Üye Ol  -  Şifremi Unuttum?
Facebook
 
 
> Halimizi Sorgulamak – 7...

> Pamak: Halimizi Sorgulamak – 6...

> Pamak: Şu Hâlimize Bakın, Hâlâ Rabbimize Sığınıp Tevbe Etmeyecek ...

> Şu Hâlimize Bakın, Hâlâ Rabbimize Sığınıp Tevbe Etmeyecek miyiz? ...

> Hesap Gününde Yaşanan Kahredici Pişmanlığa Karşı Tedbir Alalım...

   
En Çok Okunanlar

Anasayfa  >   HABERLER  >  2011
 
Mehmet Pamak: ´Usame Bin Ladin’in hukukunu savunmak insani ve İslami sorumluluktur´
Tarih: 22/06/2011
   


Usame Bin Ladin açıklaması sebebiyle Anakara Cumhuriyet Savcılığınca açılan soruşturmada Mehmet Pamak ifadesini yazılı olarak verdi.

Usame Bin Ladin açıklaması sebebiyle Anakara Cumhuriyet Savcılığınca açılan soruşturmada Mehmet Pamak ifadesini yazılı olarak verdi. Bilindiği üzere Ankara Emniyeti TEM Şube Müdürlüğünün suç duyurusu sonucu, Usame Bin Ladin’in şehadeti vesilesiyle yayınlanan bildiriye imza atan, Ahmed KALKAN – Ahmet Turgut ULUCAK - Hakan AKSU – Hamza ER – Harun ÜNAL - Mehmet PAMAK – Sabiha ATEŞ ALPAT - Şükrü HÜSEYİNOĞLU hakkında, bu bildiride “Suç ve suçluyu övme” suçunun işlendiği iddiasıyla soruşturma başlatılmıştı. Bugün savcılığa giden Mehmet Pamak ilk ifadeyi vermiş bulunuyor.
 
Pamak yazılı ifadesinde, Usame Bin Ladin’in “terörist” ve “suçlu” olmadığını, gerçek “terörist” ve “suçlu”nun ABD, NATO ve diğer işgalci emperyalist ülkeler olduğunu, suçlanıp, kınanması gerekenlerin de bunlar olması gerektiğini anlattı. Usame Bin Ladin’in dünyevi çıkar ve rahatı terk edip işgalci emperyalistlere karşı Allah yolunda mazlum Afgan halkının bağımsızlığı ve İslami adalet sistemine kavuşması için mücadele ederek onurlu bir çaba içinde bulunduğunu söyledi. Bu sebeple, onun kimi yanlışlarını meşru kabul etmemekle beraber, bu örnek, onurlu duruşunu ve güzel hasletlerini takdir edip, maruz kaldığı gerçek terörü ve hukuksuzluğu protesto etmenin de İslami ve insani bir sorumluluk olduğunu ifade etti. Mehmet Pamak, uzun savunmasında, küresel sistemi ve bölgesel işbirlikçilerini yargılamayı öne çıkaran önemli siyasal analizlere yer verip, ülkede ve bölgede gelişen olaylara ilişkin önemli değerlendirmeleri ve uyarıları gündeme getirdi.
 
Pamak, Türkiye’deki daha zalim eski statüko değişirken, yerine ikame edilen görece özgürlükçü yeni statükonun, bürokrasideki kadrolarıyla gerçekleştirdiği hukuksuzluklarla, özgürlüğü sadece kendi yandaşlarına tanıyacağının işaretlerini verdiğini söyledi. Küresel kapitalist sisteme uyumlu “ılımlı İslam” anlayışına ve sistem içi demokratikleşmeye entegre olmayıp, tevhidi ilkelerine sadakati sürdüren Müslümanları daha rafine yöntemlerle ezmeye çalışacağına dair işaretlerin, bu tür bürokrasi kaynaklı hukuksuzluklarla belirginleştiğine dikkat çekti. Pek çok konunun açık yüreklilikle ve vahyi ölçülerle işlendiği, hükümete bağlı bürokrasinin hukuksuzluklarının ifşa edildiği, değişik siyasal ve hukuki konularda ufuk açıcı değerlendirmelerin yapıldığı bu savunmanın bütün olarak okunmasının önemi dolayısıyla tam metni aşağıda yayınlıyoruz.
 
Mehmet Pamak’ın savcılığa verdiği savunmanın tam metni aşağıdadır:
 
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına
 
“Usame Bin Ladin’in, zalim emperyalist güçler tarafından, kendi uluslar arası hukuklarını da çiğneyerek gerçekleştirilen vahşi bir suikastla şehid edilmesi dolayısıyla yayınlamış olduğumuz bildiri sebebiyle, TEM Şube Müdürlüğünce yapılan suç duyurusu sonucunda Savcığınızın talebi üzerine hazırlamış olduğum ifadem aşağıdadır.
 
I – TEM Şube Müdürlüğü’nün tutanak ve resmi yazılarında yaptığı hukuk ihlalleri:
 
Savcılığın hakkımızda soruşturma açmasını temin etmek amacıyla Ankara TEM Şube Müdürlüğünün hazırladığı tutanak ile suç duyurusu için yazdığı resmi yazılar, bu şube yetkililerinin bize karşı önyargılarını, objektif ve hukuki olmaktan uzak, düşmanca ve savcılığı hakkımızda şartlandırmak amaçlı yönlendirici tutum içinde olduklarını ele veren ifadelerle doludur.
 
Dosyada yer alan TEM Şubesi tutanağında, daha girişte mesnetsiz ve zanna dayalı subjektif bir yaklaşımla, hukuka aykırı bir biçimde, asla kabul etmediğimiz ve kendimizi tanımlamadığımız bir adlandırmaya gidilerek, Başkanı olduğum İLKAV’ın “radikal dini örgüt” olarak nitelendirilmesi, hukuk adına utanılacak bir yaftalamadan ibarettir. TEM Şubesi yetkililerinin, bu tür haksız yaftalamaya yatkın kendi kişisel yapıları, tercihleri ve kanaatleri böyle olsa bile, resmi bir belgede hakkımızda bu subjektif yaftalamayı zikretmeleri ve hakkımızda, bizim asla kabul etmediğimiz, hatta kendimize haksızlık kabul ettiğimiz bir tanımlama yapmaları, hangi hukuk anlayışıyla bağdaştırılabilir? Kendi vatandaşlarını, onların istemediği, hatta kendilerine hakaret gibi kabul ettiği emperyalistlere ait jargonlarla karalamaya cüret eden yönetim ve bürokrasi, emperyalizmden bağımsız bir ülkede mümkün müdür? Sömürgeci emperyalist devletlerin Müslümanları kategorize edip, kimilerine “radikal” yaftası yapıştırmasını, emperyalizmin kuşatmasından özgürleşmiş zihinlere sahip bürokratlar kabul edebilirler mi? TEM Şubesinin kendi subjektif kanaatlerini, emperyalistlerin jargonlarıyla örtüşen karalamaları, vergileriyle maaşlarını ödeyen vatandaşlarına, ülkesinin Müslümanlarına resmi bir yazıda yakıştırmaya kalkması, emperyalizmin etkisi altında olmaktan başka ve savcıları yönlendirme amacı dışında ne ile izah edilebilir? Bizler aşağıdaki bölümlerde yer verilen resmi yazılar dâhil, her platformda, sürekli bir biçimde kendimizi, Kur’an ve sünnete dayalı sahih İslam inancına bağlı Müslümanlar olarak tanımlamaktayken, TEM Şubesinin resmi yazışmalarında, bizim kendimizi tanımlamadığımız yaftalamalarla zikretmesi, en azından açık bir hak ve hukuk ihlalidir.
 
Diğer taraftan, hem tutanakta, hem de söz konusu resmi yazışmalarda tekrarlanan dikkat çekici bir başka husus, yayınlanan açıklamamız için “Mehmet Pamak’ın kaleme aldığı yazı” nitelemesinde bulunmalarıdır. Evet doğrusu da bu. Yani bu açıklamayı ifade edildiği gibi ben kaleme aldım ve internet ortamında paylaştım, başka yazar kardeşlerimiz ise bilahare internet ortamında imzalarını attılar. Bu sebeple bu açıklamanın muhtevasıyla ilgili bütün sorumluluk bana aittir. Hiçbir suç unsuru taşımadığına inanmakla beraber, bu haklı ve adil açıklamayı kaleme almaktan doğan bir sorumluluk varsa onu üstlenmekten şeref duyduğumu ifade ediyorum. Ayrıca, bu açıklama sebebiyle benden başkası hakkında soruşturma açılmasına da gerek bulunmadığı kanaatindeyim..
 
