patrik Bartelemeos’u ziyaret edip, yasa ile kapatılan, daha doğrusu 1971’de çıkarılan bu yasa ile bir devlet üniversitesine ya da ilahiyat fakültesine bağlı olma şartı getirilmesi sebebiyle kapanan Ruhban Okulunun yeniden açılması için destek veriyor. Böyle yasakçı bir tutumu, “büyük bir kültüre, büyük bir medeniyete hiç yakıştırmadığını” ifade ediyor.Yine bütün medya, bu gelişmeleri alkışlıyor, Müslümanlar dışında kalan kesimler için din ve ibadet özgürlüğü savunuculuğu büyük vaveyla ile yapılıyor. Ama sıra bizim din ve ibadet özgürlüğümüze gelince, yapılan bunca açık zulme karşı hepsi kör, sağır ve dilsiz kesiliyorlar. Kendi ülkemizde parya muamelesi görmemize sessiz kalınıyor, hatta destek veriliyor.

 

Bakalım, DİB Mehmet Görmez, bir gün İLKAV’ı da ziyaret edip, laik devlet adına bugüne kadar yaptıkları zulümler, keyfi yorumla uyguladıkları baskılar, cami ve mescidlerimizi laik devletin emrine sunarak hak ihlali yapan yasalar ve Cuma namazı kılma yasağı gibi konularda ve yaklaşık 8 yıl mahkemelerde uğraştırmaları sebebiyle, bizlerden de özür dileyip, bundan böyle bu tür yasaklar getirmeyeceklerinin ve mevcutları da kaldıracaklarının sözünü verecek mi? Yoksa bize yönelik bu tür baskıcı, yasakçı, hukuka aykırı uygulamalar, Hıristiyanlara getirilen bir yasağı “büyük bir kültüre, büyük bir medeniyete hiç yakıştırmadığını” söyleyen DİB tarafından görmezden gelinmeye devam mı edilecek?

 

Seksen sekiz yıldır ve bugün halen biz Müslümanların, yabancı seküler ideolojilerce gasp edilmiş ülkemizde kendi ibadethanelerimizi, cami ve mescidlerimizi açmamız yasaklanıyor, bunlar laik devletin tekeline veriliyor, kendi özgün mekanlarımızda Cuma namazı kılmamız engellenmek isteniyor, İslami eğitim hakkımızı kullanmamız 88 yıldır ve halen yasak ve bütün bu baskı yasaklara rağmen Alevilerin ve Hıristiyanların ihlal edilen hak ve özgürlüklerinin onda biri kadar bizim hak ve özgürlüklerimizin gaspı gündem yapılmıyor. Hasılı Kur’an’ın belirlediği ölçülere göre kendilerini Müslüman olarak tanımlayanların hak ve özgürlükleri tamamen yok edilse de herkes susuyor. Bizlere, laik devletin resmi din algısının, İslam karşıtı seküler eğitimin dayatılması ve ondan kaynaklanan yasaklar mubah sayılıyor ve görmezden geliniyor, hatta açıkça ifade edilemese de gerekli görülüyor. Liberaller, sağcılar, solcular, Kemalistler, ulusalcılar, demokratlar, laikler, Hıristiyanlar, Yahudiler, Alevilerin çoğunluğu, hatta kimi “İslamcılar” ve kendini İslam’a nispet edenler, bizim dinimizin ve dindarlarımızın laik devletin kontrol ve denetimi altında tutulması gerektiğine, baskı ve yasaklarla, ideolojik yargı kararlarıyla devletin çizdiği sınırlar içinde tutulmamız gerektiğine inanıyorlar.

