Hutbe: Hak-Batıl Mücadelesi “Hakkı kuvvetle batılın üzerine atarız ki o, batılı beyninden vurur. Batıl da hemen yok olup gider…” (Enbiya: 18) Kardeşlerim, bugün Hicrî Cemâziye’l-Evvel ayının 12’si 1448/Cuma Rabbimiz, Hakkı bâtılın tepesine vururuz. İlk insan Hz. Âdem’den bu yana bu bizim sünnetimizdir. Biz hakkı bâtılın üstüne atarız, bâtıl hak karşısında helak olur. Bu bizim değişmeyen yasamızdır diyor. Dün böyle oldu, bugün böyle olmaktadır, yarın da böyle olacaktır. Rabbimiz, hakkı bâtılın başına öyle bir çalar ki, onun beynini, sistemini allak bullak eder ve tüm düşünce yapısını tepetakla getiriverir. Ama tabii Rabbimiz bunu bizim elimizle, bizim çabamızla gerçekleştirecektir. Yani bunu biz yapacağız. Bâtılı hakla biz devireceğiz. Rabbimiz sünneti gereği bunu bizden istiyor. Biz, önce hakka sahip çıkıp hak taraftarı olacağız, hakkın galibiyeti için gayret edeceğiz, üzerimize düşeni yapacağız. Lâkin elimizin uzanmadığı, gücümüzün yetmediği yerlerde de yine Rabbimiz imdadımıza yetişecektir. İşte Rabbimizin bize çağrısı budur. Hak, bâtıl karşısında daima galip gelecektir. Ama bazen günümüzde olduğu gibi suyun üstündeki köpük, ya da madenin üstündeki cüruf gibi bâtılların zâhiren hakimmiş gibi bir durum arz ettiğini görürsünüz. Yani zaman zaman geçici olarak bâtılın açığa çıktığını, bâtılın hakkın üzerine çıktığı görülebilir. Tıpkı köpüğün suya, cürufun demire galebe çalıp egemen olması gibi bâtılın da hakka egemenmiş gibi bir konuma geldiği görülebilir. Rabbimiz buyurur ki; ey hak taraftarı mü’minler! Sakın ha bu duruma bakıp da aldanmayın! Bâtıl, suyun üstündeki ârızî köpüğe benzer. Sakın suyun hepsini köpük zannetmeyin! Eğer hak safında yer alır, Allah’ın istediği kullar olursanız, Allah hakkı bâtıla öyle vurur ki, o köpük ve cüruf mahiyetindeki bâtıl çok kısa zamanda yok olup gider. Zira bâtıl ârızîdir, geçicidir, kudreti yoktur. Ama hak hiçbir zaman bâtıla benzemez. Hak bu kâinatın tabiatında, varlığın fıtratında köklü bir esastır. Bâtıl gibi ârızî, geçici değildir. Hakkın amacı; insanlığı bu batıl ve temsilcilerinden kurtarmaktır. Bundan dolayı hak, ilahlık ve hâkimiyeti gaspetmeye yeltenen tağutları uzaklaştırıp yeryüzüne tek olan Allah’ın ilahlık ve hâkimiyetini yerleştirmekle insanın özgürlüğünü ilan ediyor. Bu özelliği taşıyan İslâm’ın kuvvet ve hareket sahibi olması zorunludur. Çünkü İslâm, ilânihaye gizlenip kalamaz. Onu alâmet türü ibadetler ve bireyler arası ahlâkî davranışlardan ibaret sayanların gönlünde sadece bir inanç olarak kalamaz. Bir kere İslâm, yeni bir hayat görüşünü, bir sistemi ve yeni bir toplumu ortaya koymak için harekete atılmak ve hayatın içinde var olmak zorundadır. Çünkü İslâm, insanlığın pratik hayatında uygulanmak için Allah’tan gelmiştir. İslâm, ruhun derinliklerinde kök salan bir akîdedir. Bu akîde, mutlak tevhid ile şirkin arasında bir furkandır, ayırıcıdır. Ruh ve şuurda, ahlâk ve davranış ile ibadet ve ubudiyette dallarıyla kök salmış tevhid ve Allah’tan başkalarının, zevk ve ölçülerin, yönetimlerin, geleneklerin uşaklığını gönüllere koyan şirkin tüm şekilleri arasındaki bir farktır. Öyleyse zafer tevhid akîdesinin olmalıdır. Akidenin sahipleri, batılla mücadele etmek zorundadırlar. Bu akîde, dille söylenen bir lakırtıdan ibaret değildir. O, gerçekleşen bir pratiktir. Hak, şüphesiz batılın beynini parçalayan Kudret elindeki batılı bir anda yok edip ortadan kaldıran ağır bir silahtır. Hak, Allah’ın bilinen kanunudur ve kâinatın tabiatında var olmuş, varlığın oluşumunda kök salmıştır. Batılın ise; kâinatın yapısında yeri yoktur. Geçicidir, hiçbir kök salmışlığı da yoktur. Allah’ın kudret elinin kapıp yok ettiği bir şeyin yaşaması imkansızdır. Bazıları, zaman zaman hayat gerçeğinin Alîm ve Habîr Allah’ın bildirdiği bu hakikate aykırı olduğu zannına kapılmaktadırlar. Özellikle de batılın galipmiş gibi şişinedurduğu, hakkın da mağlupmuş gibi uzakta kaldığı bu dönemlerde… Oysaki, bu zamanın sadece bir dönemidir. Allah, bu dönemi dilediği miktarda, sınamak için uzun tutabilir. Ama sonunda ortada kalan gökler ve yer ile itikad ve davaları ayakta tutan ezelî kanunudur. Allah’a iman edenler, ilâhî va’din doğruluğunda en ufak kuşkuya kapılmazlar. Varlığın yapı ve nizamında kök salan hakkın soyluluğunda ve batılın beynini parçalayıp onu yok eden hakkın zaferinde en ufak bir kuşku duymazlar. Eğer Allah, belli bir dönemde batılın zaferiyle onları deneyecekse, bilirler ki o, sadece bir denemedir. Hissederler ki, Rableri tarafından, zayıflık ve kusurları yüzünden eğitilirler. Çünkü Allah bu yolla onları, kudretinin tecellîsi için zafer kazanmış bir hakkı karşılamaya hazırlamaktadır. Bu yüzden de kusurlarını gidermek, zaaflarını kapatmak için bu tür denemelerden geçirmektedir. Deneme sürelerini, iyileşmeye doğru koştukları nispette kısaltan Allah, sonunda onların eliyle dileğini gerçekleştirir. Sonuç bellidir: “Hakkı, kuvvetle batılın üzerine atarız ki o, batılı beyninden vurur. Batıl da hemen yok olup gider…” Allah, elbette ki dilediğini yapar.