Ancak, TEM Şubesi yetkilileri, bu açıklamayı benim kaleme aldığıma dair kullandıkları kesin ifadeyi hangi bilgiye dayandırmış olduklarını açıklamakla mükelleftirler. Ben söylemediğime ve emniyet yetkilileri de gaybı bilme imkânına sahip olmadıklarına göre, bu kesin bilgiye ulaşıp, bu kadar tereddütsüz ve emin bir ifadeyle, “benim kaleme aldığıma” dair bilgiyi tutanak ve yazılarına geçirmeleri ne anlama gelmektedir? Telefonlarımı dinlemeden ve internet üzerinden gerçekleştirdiğim yazışmalarımı takip etmeden bu bilgiye ulaşmaları mümkün olmadığına göre, savcılıkça bu konudaki dinleme, izleme ve takip için mahkeme kararı olup olmadığı araştırılmalıdır. Bu konuda ve hakkımızda “radikal dini örgüt” gibi haksız tanımlamalar yapmaları ve bizi emperyalist jargonlarla yaftalamaya kalkışmaları sebebiyle, TEM yetkilileri hakkında suç duyurusunda bulunuyorum.
 
Üstelik aynı emniyet yetkilileri, savcıyı ve yargıyı aleyhimde yönlendirmek, olmayan suç hakkında soruşturma açmalarını sağlamak için, yaklaşık 13 yıl önce Sivas SRT televizyonunda yaptığım bir konuşma sebebiyle başlatılan bir soruşturmadan hareketle, beni “terörle bağlantılı” bir kişi olarak tanıtmaya yönelik yine cüretkârca iddialarda bulunmuşlardır. Ayrıca, bilgi kaynaklarının ne kadar sağlıksız ve uydurma olduğunu ortaya koyan yanlış beyanlarda da bulunmuşlar, TV konuşmamı, radyo konuşması olarak yazabilmişlerdir. Evet bu TV programındaki, Kürt sorunu ve bu soruna yol açan Kemalist sistem hakkında değerlendirmeler yapan, düşünce özgürlüğü çerçevesini aşmayan konuşmam sebebiyle açılan soruşturma henüz yargılama bile yapılmadan 1999 yılında çıkarılan erteleme yasasıyla ortadan kalkmıştır. Aynı konuşmamda şehidlik kavramıyla ilgili olarak yapmış olduğum ilmi değerlendirmeler sebebiyle, bazı kişilerce aleyhime açılan tüm tazminat davaları ise, Yargıtay’ca bu konudaki konuşmamın “düşünceyi açıklama özgürlüğü” çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği gerekçesiyle reddedilmiştir. Böyle olduğu halde, TEM yetkililerince hazırlanıp suç duyurusu amacıyla savcılığa sunulan tutanakta, “Mehmet Pamak isimli şahsın Sivas Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından 12. 11. 1998 tarihinde yaptığı bir radyo programı nedeniyle hakkında yapılan bir soruşturma neticesinde (Suç adı: Terör Amaçlı Suçlar) yakalandığı kaydının bulunduğu” ifadesine yer verilerek, savcılık ve yargı “terör amaçlı suçlar”la bağlantılı olduğum iftirasıyla yönlendirilmek istenmiştir. Üstelik söz konusu TV konuşmam sebebiyle herhangi bir yakalama da yaşanmadığı halde, hakkımda oluşturmak istedikleri kanaati pekiştirmek için olsa gerek, terör amaçlı suç sebebiyle yakalandığım yalanına bile yer vermeye cüret edilmiştir. Şiddete çağırmayan, tam tersine masum insanlara yönelik olarak devletten veya başkasından gelen her türlü şiddeti kınayan, sadece İslam’ın temel akıdesi tevhide çağıran davetçi bir Müslüman’ın yaptığı, bu ülke halklarına laik Kemalist ulusalcı resmi ideoloji dayatılmasının, İslami kimlik ve Kürt kimliğine yönelik adaletsizliklerin, haksızlıkların büyük ve yaygın bir zulüm olduğunu ortaya koyan ve bu zulme itiraz ederek, herkese adaletle muamele edilmesini isteyen bir konuşma, hangi hukuki dayanakla “terör amaçlı suçlar” adı altında kategorize edilebiliyor?
 
Hiç yakalanmadığım, ceza davası açılmadığı ve yargılanmadığım, sadece bir konuşmam sebebiyle haksız yere başlatılan bir soruşturma da yasa ile ortadan kaldırıldığı, o konuşmadaki şehidlikle ilgili ifadelerim de Yargıtay’da “düşünce özgürlüğü” çerçevesinde değerlendirilip açılan tazminat davaları reddedildiği halde, eskinin hükmü kalmamış iddiaları, hem de saptırılarak ve gerçekmiş gibi neden gündeme getirilmiştir? TEM yetkililerince 13 yıl öncesinin yasayla ortadan kaldırılmış soruşturmaları yeniden gündeme getirilerek “terör amaçlı suçlar”la bağlantılı bir kişi olduğum imajının oluşturulmaya çalışılması, görece adalet ve özgürlük vadeden yeni statükonun, temel hakları yok etmede ne kadar cüretkar olacağının işaretlerini veren bir hukuksuzluk değil midir? On yıllardır şiddete ve gizliliğe başvurmadan ve bunların Türkiye şartlarında İslami yöntemle bağdaşmadığını ifade eden, sadece tebliğ, şahidlik ve özgürlük mücadelesi içinde olan bir Müslüman davetçiye, yaptığı bir TV konuşmasında düşüncelerini özgürce açıkladığından dolayı, elinde hiçbir delili ve yargı kararı olmadan “terör amaçlı suç”dan yakalanma iftirasıyla, “terörist” damgası vurmaktan çekinmeyen TEM yetkililerinin bu tutumu ve tespiti ne kadar doğru ve ciddiyse, bildirimiz hakkındaki tutum ve suç duyuruları da ancak o kadar ciddiye alınmaya değerdir. Birincisi ne kadar yanlış ve hukuksuzsa, ikincisi de en az o kadar yanlış ve hukuksuz bir yakıştırmadan ibarettir.
 
II – Bizim çizgimiz, bütün halkımızca da açık ve net olarak bilindiği üzere, tevhidi davet, eğitim ve şahidlik sorumluğumuzu yerine getirerek, vahiy ekseninde toplumsal dönüşüme vesile olmak ve İslam toplumunu inşa ederek Kur’ani bir hayatı kurmak ve yaşamak olduğu halde, küresel boyuttaki gerçek teröristlerle stratejik müttefik olanların, hâlâ bizi terörizmle özdeşleştirme gayretleri beyhude çabalardır. Güneş balçıkla sıvanmadığı gibi, Hakk’ın batılla örtülmesi çabası da kalıcı ve sürekli olamaz.
 
Haziran 2007’de Ankara Valiliği’ne yazdığımız bir yazımızda, ilgimiz olmayan bazı olayları sorgularken, İLKAV ile ilişkilendirme çabası göstererek hukuk ihlalinde bulunan Ankara TEM Şubesi yetkililerini şikâyet ederek, o gün de bu konudaki açık tavrımızı koymuş ve TEM Şube Müdürlüğünün suç işlediğini ifşa etmiştik. Bugün TEM kaynaklı bir suç duyurusu ile tekrar bir hukuk ihlaline muhatap kılınmak istenmemiz, acaba bu sebeple bize karşı duyulan bir husumetin sonucu olabilir mi diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Çünkü hakkımızdaki suç duyurusu, son derece keyfi ve hukuki dayanaktan yoksun olup, doğrudan düşünce özgürlüğümüzü hedef alan, kimi sevip, takdir edeceğimize bile müdahale hakkını kendinde gören eski statükonun devamı niteliğinde despot, hukuksuz bir anlayışın ve yeni statükonun oluşturulduğu bu süreçte çok öne çıkarılan şu AB standartlarında “demokratikleşme” ile neyin amaçlandığını da ele veren bir yaklaşımın ürünü gibi görünmektedir.
 