 

Bizler ise, Müslüman kimliğimiz ve ilkelerimiz gereğince, bütün dinlerin müntesiplerinin özgür olmasından, hiçbir kesime zulüm yapılmamasından yanayız. Herkes bu imtihan dünyasında, özgür iradesiyle istediği dini tercih edip, o dinin eğitimini, ibadetini özgürce gerçekleştirebilmeli ve hiçbir otorite buna engel olamamalıdır. Her dini kesim, dini ve kültürel müesseselerini, eğitim kurumlarını, ibadethanelerini serbestçe açıp, serbestçe eğitim programlarını hazırlayıp, kendi dinlerinin eğitim ve ibadetlerini serbestçe gerçekleştirebilmelidirler. Bütün bu haklar, Kur’an hükmü ve Resulün (s) sünneti gereğince, İslam tarihi boyunca gayrimüslimlere tanınmıştır. Çünkü Allah, herkesin Rabbidir ve herkese adaletle muamele edilmesini emredip, her insanın imtihan dünyasında kendisini özgürce gerçekleştirmesi için lüzumlu adalet vasatını ve temel hakları güvence altına alan hükümler vazetmiştir.

 

Bu sebeple, Hak’kı temsil edenlerin, Hak’kın hükmüyle yönetmeleri halinde Allah’ın bütün kullarına adaletle muamele edilmesi doğal bir sonuç olarak ortaya çıkacaktır. Çünkü Müslümanlar, gayri Müslimlerin de Rabbi olan Allah’ın, onların da hukukunu ve bu imtihan dünyasında kendilerini özgürce gerçekleştirmelerine fırsat veren temel haklarını, dini özgürlüklerini güvence altına alan adil hükümleriyle hükmedecek, yöneteceklerdir. Batıl din ve ideolojilerin müntesipleri yönettikleri zaman ise, heva ve zannın ürünü olan ve egemen grupların çıkarlarını gözetme zaafından hiçbir zaman kurtulamayan ve şirk olması hasebiyle en büyük zulüm olma vasfını taşıyan adaletsiz beşeri yasalarla yöneteceklerdir. Bu sebeple, gayrimüslimler, İslami adalet sisteminde, kendi sistemlerinde bile bulamadıkları sahici bir adalete kavuşacaklardır.

 

Bizim dışımızdakiler ise, görece farklılıklarına rağmen hemen hepsi, aynı haklara bizim de sahip olmamızı hiçbir zaman istemediler ve halen de istememektedirler. Halbuki, dinlerini tahrif etmiş ya da hevalarını, ideolojilerini din edinmiş olsalar da, hiç değilse fıtri-insani erdemler gereği bu konudaki bizim haklarımıza da saygı göstermeleri gerekmez miydi? Ancak maalesef böyle olmadı, olmuyor ve olmayacak gibi de görünüyor. Çünkü çoğunluk insani ve fıtri erdemlerini de yitirmiş bulunuyor.

 

Bu sebeple, bizler tevhidi davet, eğitim, şahidlik ve adalet mücadelemizde ısrar ederek, gerekli bedelleri ödemeyi de göze alarak ortaya koyacağımız cehd ve gayretlerimizle, inşallah akıdevi ve sosyal dönüşümle İslam toplumunu inşa ettiğimizde, sonuçta da ilahi takdirle, bütün kesimlerin Rabbi olan Allah’ın adil hükümleriyle hükmedilen İslami adalet sistemini ortaya çıkardığımızda, inşallahancak o zaman herkes için adalete ulaşılacaktır. Ve işte ancak o zaman bütün kesimlerle birlikte Müslümanlar da adaletle muamele görme imkanına kavuşacaklardır.”

 

(1)Mehmet Pamak, Diyanete yazdığı ilk yazıda şu itirazları yaptı: “633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında kanunun 4379 sayılı kanunla değişik 35. maddesinde, “cami ve mescidler Diyanet işleri Başkanlığının izni ile açılır ve Başkanlıkça yönetilir.” hükmü yer almaktadır. Bu hükmün de genel hukuk prensiplerine, insan hakları sözleşmelerine ve hatta laiklik ilkesine de aykırılığı ayrı bir tartışma konusu olmakla beraber, hukuka aykırı da olsa cami ve mescidlerin açılışı söz konusu kanun hükmüyle izne tabi kılındığı için, DİB 2002 Genelgesinin “VII Camiler” başlıklı bölümünün 3. maddesi uyarınca, bir mekanın cami ve mescid olarak ibadete açılmasında, “Cami İbadete Açılış Beratı” düzenlenerek izin alınması mecburiyetinin aranması kendi yasalarınıza uygun bir durumdur.