Biz, tam dört yıl önce, Ankara Valiliğine yazdığımız ve bize yönelik TEM yetkililerinin bugünküne benzer haksızlıklarını, bizim tercihimiz olmayan kimi yöntemler ve çabalarla aramızda ilişki kurmaya kalkışan emniyet kaynaklı senaryoları ifşa ve protesto mahiyetindeki yazımızda, çalışmalarımızın ana çizgisini açık bir biçimde ortaya koymuş ve şunları ifade etmiştik:
 
“Biz bu ülkede yaşayan Müslümanlarız. Kendi ülkemizde, İslam’ı ana kaynaklarından dosdoğru öğrenip, hakkıyla yaşamak ve bilmeyen insanlara da, karanlıklardan aydınlığa çıkaracak bu mesajı adalet, merhamet ve şefkatle taşımaya, yaymaya çalışmak, hem en temel hakkımız, hem de en önemli sorumluluk ve görevimizdir. Kur’an ve sahih sünnetten dinimizi öğrenmek, yaşamak ve tebliğ, eğitim çalışmalarıyla, başta en yakınlarımız ve çocuklarımız olmak üzere, tüm insanlara yaymak sorumluluğumuzu yerine getirirken, asla dinden, İslami kimlik ve temel ilkelerimizden tavize yanaşmayacağımızı açıkladık. Gizlilik, şiddet ve organik dış bağlantı olmaksızın, kendi ülkemizde, kendi ayaklarımızın üzerinde durarak, özgün bir biçimde, açık ve legal faaliyetler, tebliğ, davet ve eğitimi esas alan ilmi çabalar gerçekleştireceğimizi beyan ettik. Kur’an’ın ve Resulün güzel örnekliğinin gösterdiği istikamette, zorlama ve cedelden uzak, tebliğ ve ikna eksenli toplumsal dönüşüm yöntemini takip ederek, toplumun sahih bir din anlayışına ulaşmasına, özündeki yanlışları tevhidi doğrularla değiştirmesine vesile olmaya çalışacağımızı ifade ettik. Bütün baskılara, hukuksuzluklara rağmen de, bu duruşumuzu yıllardır ve ısrarla sürdürmeye çalıştık. Topluma açıkladığımız ve zaman zaman konferanslarımızda, basın açıklamalarımızda da açıkça vurgulamayı ihmal etmediğimiz bu çizgimizden hiç ayrılmadan çalışmalarımızı sürdürmekteyiz.”
“Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar geçen sürede, ülkemize saldıran emperyalist devletlere, emperyalist işgalcilere karşı verilen mücadelede ülkemiz halkına maddi manevi desteğini esirgememiş, hatta bizzat savaşa katılarak destek vermiş olan Müslüman halkların, bugün aynı emperyalist devletlerce işgal edilen ülkelerine, bir ahde vefa ve İslam kardeşlik hukuku duyarlılığı ile yardıma gidenlerin kınanacak ve suçlanacak bir konumda da olmadığına, tam tersine bu tercihe, herkesin saygı göstermesi gerektiğine inanıyoruz. Ancak biz, Vakıf olarak kendi ülkemizde legal bir çerçevede, İslami, ilmi araştırma, davet ve eğitim faaliyeti göstermeyi, böylece halkımızı vahiyle yeniden inşa etmeyi, daha öncelikli ve emperyalist projelere karşı da daha işlevsel olduğuna inanarak tercih etmiş bulunuyoruz. Bu sebeple, işgalci emperyalistlerle savaşmak üzere işgal edilen coğrafyalara gitmeye dayalı yardımlaşmadan ziyade, daha çok, işgal bölgelerindeki Müslüman halkların bağımsızlık ve özgürlük mücadelelerini sahiplenip, bu haklı direnişler lehine ülkemizde kamuoyu oluşturmayı, emperyalizme ve çok boyutlu zulmü içeren dönüştürme projelerine karşı itirazı ve bu zulmü engellemeye yönelik çalışmaları da kendi ülkemizde sürdürmeyi esas almış bulunmaktayız.”
Söz konusu yazımızın sonuç ve talep bölümünde de şunları ifade etmişiz:
“Yukarıda zikredilen nedenlerle, Vakfımızın, kimi devlet görevlilerince, alakası olmayan konularla haksız ve keyfi bir biçimde ilişkilendirilmeye çalışılmasını ve Vakfımız hakkında kendi tercihleri ve faaliyetleriyle örtüşmeyen imajlar oluşturulmaya çalışılmasını, vakfımızla ilişkiye geçenlerin baskı altına alınmasına yönelik sorgulamalar yapılmasını ve sonuçta vakfımızın hedef yapılmaya çalışılmasını, haksız ve hukuka aykırı bir işgüzarlık olarak değerlendiriyor ve bu tür hukuksuzluklara bir daha sebebiyet verilmemesi için gerekli soruşturma ve uyarıların yapılmasını talep ediyoruz. Ayrıca, bu tür hukuksuzlukları gerçekleştiren TEM görevlileri hakkında yasal prosedürün işletilmesini, aksi taktirde Vakfımıza yönelik bu tür hukuksuz işlemlerin devamı halinde, hukuki yollara başvuracağımızın, ayrıca bu tür hukuksuzlukları gerçekleştiren görevlilerin isimlerini basına da açıklayıp ifşa edeceğimizin bilinmesini istiyoruz.” (http://ilkav.org/news.aspx?id=317&findtype=1&page=31)
III – Gerçek suçlu ve terörist Batının, yüzyıllardır süregelen ve halen devam eden sömürgecilik ve emperyalizm tarihi ibretlik insanlık suçlarıyla ve kitlesel katliamlarla, soykırımlarla doludur
 
Batının emperyalist sömürgecilik serüveni, 15. y.y.da Portekiz ve İspanyol sömürgeciliği ile başladı. 17 ve 18. y.y. boyunca, sanayi devrimi sonrasında oluşan burjuva sınıfının önderliğinde yeni sömürgeciliğe yönelindi. Bütün bu yüzyıllarda, az gelişmiş güçsüz ülkelerin ham madde kaynaklarını ve insan gücünü çok ucuza tedarik etmek, hatta zorla ücretsiz olarak gasp etmek, üretilen malları pahalıya satmak, insanları köleleştirmek, toprak işgalleri ve bu ülkeleri istila acımasızca sürdürüldü. 19 ve 20. y.y.da İslam coğrafyasının pek çok bölgesi aynı sömürgeci amaçlarla işgal ve istila edildi. Bölgenin zenginlikleri talan edildi. Zamanla, kurtuluş mücadeleleri sonucunda işgal edilen ülkeler terk edilirken, ümmeti parçalayan suni sınırlar çizildi ve neredeyse her aşirete bir devlet kuruldu. Bu suni devletleri kendi yetiştirdikleri batıcı işbirlikçi kadrolara teslim ettiler. Ayrıca ileride ihtilaf oluşturacak pek çok fitne tohumu bu suni devletlerin arasına ekildi. Keşmir, Pakistan ve Hindistan arasında ihtilaflı bırakılarak, Pakistan ikiye bölünerek Pakistan’la Bangladeş hasım hale getirilerek, Kürt halkı dört ayrı devlet arasında bölünerek ve İsrail terör devleti zorla bölgeye yerleştirilip, Filistin toprakları ona peşkeş çekilerek, sürekli kan dökmesine ve yeni işgaller yapmasına destek verilerek ya da göz yumularak, bu tür çatışma noktalarının sürekli kanaması sağlandı.
 
Son dönemde ise, komünist sistemin yıkılışından itibaren, kapitalist emperyalizm, bir takım rötuş ve makyaj tazeleme yöntemleriyle kendisini yeni koşullar çerçevesinde yeniden üreterek, “Yeni Dünya Düzeni” ve “Küreselleşme” adı altında meşruiyet kazanmaya çalıştı. Bu sefer daha yaygın ve daha yıkıcı bir küresel korsanlığı gerçekleştirerek, “Amerikan imparatorluğu” halinde ortaya çıkmaya ve bu amaçla çok daha büyük vahşetlere imza atarak küresel bir utancı dünya insanlığına yaşatmaya yöneldi. Batı ve ABD emperyalizmi, işte bu uzun sömürgecilik sürecinde, sömürü ve talanlarını, dünya halklarının kaynaklarını çalıp ülkelerine götürmelerini ve dünya insanlığını köleleştirerek emeklerini sömürmelerini kamufle etmek amacıyla hep bir şeyleri kullanmışlar, amaçlarının bu insanları kurtarmak, özgürleştirmek olduğunu iddia etmişlerdir.
 
İşte bu amaçla, kapitalist emperyalizm, ilk sömürgecilik döneminde “misyonerliği” kullanarak insanları “Hıristiyanlaştırmak” suretiyle kurtarma “kutsal” misyonunun kamuflajı altında sömürü amaçlı işgal ve istilalarını gizlemeye ve “meşrulaştırmaya” çalıştı. “Sanayi devrimi” sonrasında başlatılan ikinci saldırı ve istila sürecinde kullanılan emperyalist jargon ise, bu sefer geri ve barbar olarak niteledikleri halkları “uygarlaştırmak”tı. Halbuki asıl yapılan, sömürgeleştirme, köleleştirme, köklü uygarlıkları tarih sahnesinden silme, beşeri ve doğal kaynakları yağmalama, talan etme ve Avrupa dışı kültürleri yok etmekti. En son olarak da, son on- on beş yıldır dünya insanlığı, ABD önderliğindeki “Batı medeniyeti”nin yeni bir “küresel saldırısına”, “işgal ve istila”sına muhatap bulunmaktadır. Bu yeni saldırıyı kamüfle edip, meşrulaştırmak üzere öne çıkarılan yeni söylem ise, “insan hakları”, “özgürlük” ve “demokrasi” sloganlarını kullanmaktadır. İnsan haklarını ve özgürlükleri temelden yok eden, insan onurunu ayaklar altına alan sömürü, istila ve işgale yönelmiş ve büyük katliam ve soykırımlarla sonuçlanan operasyonların adı utanmadan ve dünya insanlığını aptal yerine koyan bir cüretkarlıkla, “Yüce Özgürlük”, “Yüce Adalet” ya da “Demokratikleştirme” olarak ifade edilmektedir.
 
İnsan hakları ve adalet kavramları asıl ifade etmeleri gereken içerikten soyutlanmış, tam tersine dünyanın sömürgeci “efendi”leri tarafından, bizzat bu kavramların gerçek içeriklerini yok etmek için kullanılan bir silah haline dönüştürülmüşlerdir. Kapitalist emperyalizmin, sömürü amaçlı küresel saldırısını ve uluslar arası hegemonyasını meşrulaştırmanın araçları durumuna getirilmişlerdir. (Fikret Başkaya, Küreselleşmenin Karanlık Bilançosu, Özgür Üniversite Kitaplığı: 31, s. 69-72). İşte bölgemize yönelik son saldırı, işgal ve katliamlar, bu tür kavramlar kamuflaj malzemesi olarak kullanılarak gerçekleştirildi. Demokratik emperyalist ülkeler, kendi halklarının da çoğunluğunun desteklediği demokratik iktidarlar eliyle bombalar yağdırarak, milyonlarca insanı katlederek bölgeye demokrasi getirme projesini uygulamaya koydular.
 
Rabb’imiz Kur’an’da, dünyada kan döküp, fesad çıkaran zalimlerin özelliklerinden bahsederken, “Kendilerine: ‘ Yeryüzünde fesad çıkarmayın’ denildiğinde: ‘Biz yalnızca ıslah edicileriz’ derler. Haberiniz olsun; gerçekten asıl fesatçılar bunlardır, ama şuurunda değildirler.” (Bakara 11-12) buyurmaktadır. Dünyada bozgunculuk, zulüm ve sömürüyü egemen kılanların, katliamlarla mazlum halkları yok etmeye kalkışanların, bu gün de aynı konumda olduklarını ibretle görmekteyiz. Tarihte Firavun kendini, bölüp, güçsüzleştirerek zulümle tahakküm ettiği insanların kurtarıcısı olarak takdim ettiği gibi, bu gün de çağdaş Firavunlar, yüzsüzce ve utanmazca, zulüm ve sömürü ile ezdikleri, ırk, mezhep ayrılıklarını kaşıyıp teşvik ederek birbirine kırdırdıkları halkları, mazlum insanları, kurtarma, özgürleştirme misyonu ile hareket ettiklerini ilan edebilmektedirler. Paulo Freire’nin tespitiyle, “Egemenler kendilerini, (ezip, sömürerek) insandışılaştırdıkları (insanca yaşamaktan, insan onuru ve haklarından mahrum bıraktıkları) ve böldükleri (güçsüzleştirip, zulümle tahakküm ettikleri) insanların kurtarıcısı olarak sunmaya çalışmaktadırlar.” (Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, Sh 123).
 
Bu emperyalist sömürgeci işgalci katiller, dünya çapında terör estirdikleri, büyük kitlesel katliamların altına imza attıkları ve yüzyıllardır insanlık suçları işledikleri halde, bugün halen sürdürdükleri bu vahşetlerine itiraz edip, emperyalist işgal ve sömürülerine son vermek isteyen mazlum hakların direnişçi evlatlarını “suçlu” ve “terörist” ilan ederek yok etmeye ve bu amaçla yeni suçlar işlemeye devam etmektedirler.
 
IV – Emperyalist zalimler, gerçek küresel teröristler, mazlum halkların emperyalizme karşı direnen evlatlarını “terörist olarak damgalayıp alçakça katlediyorlar
 
Amerika, Avrupalı sömürgeci halkların en kötü, en alçak, en katil ruhlu ve paracı insanlarının, dünyevi çıkar ve hazları uğruna, yerli Kızılderili halkını on milyon nüfustan iki yüz bine indirecek kadar soykırımdan geçirerek, onların kanı üzerine ve onların topraklarında kurulmuş ve katil-kan dökücü niteliğine sahip ve sürekli kanla beslenen vampir bir devlettir. Ayrıca, milyonlarca siyah Afrikalıyı zorla ülkelerinden kaçırıp köleleştirerek, bir o kadarını da katlederek, daha sonra, başta Vietnam, Kamboçya, Kore, Nagazaki, Hiroşima, Güney (Latin) Amerika, Afganistan, Pakistan, Irak vb. birçok ülkede on milyonlarca masum insanı katletmek pahasına, işgal, istila, katliam ve soygunlarla hayatını sürdüren, tam anlamıyla küresel bir terör devletidir. Bu terör devletinin ve onu doğuran Avrupa sömürgeci terör devletlerinin tam desteğine sahip Siyonist İsrail de, bölgede Müslüman halkların kanını dökmekle görevlendirdikleri, bir diğer vampir terör devletidir. Ayrıca bütün bu emperyalist kan içici vampirler, bölgemizi ulus devletlere bölerek, kendi zalim despot yandaşlarının yönetiminde sultanlıklar, krallıklar, şeyhlikler ve Cumhurbaşkanlığı kamuflajı altında diktatörlükler ihdas edip, her yanda çok boyutlu zulümler yaparak, sürekli Müslüman kanı dökmektedirler. Tüm bu devletler, yüzyıllardır hep birlikte, Müslüman halkların kan ve gözyaşı pahasına kendi Firavuni lüks hayatlarını sürdürmek için, bölgemizin ve dünyanın diğer mazlum halklarının kanlarını dökmek ve kaynaklarını çalmak suretiyle hegemonyalarını sürdürmektedirler.
 
İşte insanı bir yandan hayvandan geldiğini iddia ederek azgın hırslarının kölesi kılan, diğer yandan da kendine ve Rabbine yabancılaşarak hayvandan aşağı konumlara düşmüş bu insanın heva ve zanna dayalı üretimi olan ideolojileri dinleştirip temel belirleyici kılmak suretiyle onu ilahlaştıran iki sapkınlık üzerine bina edilen Batı medeniyetinin, küresel bir canavarlığı, küresel bir korsanlığı, global bir terörü üretmesi kaçınılmazdı. İşte bu, alçaklıkta sınır tanımayan kötü ve çukur medeniyet, insani tüm erdemleri, insanlık onurunu, ahlaki tüm değerleri ve aslında insanı tüketip, tüm alanlarda derin bir yozlaşmayı, ekini ve nesli bütün boyutlarıyla ifsadı küreselleştirerek, ürettiği komünizmiyle, faşizmiyle ve vahşi sömürücü kan dökücü kapitalizmiyle, başta Müslüman halklar olmak üzere bütün dünyanın mustaz’af halklarına büyük acılar yaşatmış/yaşatmakta, bütün dünyada ve özellikle İslam coğrafyasında tam bir terör estirmektedir. Bu terör devletleri, mazlum halkların topraklarını işgal ederek ya da sınır ihlalinde bulunarak istedikleri ülkeye girerek katliamlar ya da operasyon adı altında yargısız infazlar gerçekleştirebiliyorlar. Buna rağmen tüm dünya sanki bütün bunlar hukuka uygunmuş gibi seyrediyor. Ne zaman ki, bütün bu zulme, haksızlığa karşı, mazlum halkların direnişçi çocuklarından hak ve adalet eksenli itirazlar yükseliyor, tabii zulmün etkisiyle bunlardan kimileri de, bu alçak emperyalist terör devletlerinin anladıkları dilden cevaplar oluyor, zulmün etkisiyle bazen ölçüleri (tabii, onların değil, bizim İslami ölçülerimizi) aşan bir çığlık mahiyetinde bazı tavırlar, eylemler gündeme geliyor, işte o zaman dünyanın egemenleri, kontrol ve yönlendirmeleri altındaki medyayı ve sürekli çıkarları istikametinde kullandıkları uluslararası kuruluşları harekete geçirip, feryadı basıveriyorlar. Sonuçta da, kendi yaptıklarının yanında okyanusta bir damla mesabesinde olan mazlum halkların direnişçi çocuklarının yaptıklarını, abartarak küresel ölçekte büyük bir terör olarak takdim edip, dünyanın huzurunu bunların kaçırdığını iddia ederek, dünya insanlığının önemli bir kısmını kandırabilecek bir illizyon oluşturuveriyorlar.
 