Ancak, cami ve mescid olmayan, yani sürekli ibadete tahsis edilmeyen, herhangi bir mekânda veya vakıf bünyesindeki bir “konferans salonu”unda, konferansın hitamında, orada bulunan insanların aynı salonda Cuma Namazı kılmalarını izne tabi kılmayı hükme bağlayan hiçbir kanun söz konusu değildir ve Başkanlığınızca da böyle bir kanun hükmü ortaya konamamıştır. Ayrıca söz konusu yazınızdaki ifadelerden ve aynı yazınızda zikredilen yönetmelik hükümlerinden anlaşıldığı kadarıyla, vakıflara ve ticarethanelere ait olup beş vakit namaz kılmaya tahsis edilmiş yerler dahi mescit hükmü dışında tutulup, izin alma mecburiyetine tabi kılınmazken, beş vakit namaza açık olmayan ve haftanın 6 günü kapalı tutulan, yani ibadete tahsis edilmeyen (bu sebeple de sizin mescit tanımınıza da girmeyen) bir konferans salonunda haftada bir yapılan konferans sonrası Cuma Namazı kılabilmek için dahi “Cami İbadete Açılış Berati” alma, yani DİB’dan izin alma mecburiyetinin getirilmesi, hem kanunsuz bir hürriyet sınırlaması, hem de büyük bir çelişki oluşturmaktadır. Bunun dayanağı olarak da, ilgideki yazınızda, “….bir mekânda Cuma ve Bayram Namazlarının kılınması yukarıda zikredilen mevzuat (söz konusu genelge-MP) hükümleri çerçevesinde ilgili Müftülükçe o yere ‘Cami İbadete Açılış Beratı’ düzenlenerek izin verilmesine bağlıdır” şeklindeki genelge hükmü gösterilmiştir. Bu, kendi devletinizin anayasa ve kanun hükümlerini göz ardı eden bir keyfilikle, kanuni dayanaktan yoksun bir genelgeyi yasa, anayasa ve uluslar arası sözleşme hükümlerinin üzerine çıkaran hukuka aykırı bir tutumdur.

Bu ifadenizle, “Biz, din ve ibadet hürriyetini, kendi Anayasamıza ve Uluslar arası Sözleşmelere rağmen, her hangi bir kanun hükmü de olmaksızın, DİB Genelgesi ile sınırlandırıyoruz” demiş oluyorsunuz. Halbuki, temel hak ve hürriyetleri bir genelge ile sınırlamaya kalkışmak, her şeyden önce bir Anayasa ihlâli oluşturmaktadır. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 18. maddesinde yer alan hükme göre: “ her şahsın ……. din hürriyetine hakkı vardır; Bu hak….. dinini…. tek başına veya topluca, açık olarak veya özel surette, öğretim, tatbikat, ibadet ve âyinlerle izhar etmek hürriyetini gerektirir.” Aynı şekilde İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 9. maddesinde de: “Her şahıs….. din hürriyetine sahiptir. Bu hak….. alenen veya hususî tarzda ibadet ve âyin veya öğretimini yapmak suretiyle tek başına veya toplu olarak dinini veya kanaatini izhar eylemek hürriyetini tazammun eder.”

Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki, Uluslar Arası İnsan Hakları sözleşmelerinin ve kendi Anayasanızın hükümlerinin güvencesi altında, herkes Anayasal sebeplerle ve yasalarla sınırlanma dışında, sınırlandırılamaz din ve ibadet hürriyetine sahip olup, bu hak, din hürriyetinin gereğini ve ibadetlerini tek başına veya topluca, açık veya özel surette ortaya koymayı da kapsamaktadır. O halde bir grup Müslüman’ın, başkalarının haklarına tecavüz anlamı taşımayan ibadetlerini, ibadete tahsis edilmemiş her hangi bir mekânda da yerine getirmeleri en temel haklarıdır, kendi rejiminizin hukuku çerçevesinde de, anayasal sebeplere dayanarak kanun çıkarma dışında hiçbir kurumun bunu sınırlandırma, izne tabi kılma yetkisi yoktur. Bu sebeple, başkasının haklarına tecavüz teşkil etmeyen herhangi bir mekânda, ya da bir vakfın konferans salonunda, herhangi bir sebeple, ya da bir konferans sebebiyle bir araya gelmiş Müslümanların dağılmadan önce Cuma namazı kılmalarını yasaklamak, sınırlamak, bir takım şartlara, belgelere ve izne bağlamak, bütün bu uluslar arası sözleşmelere ve kendi Anayasanıza aykırılık teşkil etmektedir.

 

Hiçbir merciin, temel hak ve hürriyetleri, anayasal ve yasal dayanak olmadan, bir genelge ya da yönetmelikle sınırlandırma, kullanılmasını izne tabi kılma yetkisi olmadığına göre, DİB’nın yasal dayanaktan yoksun bir genelge ile Cuma namazını izne bağlaması da haksız, hukuksuz, keyfi bir idari işlem durumundadır ve devletinizin altına imza attığı söz konusu Ulsulararası sözleşmelerin ve kendi Anayasanızın ihlâli anlamına gelmektedir.”

İşte bu açıklamalı itiraz üzerine DİB, 30.03.2004 tarihli ve 271 sayılı cevabi yazısında şu ifadelere yer vermiştir:

 

“Bir yerde Cuma Namazı kılınabilmesi için, o yerde Cuma Namazı kılınmasına yetkili merci tarafından herkese açık olmak üzere izin verilmesi şarttır. Buna göre umuma açık olmayan yerlerde Cuma namazı kılınamayacağı gibi, Cuma namazı kılınmasına izin verilmiş olmakla birlikte sadece belirli kişilerin girebildiği camilerde de Cuma namazı kılınmaz.”

Bunun üzerine İLKAV Başkanı Mehmet Pamak, Diyanet İşleri başkanlığına yazdığı 29. 04. 2004 tarihli yeni yazıda, aşağıdaki itirazları ifade ederek, tekrar konunun açılmasını ve Cuma ibadetini izne tabi kılan, hukuki olmasa da yasal dayanağın ortaya konmasını talep emiştir.

 

“Bu kadar iddialı ifadelerle ‘Cuma namazı kılınmasına yetkili merci tarafından izin verilmesi şarttır’ denilmesine rağmen, önceki yazımızda belirttiğimiz ve yukarıya da alıntıladığımız hukuki itirazların hiç birisine değinilmemiş, cevap verilmemiş olması, bu konuda herhangi bir hukuki, yasal mesnedinizin bulunmamasından kaynaklanmaktadır. O halde neden bu hukuksuzluğu gidermeye yönelik hukuki bir adım atılmamaktadır ? Neden, temel bir hak olan din ve ibadet özgürlüğünü haksız ve hukuksuz olarak ortadan kaldıran uygulamadan vazgeçerek, vatandaştan da özür dileme erdemliliğini göstermek yerine, ısrarla 2002 genelgesinde zikredilen yasal mesnetten yoksun bir “izin alma şartı” dayatılmaktadır ?

 

Bu son yazı ile Başkanlığınıza, Cuma namazını yasal dayanaktan yoksun bir biçimde izne tabi kılarak din ve ibadet özgürlüğünü kısıtlayan uygulaması konusunda bir düzeltme ve hatadan dönme fırsatı tanımak istiyoruz. Aksi taktirde hukuki yollara baş vuracağımız bilinmelidir.”