V - “Terör”, öncelikle ve daha etkili olarak, bir kişi ya da grubun değil, ancak bir devletin ve rejimin vasfı olabilir
 
Amerika’nın, enerji kaynaklarını ve yollarını kendi çıkarına, başta Çin ve Rusya olmak üzere rakip devletlerin de aleyhine olacak şekilde kontrolü altında tutmak, bölgedeki İslami uyanışı engellemek ve İsrail terör devletini güvence altına almak amacıyla gerçekleştirdiği, Irak ve Afganistan saldırı ve işgalleriyle, buralarda, ayrıca Pakistan’da insansız uçaklarla, kolayca gerçekleştirdiği askeri saldırılarla milyonlarca insanın katledilmesi tam anlamıyla bir terördür ve insanlık suçudur. Terör kavramı dünya literatürüne ilk olarak bir devlet rejimi olarak girmiştir. Fransız ihtilâlini müteakip yaşanan, katliamlarla toplumu korkutup sindirmeyi ve zapturapt altına almayı hedefleyen ve giyotinlerin sürekli kelle kopardığı on yıllık dönem, Fransa “terör rejimi” ya da “terör devleti” olarak nitelenmiştir. Terör bir rejim ve devlet niteliği olarak doğmuş ve tarihe böyle geçmiştir. Gerçekten de ancak bir devlet gücü, bir toplumu korkutma sindirme amaçlı şiddeti yaygın ve etkin bir biçimde uygulayabilir.
 
Nitekim Fransa “terör rejimi” uygulamasını rehber edinen Kemalizm de, Türkiye’de İstiklal Mahkemelerinden DGM’lere kadar siyasi-ideolojik yargı kararlarıyla, darbeleriyle, “Bizim çocuklar”dan, “bizim mahkemeler”e, “JİTEM”den “Ergenekon”a derin ve görünen devletin, devlet gücünü kullanan örgütlü ve etkin despot uygulamaları, derin çeteleri ve bunların katliamları, provokasyonları, yargısız infazları ve faili meçhulleriyle, tam bir terör devleti örnekliği ortaya koymuş bulunmaktadır. Bunun için, kim olursa olsun, bazı muhalif insanların ya da kimi örgütlerin bu tür terör devletlerine karşı hak ve adalet arayışıyla ortaya çıkmaları sonucunda, zulmün, haksızlığın ve adaletsizliğin bunaltıcı etkisiyle, ya da İslami ve fıtri-insani ölçüleri de yakalayamamanın sonucu olarak bazen ölçüsüz şiddete başvurmaları söz konusu olsa bile, bu şiddet dahi bir başka devlet tarafından desteklenmedikçe, yine meşru olmayan şiddet eylemleri olarak nitelense de, bir devletin yapabileceği gibi kuşatıcı, etkili olamaz ve bu sebeple de tam anlamıyla “terör” olarak nitelenecek boyutlara ulaşamaz. Türkiye’deki PKK şiddeti de, ancak emperyalist devletlerin ve yerli derin devlet güçlerinin desteği ve devletçe yapılan zulümlerde ısrar sonucunda, zulümden bıkan halkın belli bir kesiminin desteğinin devam etmesiyle etkinliğini sürdürebilmektedir.
 
Güçlü silahlara sahip olan emperyalist devletlerin, güçsüz halkların ülkelerini işgal ederek, yerli halkı kendi ülkesinde silahla korkutup, katliamlarla sindirip, kendi emperyalist çıkarlarına göre yönlendirmeye ve kaynaklarını çalmaya, sömürmeye kalkışması tam anlamıyla ve bütün boyutlarıyla ve tartışmasız bir nitelemeyle “terörizm”dir. Bu işgalci, soyguncu terörist devletlere karşı yerli halkın ve çocuklarının direnmesi, bağımsızlık ve adalet mücadelesi vermesi ise, en temel hak, en saygın mücadeledir. Üstelik emperyalistlerin terörizmi, hukuksuz şiddeti, kendi ülkesinde insanca, Müslüman’ca yaşamak isteyen mazlum halklara yönelik, emperyalizmin yerli işbirlikçiliğini yapan “Ergenekon” benzeri derin devlet çetelerinin ve destekledikleri kimi örgütlerin şiddeti ise, doğrudan kendi halkına yönelik olmak bakımından daha zalim ve daha alçakçadır. Emperyalizme ve işgale karşı direnen “mücahidlerin” ya da direnişçilerin ve onların destekçisi olanların haklı şiddeti ise, işgale, sömürüye itirazı temsil etmekte, masum ve mazlum halklara yönelik vahşi katliamları yapan terörist emperyalistleri kendi ülkelerinden defetmeyi hedeflemekte ve bu sebeple de daha saygın bir konumda yer almaktadır.
 
Bu yüzden, öncelikle işgalci emperyalistler, egemen zalim devletler, despot yönetimler ve emperyalist silahlı güçler, işgal, istila, katliam, soygun, sömürü, işkence ve tecavüzleriyle, şiddetin en tesirli ve yaygın olanını kullanıp katliamlar yaparak kitleleri sindirme ve teslim almaya yönelik alçakça politikalarına, yani gerçek teröre son vermedikçe, oluşturdukları zulüm bataklıklarını kurutmadıkça, bu zulümlere karşı yükselecek haklı tepkileri ve tepki gösteren mazlumların çığlıklarını, üstelik ne yaparlarsa yapsınlar ve ne derecede şiddete başvururlarsa vursunlar “terörist” olarak nitelemek hakkına sahip olamazlar. Hak aramak için yola çıkan kimi örgütler, zulüm bataklığı kurutulduğu, hak ve özgürlükler iade edildiği halde, bu sefer de başka amaçlarla, elde ettikleri statüyü ve hegemonyayı sürdürmek için, ya da işgal olmadan, meşru zemin bulunmadan, meşru amaçları bulunmadan ve meşru ölçülere dayanmadan, ölçüsüz şiddete başvurarak bir toplum üzerinde hegemonya tesis etmek ve kimi amaçlarına bu yolla ulaşmak isterlerse, şüphesiz bu da terör olarak nitelense de, bütün bunlar, yine de devlet terörünün seviyesine ulaşamaz.
 
Özellikle de, işgal edilmiş ülke halklarının işgale karşı haklı direnişini hiç kimse “terör” olarak niteleme hakkına sahip değildir. Bu kadar açık olarak gerçek teröristler küresel korsanlıkla dünyayı kana bularken, mazlum halkların ülkelerini işgal edip milyonlarcasını kadın-çocuk ayırmadan katlederken, onlara hiçbir tepki ve eleştiri yapmadan, bu büyük zulümlerine engel olmaya çalışmadan, hatta tam tersine onların safında yer alıp, mazlum halkların direnişçi çocuklarını bu katil emperyalistlerin jargonlarını kullanarak “terörist” ve “suçlu” ilan edenler, büyük vebal altındadırlar. Gerçek küresel teröristlerin safında yer alarak, onların zulmüne, işgaline, sömürüsüne karşı, hak, adalet, bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi veren onurlu Müslümanları “terörist” ve “suçlu” ilan edenler, bu yaptıklarının kendilerini dünyada da ayıplı duruma düşüreceğini, ama en önemlisi bu büyük haksızlık sebebiyle ahrette de hesaba çekileceklerini unutmamalıdırlar.
 
Ayrıca, Mazlum halkların direnişçi çocuklarının, çok kısıtlı imkânlar içinde, asimetrik silahlara sahip emperyalist güçlerle mücadelenin zorlukları sebebiyle kimi yanlışlara düşmesinin faturası bile, onları buna zorlayan emperyalist zalimlere kesilmelidir. Usame Bin Ladin’in yaptığı iddia edilen ve dünya çapında ses getiren, Amerikan hedeflerine yönelik saldırıların hepsi bütün boyutlarıyla meşru görülmeyebilir, ama anlamaya çalışılmalıdır. Bu insanların, Rusya, ABD, Avrupa ve NATO gibi silah bakımından çok güçlü, dünyanın en vahşi ordularına sahip büyük emperyalist güçlerin saldırı ve kuşatması altında olmanın, çok boyutlu imkânsızlıkların ve daha pek çok zaruretin yol açtığı çaresizlikler içinde mücadele ettikleri dikkate alınmalıdır. İşte bu sebeplerle, sivil insanların da zarar gördüğü kimi eylemlerin bazılarını bizzat bu Müslümanlar yapmışlar ve ölçüsüz şiddet kullanarak masum insanların haksız yere ölümüne sebep olmuşlarsa, şüphesiz yanlış olan, tasvip edilmemesi ve meşru görülmemesi gereken bu eylemlerin bile faturası, öncelikle onlara değil emperyalist katil ABD'ye kesilmelidir. Kimi Müslümanların yaptıkları bu tür eylemler, sonuçta bazı masum insanlara da zarar vermesi sebebiyle meşru görülmese ve tasvip edilmese de, mazlum halkların çocuklarının bu çığlığı anlaşılmaya ve buna sebep olan emperyalistler ifşa edilmeye çalışılmalıdır.
 
Bu tür eylemler, mazlum halkların, kendilerine yönelik on yıllardır süregelen emperyalist işgal, istila, sömürü, zulüm, işkence, tecavüz ve katliamların etkisiyle ortaya konan ve son derece haklı gerekçelere dayanan itirazlardır. Bu çığlığı temsil eden mazlum halkların çocuklarının, kimi şer’i ölçülere aykırılıklarının ve yanlışlarının meşru görülmesi söz konusu olmasa da, işgal, istila, sömürü, tecavüz, işkence ve çok boyutlu zulüm ve kitlesel katliamlarıyla onları bu yanlışa zorlayan emperyalist devletler gerçek sorumlular olarak görülmelidir. Dünya çapında oluşturdukları küresel zulüm sisteminin yol açtığı tüm haksızlıklar için, her halükarda bu zalim emperyalistlerle hesaplaşma öne çıkarılmalıdır. Bu sebeple, emperyalistlerin gerçekleştirdikleri zulümlerin altından yükselen çığlık değil, yanlış eylemlere meşruiyet kazandırmamaya dikkat etmek kaydıyla, öncelikle bu canhıraş çığlığa yol açan bunca zulmü ve katliamları yapan emperyalistler sorgulanmalıdır. Mazlum Müslümanların, bu emperyalist sömürgeci katillerin zulmünün etkisiyle yaptıkları yanlışlıklardan kaynaklanan kimi haksızlıkların faturasının da, onlara kesilmesi ve bunların hesabının bile onlara sorulması daha adil bir davranış olacaktır.
 
VI - Hakkımda yapılan suç duyurusuna dair diğer tespit ve değerlendirmelerim:
 
1 – İslami ve insani değerlerini koruyan, emperyalizmden bağımsız düşünen birçok kişi ve kuruluş tarafından yapılan ya da yazılan, bizim açıklamamıza benzer birçok açıklama, haber ve makale medyada yer almıştır. Soruşturma konusu yapılan bizim açıklamamızın diğerlerinden tek farkı; bizim Usame Bin Ladin hakkında, emperyalistlerle aynı yaklaşımı sergileyen Fethullah Gülen ve Abdullah Gül’ün açıklamalarına da eleştiri getirmiş olmamızdır.
 
Uluslar arası hukuku çiğneyerek, bir başka ülke topraklarında gerçekleştirilen Usame Bin Ladin’e yönelik suikast, insan haklarını ayaklar altına alarak silahsız insanlara yönelik olarak gerçekleştirilen bir katliam mahiyetindedir. Bu zulüm, insani erdemlerini koruyan, adalet duygusunu tamamen yitirmemiş insanlar ve emperyalizmin düşman ilan ettiği, adil şahid olma sorumluluğunu taşıyan Müslümanlar tarafından, bir çok açıklama, çok sayıda makale ve haberle protesto edildi, kınandı. Ve son derece ahlaklı ve adil bir tutumla, Usame Bin Ladin’in işgal altındaki mazlum halklardan yana onurlu duruşu takdirle anılıp, “şehadeti mübarek olsun” duaları yapıldı. Dava açmaya yönelik suç duyurularıyla, açılan davalarla, hatta kendi hukuklarını çiğneyerek verilebilecek cezalarla kimse bu adil şahidliğin yerine getirilmesini engelleyeceğini ve susturacağını sanmamalıdır. Hiç kimse ve hiçbir merci, bu konularda duyarlı erdemli insanları ve adaleti esas alan ilkeli Müslümanları, adil ve ahlaklı davranmaktan, emperyalizme ve zulümlerine karşı durmaktan vazgeçiremeyecektir. Baskılarla, soruşturmalarla, cezalarla susturma çabaları ve emperyalist politikalara eklemlenmeye zorlama gayretleri, Allah’ın izniyle sonuç vermeyecek, her şeye rağmen herkes için haktan, adaletten yana olmaya devam edeceğiz.
 
Benzer içerikteki, diğer ahlaklı ve erdemli açıklamalardan, makalelerden, gazete ilanlarından bizim açıklamamızın tek farkı, açıklamamızda, Usame Bin Ladin hakkında emperyalist devletlerle aynı nefret duygularını taşıdıklarını açıklamaları sebebiyle F. Gülen ve A. Gül hakkında da eleştirel bir yaklaşıma yer vermemizdir. O zaman da, ister istemez, aslında Gülen ve Gül hakkındaki eleştirimizden rahatsız olan TEM Şube Müdürlüğünün, onlara yönelik eleştirilerimizden kalkarak suç duyurusu yapma imkânını bulamayınca, emperyalistlerce oluşturulan Usame Bin Ladin’in suçlu olduğu önyargısını kullanarak, hakkımızda “suçu ve suçluyu övme” konusunda suç duyurusunda bulunmuş olabileceği sonucu çıkmaktadır.
 
Bu sebeple, aslında hakkımızda soruşturma açılmasının temel sebebinin de, bizim bu çelişkiye dikkat çekerek, bir Müslüman’ı hukuksuz bir saldırı ve suikastla katleden emperyalizmin memnuniyet saflarında yer alan Fethullah Gülen ve Abdullah Gül’ün, Papa’nın ve Alman yargıcın bile gerisine düşen bu emperyalizmle örtüşen tutumunu eleştirmemiz olduğuna inanmaktayım.
 
2 – Türkiye devleti ve bürokrasisi, hukukun değil de küresel korsanların, emperyalist terör devletlerinin ve vahşi hukuksuzluklarının safında mı yer alıyor?
 
Anlaşılan odur ki, bu çelişkiye dikkat çekerek eleştirdiğimiz yeni statükonun sahipleri ve özellikle emniyet başta olmak üzere bürokraside örgütlenenler, özgürlük vadiyle oluşturdukları yeni statükoda, kendilerine yönelik eleştirileri baskıyla susturmaya çalışacaklar, düşünce özgürlüğünü de sadece egemen sisteme eklemlenen kesimlere ve kendi yandaşlarına tanıyacaklardır.
 
Halbuki, siyaseten de olsa daha insani bir tutum sergileyen ve “bir insanın ölümünden memnuniyet duyulamayacağını” açıklayan Papalığın gerisine düşerek, hukuku ayaklar altına alan bir katliamla, bir aileyi kadın, çocuk ayırmadan topluca katleden bir saldırı sonucunda silahsız bir Müslüman’ı, sırf emperyalizme karşı çıkıp mazlum halkların haklarını savunduğu için şehid eden bir saldırıyı ve yapılan suikastı memnuniyetle karşıladığını açıklayanlar suç işlemişlerdir. Bush, Sharon gibi küresel işgalci katiller dururken “en nefret ettiği insan”ın bu Müslüman olduğunu açıklayanlar ve bir Müslüman’ın bu tür bir hukuksuzlukla öldürülmesine memnun olduğunu beyan edenler suçludurlar. Üstelik bu tür bir açıklamayı yapanlardan biri Cumhurbaşkanı olduğu için, temsil ettiği Türkiye halklarını küçük düşürdüğü, insan haklarına ve hukuka aykırı bir katliamı memnuniyetle karşılayarak hukuksuzluğu, suçu ve suçluyu sahiplenip övdüğü için, hakkında soruşturma açılması gereken de bunlardır. Bu durum karşısında onlar hakkında soruşturma açması gerekenler, Merkel hakkında aynı sebeple suç duyurusunda bulunan Alman yargıcın da gerisine düşerek soruşturma açmamakla kalmıyorlar, tam tersine, bu hukuksuzluğu eleştirip mağdura sahip çıkanlar hakkında soruşturma açılmasını suç duyurusuyla tahrik ederek, bizzat kendileri de suçu ve suçluyu koruma ve örtme çabası içine girmiş bulunuyorlar.
 