 

İLKAV’ın bu yazısından sonra DİB, 08.07.2004 tarih ve B.02.1.DİB.0.12.00.02-019-713 sayılı yazısında şunları ifade etmiştir:

 

“Cuma Namazının sahih olabilmesi için de bazı şartlar bulunmaktadır. Hanefilere göre bu şartlardan biri de, devlet yetkilisinin izin vermiş olmasıdır. İbadetlerin; din bilginlerinin içtihatlarına uygun olarak yerine getirilmesi için idarenin bir takım düzenlemeler getirmesini, din ve vicdan hürriyetine müdahale olarak kabul etmek mümkün değildir.”

Diyanet İşleri Başkanlığının, laik devlet açısından şok edici bu cevabı üzerine İLKAV Başkanı Mehmet Pamak, 10. 09. 2004 tarihli son yazıda ise aşağıdaki açıklama ve itirazları yöneltmiştir:

 

“Söz konusu yazınızda Cuma namazını izne tabi kılma gerekçeniz laik hukuk devletiyle uyuşmamakta ve bizzat aynı yazınızın girişinde beyan ettiğiniz Anayasanın 136. maddesi ile de çelişki oluşturmaktadır. Başkanlığınızın da beyan ettiği gibi, söz konusu anayasa maddesine göre; “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, LAİKLİK İLKESİ DOĞRULTUSUNDA, BÜTÜN SİYASİ GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELERİN DIŞINDA KALARAK……” faaliyet göstermek üzere teşkil edilmiş laik bir kurumdur. İlgide belirtilen yazınızda da ifade edildiği üzere, kanuni dayanakla Başkanlığınızın iznine tabi kılınan sadece “cami ve mescidlerin açılması” hususudur. (4379 sayılı kanunun 35. maddesi).

 

Diğer taraftan yine aynı yazınızda isabetle ifade ettiğiniz üzere, “….açık veya kapalı bir alanda ferdi veya toplu olarak namaz kılınmasında herhangi bir kısıtlama da söz konusu değildir. Ancak içinde namaz kılınan bir bina özellikle mescid olarak tahsis edilmedikçe mescid hükmünü almaz. Buna göre özel bir mekanda haftada sadece bir gün ve sadece birkaç vakit namaz kılınması, o yeri mescid hükmüne sokmaz. Herhangi özel bir mülkte toplu olarak namaz kılınması izne tabi değildir. İsteyen herkes her zaman ve her yerde ibadet hürriyetine sahip olup yukarıda belirtildiği gibi mevzuat açısından da engel bir durum yoktur.” Yazınızın bu bölümünde zikredilen yukarıdaki ifadeler doğru ve mer’i mevzuata da uygundur.

Ancak yazınızın devamında Cuma namazı için istisna getirilip, izne tabi olduğu ifade edilerek büyük bir çelişkiye düşülmekte, üstelik din ve ibadet özgürlüğünü kısıtlayan bu uygulama için mer’i mevzuattan bir dayanak da gösterilememektedir.

 

Buna rağmen Başkanlığınız, Cuma namazını bir genelge ile izne tabi kılmak suretiyle din ve ibadet özgürlüğüne kısıtlama getirmekte ve kısıtlama için hiçbir kanun hükmü gösterememektedir. Böylece Başkanlığınız, hem bağlı bulunduğu devletin laik hukuk devleti olma iddiasına, hem de tabi olmak zorunda bulunduğu anayasanın ve uluslar arası sözleşmelerin temel ilke ve hükümlerine aykırı bir uygulamayı sürdürmektedir. Yasal hiçbir dayanak gösteremeden Cuma namazını izne tabi kılan Başkanlığınızın, tek dayanak olarak bir mezhebin yorumuna ve üstelik onu da gerçek bağlamından saptırarak sığınmış olması, laik devlet adına ibret verici bir çelişkiyi, aynı zamanda da çifte standartçı bir istismarı oluşturmaktadır.