Halbuki, daha zalim, katil, çeteci, darbeci statükonun, halkın ve değerlerinin, hak ve özgürlüklerin düşmanı eski Kemalist despot statükonun tasfiye edilmesine, bu ülkenin hak ve özgürlüklerden yana bütün kesimleri gibi biz de eleştiri, itiraz, protestolarımızla, kendi özgün ilkelerimiz ve İslami kimliğimiz çerçevesinde kalarak muhalefet çabalarımızla katkı sunmuşken, görece daha adil ve daha özgürlükçü olma, beşeri de olsa AB standartlarındaki bir hukuku egemen kılma vadiyle yeni statükoyu oluşturanlar, daha yeni statükoyu oluşturma safhasında bile bizi susturmak istiyorlar. İslami kimlik ve ilkelerimizden taviz verip, bireysel ibadetlere indirgenip, hukuki, siyasi, ekonomik alanları düzenleme iddiasından vazgeçip küresel kapitalist sisteme entegre olmuş “Ilımlı İslam” algısına razı olmadığımız, küresel ve yerel seküler sisteme teslim olmadığımız ve sonuçta kendilerinden sayılmadığımız için, düşünce özgürlüğümüz ve temel haklarımız yok sayılmakta, kendimizi ifade etmemiz engellenmek istenmektedir.
 
Emperyalist devletler, İslam ile liberalizm, laiklik ve demokrasiyi sentez yapmak suretiyle, hak-batıl karışımı bir model oluşturup, bu model istikametinde bölgenin Müslüman halklarını ve İslam algılarını dönüştürme projesi hatırına, Türkiye’nin Filistin konusunda takındığı aykırı ve görece adil tavrına müsamaha göstererek, böylece bölgeyi dönüştürmedeki modelliğinin daha etkili olmasından yararlanmaya çalışmaktadırlar. İşte bu süreçte oluşturulmaya çalışılan yeni statüko, Filistin konusunda ortaya koyduğu görece haktan, mazlumdan yana tavrı, Çeçenistan, Afganistan, Irak ve Pakistan’da daha büyük katliamlar söz konusu olmasına rağmen ortaya koymamakta, tam tersine buralarda işgalci, katliamcı emperyalistlerin destekçisi, işbirlikçisi konumunu içselleştirerek ısrarla sürdürmektedir. Böyle bir istikamette oluşturulan yeni statükonun sahipleri, eski statükonun zulmünden kaçan, bu zalim ulusalcı Kemalist statükonun tasfiyesi için adalet ve özgürlük mücadelesi veren, ancak emperyalizmle işbirlikçilikleri ve ülkedeki adaletsizlikleri, dönüştürme projeleri sebebiyle kendilerini de eleştiren bizler gibi muhaliflere daha rafine yöntemlerle zulmetmeye devam edeceklerine dair sinyaller vermektedirler. Yani eski statükonun ezilenlerinden bir kısmı, oluşturdukları yeni statükoda ezenlerimiz olmaya aday görünmekte ve bizim eski statükoda olduğu gibi yeni statükoda da ezilmeye devam edeceğimiz anlaşılmaktadır.
 
3 – Usame Bin Ladin’in yargısız infazla katledilmesinden ilk memnun olanlar: ABD, İsrail, İngiltere, Almanya vb. emperyalist ülkelerin Başkan ve Başbakanları, emperyalizmin terör gücü NATO Genel Sekreteri ve Türkiye Cumhurbaşkanı olmuştur
 
Gerçek anlamda ve küresel boyutta terörist, emperyalist işgalci, sömürgeci katil devletler olan ABD, İsrail, İngiltere, Almanya vb.nin Başkan ve Başbakanları, emperyalizmin katil terör örgütü NATO’nun Genel Sekreteri, silahsız insanlara yönelik bu katliamla Usame Bin Ladin’in öldürülmesinden çok büyük memnuniyet duyduklarını ve dünyanın bundan sonra daha güvenli olacağını ilan ettiler. Dünyanın güvensiz hale gelmesinin tek müsebbibinin kendilerinin vahşi emperyalist politikaları olduğunu unutarak. Hemen aynı zamanda ve aceleyle kimi işbirlikçi yönetimler de sırayla memnuniyetlerini açıklamaya başlayıverdiler. Yıllardır ABD ve NATO'nun katil ordularının safında asker bulundurarak işbirlikçilik yapan, Kore, Afganistan, Somali ve Libya’da mazlum halkların kanını akıtan bu katil ordunun parçası olan Türkiye'nin NATO’cu ordusunun başkomutanı Abdullah Gül de, aceleyle verdiği beyanatında, onu "terörist başı" ilan edip, ölümüne sevindiğini, büyük memnuniyet duyduğunu stratejik müttefiklik halet-i ruhiyesiyle kolayca ifade ediverdi.
 
Vatikan dahi siyaseten bile olsa, “bir insanın öldürülmesinden memnun olunamayacağı” açıklaması yaparken, Abdullah Gül’ün katil emperyalist ordular tarafından şehid edilen bir Müslüman hakkındaki, emperyalist jargonlara dayalı şu açıklaması ibret vericidir: "Bu şunu gösteriyor; teröristler ve terör örgütlerinin başlarının sonu, eninde sonunda canlı veya cansız ele geçirilmektir. Dünyanın en tehlikeli ve sofistike başının da bu şekilde ele geçirilmiş olması, herkese ibret vesilesi olmalı. Büyük memnuniyetle karşılıyorum." TBMM Başkanı M. Ali Şahin de, “su testisi suyolunda kırılır” diyerek, hukuk dışı bu suikasta meşruiyet atfeden ve zımnen haklı bulduğunu, memnun olduğunu ifade eden bir tutumu kolayca sergileyivermişti.
 
Bu kadar ABD eksenli düşünmek, bu kadar yaranma çabası göstermek ve böyle bir konuda bu kadar hazır ve aceleci bir şekilde memnuniyet beyan etmek ne anlama gelmektedir? Kendilerinin oluşturdukları beşeri yerel ve uluslararası hukukun kurallarına da aykırı olan bu katliamla işlenen apaçık suça destek vermiş, iştirak etmiş olmuyorlar mı? Yüz binlerce mazlum Müslüman’ın katili olan Sharon ya da milyonlarca Müslüman’ın katili olan Bush öldüklerinde, aynı memnuniyeti açıklayabilecekler midir? Bulundukları konum itibariyle, gerçek katillerle işbirlikçilik yapmaları sebebiyle, üzüldüklerini söyleyemeseler de, hiç değilse susamazlar mıydı, daha nötr ifadeler kullanamazlar mıydı? Silahsız bir Müslüman’ın küresel terörist bir devletin katil askerleri tarafından, evi basılarak korsanca katledilmesi üzerine, bu kadar acele, bu kadar rahat ve kolay bir biçimde memnuniyetle karşılama açıklaması yapmak, en azından ayıp değil mi ve en önemlisi de suç ve suçluyu sahiplenme, övme suçu tam da bu değil mi?
 
Avrupa’nın azınlıkta olan erdemli istisnalarının yer aldığı kimi insan hakları kuruluşları ve kimi siyasiler, bu yargısız infazın uluslar arası hukuk ihlali olduğunu ifade ederken, güçlünün yaptığı hukuk ihlallerinin mazur görülmesine itiraz ettiler. Hatta bir Alman mahkemesi yargıcı, Başbakan Merkel’in memnuniyet açıklamasının, “insan onurunu zedeleyen, merhametle ve hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmayan, tüm insani değerlere aykırı bir açıklama olduğunu” ifade ederek, “böyle bir suç olayını onayladığı” için de suç duyurusunda bulundu, hakkında soruşturma açılmasını talep etti. Türkiye’de ise, ABD’nin işlediği bu katliam suçunu sahiplenip övenler, bu suçun işlenmesinden, katliamın yapılmasından memnuniyet duyduklarını beyan edenler hakkında değil de, bu açık suçu ifşa edip, bu hukuksuzluğa, insan hakları ihlaline eleştiri getirip mağdura sahip çıkanlar hakkında suç duyurusunda bulunulup, soruşturma açılıyor.
 