 

Yazınızın söz konusu bölümünde şu ifadelere yer verilmiştir: “ Cuma namazının sahih olabilmesi için de bazı şartlar bulunmaktadır. Hanefilere göre bu şartlardan biri de, devlet yetkilisinin izin vermiş olmasıdır. İbadetlerin; din bilginlerinin içtihatlarına uygun olarak yerine getirilmesi için idarenin bir takım düzenlemeler getirmesini, din ve vicdan hürriyetine müdahale olarak kabul etmek mümkün değildir.” İşte başkanlığınızın ibadet hürriyetine sınırlama getirmesinin ve Cuma namazı kılındığı gerekçesiyle İLKAV Konferans slaonunun mühürlenmesinin tek dayanağı olarak bu açıklama yapılmıştır. Ancak işte tam da bu nokta, söz konusu uygulamaya bir dayanak olmaktan ziyade, laiklik ilkesine göre faaliyet göstermek üzere kurulmuş laik bir kurum olan DİB’nın en büyük çelişkisini, ciddi bir tutarsızlık ve açmazını oluşturan kırılma noktasıdır, kendi anayasa ve yasalarınıza da, uluslar arası sözleşmelere de aykırıdır.

 

Bir kere, laiklik ilkesi gereğince pozitif hukukun gereği bir kanuni düzenleme olmadıkça din ve ibadet hürriyeti hiçbir merci tarafından sınırlanamaz, bu minval üzere Cuma namazı da izne tabi kılınamaz. Batılı anlamda laiklik ilkesine tam sadakat gösterildiğinde ise, laik devletin kanunla bile din alanıyla ilgili düzenlemeler yapması kabul edilemez.

 

İkinci olarak, laik devletin laikliğe bağlı bir kurumunun, bir mezhebin yorumunu bu mezhebi kabul etmeyenlere dayatması söz konusu olamaz. Nitekim yazınızda Hanefi Mezhebi alimlerinin içtihatlarına göre “devletin izin vermesinin Cuma’nın sahih olmasının şartlarından olduğu” ifade edilmektedir. Bu ifadeler bir çok itirazı hak eden bir çok yanlışı birlikte içermektedir.

 

1 – Biz bu mezhebin yorumunu kabul etmediğimizde, sadece Kur’an’ın hiçbir şarta bağlamadan “Cuma namazını kılmaya” çağıran emrini esas aldığımızda, bize herhangi bir mezhebin yorumunu dayatmaya İslami bir devletin bile hakkı yokken, nasıl olur da laikliği hem de, İslam şeriatına karşı olmak anlamıyla, benimsemiş bir devletin böyle bir hakkı ve yetkisi olabilir? Eğer olursa, anayasal laik hukuk devleti iddiasının ve İnsan hakları sözleşmelerinin altına imza atmanın ne anlamı olabilir?

 

2 – Ayrıca bu mezhebin içtihadını kabul edenler bakımından da böyle bir müdahale kabul edilemez. Çünkü Hanefi mezhebinin bu görüşü, İslam devleti için, yani İslam’ın hükümleriyle hükmeden, İslam hukukunu esas alan bir devlet için geçerli olan bir görüştür. Nitekim DİB yayınlarından Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi isimli eserde: “İmamı Azam Ebu Hanife’nin kavline göre, devletin (ulû’l emr’in) izni olmadıkça Cuma namazı sahih olmaz. İmam-ı Malik ve Şâfii ve Ahmed’e göre, izinsiz kılmamak müstehap ise de kılmakta sıhhate mani bir şey yoktur…” denilmekte ise de, o gün izni gerekli görülen devlet- ulû’l emr- Allah’a ve Resulüne itaati esas almış, halkını İslam’ın hükümlerine göre adaletle yönetmeyi kabul etmiş olan devlettir. O halde Hanefilere göre de, İslam şeriatını reddeden laik bir devletten izin alınması gerekmemektedir. Aksi bir iddia hem İmam Ebu Hanife’ye hem de İslam’a iftira olur. (Diyanet İşleri Başkanlığı ise, Cuma namazı için, İslam şeriatını tehdit ve düşman ilan eden, tesettürle ve İslami kimlikle savaşan laik devletin iznini şart koşarak, anayasa ve yasalarını çiğnemek ve Hanefi alimlerine iftira atmakla kalmayıp, İslam’ı ve Müslümanları aşağılama cür’etini de göstermektedir.).

 

3 – Ayrıca Cuma namazının sıhhat şartı anlamında İslam devletinin iznini bile diğer mezhep imamları gerekli görmemişlerdir.

 

Üçüncü olarak, laik devletin bizim namazımızın sahih olup olmadığı ile ne ilgisi olabilir? Namazımızın sahih olup olmaması bizi ilgilendiren ve laik devletin karışamayacağı bir husustur. Ancak herhangi bir kişinin şahsi görüşü olarak ifade edip dayatamayacağı gibi, DİB’de yanlış ta olsa bir görüşe sahipse bunu yazıp söyleyebilir, ancak herkesi bağlayıcı bir tarzda dayatamaz. “İbadetlerin din bilginlerinin içtihatlarına uygun olarak yerine getirilmesi için idarenin bir takım düzenlemeler getirmesini, din ve vicdan hürriyetine müdahale olarak kabul etmek mümkün değildir” ifadesi İslam devletinde bile ancak başka içtihatlara baskı ve sınırlama getirmemek kaydıyla geçerli olabilecekken, nasıl olur da laik devlette, hem de başka içtihatları da yok sayan, baskı kuran, dayatan, ibadet özgürlüğüne açık bir müdahale teşkil eden DİB uygulaması için geçerli sayılabilmektedir, anlamak mümkün değildir.

 

Sonuç olarak, laik bir hukuk devleti, kanuni ve anayasal bir dayanak olmadan, sadece bir mezhebin, bazı alimlerin yorumlarını (üstelik o yorumu da gerçek bağlamından kopararak) esas alıp, bu yoruma katılmayan diğer mezhep ve içtihatların ibadet özgürlüğünü de sınırlandıracak bir karar alamaz ve bu istikamette bir uygulama yapamaz. Yaparsa hem laiklik ilkesine aykırı davranmış, anayasa ve uluslar arası hukuku çiğnemiş olur, hem de bırakın hukuk devleti olmayı, kanun devleti olma niteliğini bile kazanamaz. Bütün bu bakımlardan, hem İslam’la hem de laik devletin temel ilkeleri, laik hukuk ve uluslar arası insan hakları sözleşmeleri ile aykırılık teşkil eden, Cuma namazını izne tabi kılan kanuni dayanaktan yoksun karar ve uygulamanızı gözden geçirerek, din ve ibadet özgürlüğümüzün kanunsuz bir biçimde kısıtlanmasına son vereceğinizi umuyoruz”.

 

İşte İLKAV’ın gönderdiği bu son yazıdan sonra DİB’nın laik hukuk devletinin laikliğe uygun faaliyet göstermekle görevli bir kurumu açısından ibretlik son cevabi yazı olan 15. 12. 2004 tarih ve B.02.1.DİB.0.12.00.02-021/1418 sayılı yazıda da, Din İşleri Yüksek Kurulu kararı olarak şu ifadeleri tekrarlamaktan başka bir şey yapılamamıştır:

 

İbadetlerin dinen geçerli olabilmesi için zorunlu bir takım şekil ve şartlar vardır. Cuma namazını kıldıracak kişiye devlet yetkilisinin izin vermesi de Hanefilere göre bu şartlardandır. İbadetlerle ilgili şekil ve şartların açıklanması, ibadetlere kısıtlama getirmek değil; toplumu din konusunda aydınlatmaktır. Teşkilat kanununda da belirtildiği gibi, toplumu din konusunda aydınlatmak Başkanlığımızın görevleri cümlesindendir” denilerek, din ve ibadet özgürlüğüne yönelik kısıtlayıcı uygulama, bir mezhebin yorumuna dayandırılmış, yasal bir dayanak gösterilememiştir.

Yorum yazın

* Bu formu kullanarak girdiğiniz bilgilerinizin saklanmasını ve size ulaşım için kullanılabileceğini onaylıyorsunuz.

İLKAV


İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı

Editör'ün Seçimi

Son Yazılar

İLKAV Teknik Komisyon