4 – 1918’den sonra Türkiye’nin işgali sürecinde, Afgan halkı maddi ve manevi desteğiyle Türkiye halkının yanında yer almışken, Türkiye yönetimi bugün Afganistan’ı işgal eden katil gücün içinde yer almakla kalmıyor, Afgan halkına destek veren Usame Bin Ladin’i ve işgale direnen Taliban’ı (Afgan halkının işgale direnen evlatlarını) “terörist” ve “suçlu” ilan eden emperyalistlerin safında yer alarak, ahde vefasızlığın zirvesinde tavır belirliyor.
 
Mazlum Afgan halkının, bağımsızlığını elde etmek, kendi topraklarında insanca Müslüman’ca yaşama hakkına sahip olmak ve işgalci katilleri defetmek için ortaya koyduğu direniş ve mücadele saygı değerdir ve bütün dünyanın kabul etmesi gereken en temel hakkıdır. Tıpkı 1918’de işgal edilen Türkiye halklarının aynı amaçla ortaya koydukları direniş ve mücadele gibi. O zaman Afgan halkı, Türkiye halklarının işgale karşı yürüttükleri direniş ve savaşa destek için fakir halleri ile maddi ve manevi yardıma koşmuşlardı. Bugün aynı müstevli emperyalist güçler tarafından Afganistan işgal edildiğinde ise, Türkiye katil ABD öncülüğündeki emperyalist terör örgütü NATO içinde işgalcilerin işbirlikçiliğini üstlenmekten utanmamıştır. Bu durumda, şu sorunun sorulması gerekmiyor mu? Türkiye’yi işgal edip mazlum halkımızı katleden işgalci güçlere karşı, o gün Afganistan halkının da desteğini alarak savaşan dedelerimiz de “terörist” ve “suçlu” konumunda mıydılar?
 
Üstelik, dünyevi bütün imkanları ve rahatı terk edip, yokluk içindeki mazlum Afgan halkının yanında zor şartlarda yer alarak, işgale karşı haklı direnişine maddi ve manevi katkılarını seferber eden, emperyalizmin işgal ve katliamına, soykırımına karşı direnen bu halkın destekçisi olan bir Müslüman’a, her türlü hukuk anlayışını çiğneyerek yapılan alçakça saldırı ve suikastı protesto edip, onun bu fedakarlığını dile getirip şehadeti mübarek olsun dediğimiz için, bizim hakkımızda soruşturma açılıyor. Usame Bin Ladin ve destek verdiği (geçmişte Türkiye işgal edildiğinde yardıma koşan Afgan halkının çocukları olan) Taliban gibi, Allah yolunda savaşırken, Müslüman bir halkın, topraklarını istila eden katil terörist işgalcileri defedip bağımsızlığını kazanması, kendi topraklarında kendilerini Allah’ın hükümlerine göre adaletle yönetme hakkını elde etmesi için mücadele ederken öldürülen Müslümanlara “şehid” demeyi bile suç sayan bir zihniyet nasıl oluşmuştur? Bu derece ne yaptığını bilmez bir noktaya gelişin sebebi emperyalistlerle müttefik olmanın, onların seküler kültürlerinin etkisinde kalmanın yol açtığı bir yozlaşma değil midir?
 
Diğer taraftan, Usame Bin Ladin’e yönelik korsanca suikasta destek vermek, hele memnun olduğunu ifade etmek, en azından uluslar arası beşeri hukukla ve artık anayasanın da üzerinde bir değere sahip olduğu kabul edilerek altına imza atılmış bulunan insan hakları sözleşmeleriyle de bağdaşmadığı gibi, fıtri insani erdemler ve ahlaki ölçülerle de bağdaşmamaktadır. Böyle adaletsiz bir tutumu takınmak, aynı zamanda, 90 yıl önce işgale uğrayan Türkiye’ye yardım yapan ve bugün aynı şekilde işgale muhatap olduğu için haklı bir direniş ortaya koyan Afgan halkına yönelik ahde vefa sorumluluğuna ve bu boyutuyla İslami değerlere, insanı fıtri ahlaka da ihanet etme anlamına gelmez mi?
 
5 – Üstelik biz yayınladığımız bildiride, Üsame Bin Ladin’in muhtemel yanlışlarına, ona ya da onun çevresindeki Müslümanlara ait olduğu iddia edilen ve İslam adaletiyle bağdaşmayan eylemliliklere de eleştirel yaklaşıp, bunları meşru kabul etmediğimizi de açıkça beyan etmiş bulunuyoruz. Ancak ayırım yapmadan ve çifte standarda düşmeden Rus işgaline karşı cihad edenleri de, ABD ve NATO işgaline karşı direnenleri de, adalet ve bağımsızlık için cihad etmekle nitelendirip, aynı ölçüyle ve adaletle değerlendirip, takdir ve dualarımızla destekliyoruz.
 
Ayrıca, biz yayınladığımız bildirimizde, geçmişte onların bize yaptığı yardımdan kaynaklanan ahde vefa duygumuzla öncelikle bizim yardımlarına koşmamız gereken Afgan halkının işgale karşı haklı direnişine bizden önce ve bizden güçlü bir desteği veren, dünyevi bütün çıkarlarını ve rahatı terk edip onların yanında dağlarda sıkıntılı, zorlu bir hayata razı olan onurlu İslami şahsiyetini takdirle andığımız Usame Bin Ladin’in muhtemel yanlışlarına, ona ya da onun çevresindeki Müslümanlara ait olduğu iddia edilen ve İslam adaletiyle bağdaşmayan eylemliliklere de eleştirel yaklaşıp, bunları meşru kabul etmediğimizi de açıkça beyan etmiş bulunuyoruz. İşte bu duyarlılıkla, ona mal edilen, ya da üzerine o yaftanın yapıştırıldığı farklı kesimlerce gerçekleştirilmiş ve henüz faili ortaya çıkarılmamış olan, ancak askeri olmayan hedeflere ve masum insanlara yönelik katliam sonucunu doğuran eylemliliklerle ilgili iddiaların, az da olsa doğru olması ihtimalini de dikkate alarak, bunları meşru olmayan, İslam’a aykırı eylemlilikler olarak nitelemiş ve tasvip edilmeyecek yanlış eylemler olduklarını beyan etmiş ve Müslümanları onun “yanlışlarını ıslah edip, doğrularına sahip çıkmaları” gerektiğini de özellikle ifade etmiştik.
 
Böylece işgale karşı Afgan halkının haklı direnişine verdiği destek, Allah yolunda katlandığı fedakarlıklar, onurlu ve ahlaklı çabalar gibi doğrularını takdirle anarken, zikredilen muhtemel yanlışlarını da sahiplenilmemesi ve ıslah edilmesi gereken, yanlışlar olarak nitelemiştik. Hiç şüphesiz ki, bildirimizde yer verdiğimiz bu bağlamdaki bazı ek açıklamaları da, yürürlükteki yasaların ya da savcıların ve mahkemelerin hışmından korunmak için değil, ama Allah’ın dini İslam’ın imajının yanlış eylemliklerin gölgesinde kalıp kirlenmemesi ve İslam’a aykırı eylemlerin meşru gibi algılanmaması için yapmıştık.
 
Biz İslami kimliğin gerektirdiği adaletle, Rus işgaline karşı direnen Afganlıları ve Usame Bin Ladin nasıl mücahid olarak nitelemiş, takdir, etmiş ve saygı duymuşsak, işgalci değişip de ABD ve NATO Rusya’nın yerini alınca da aynı tutumumuz İslami adaletle ve ilkeli, tutarlı olmanın temel gereği olarak sürdürmekteyiz. Ancak, Afgan halkının ve bu halka destek veren Usame Bin Ladin’in daha önce Rus işgaline karşı verdikleri aynı tür bağımsızlık mücadelesi sürecindeki aynı konumunu, ABD, Batı ve Türkiye cihad olarak niteliyor ve bugün “terörist” ve “suçlu” saydıkları kişileri o gün “mücahid” ve “kahraman” olarak ilan edip destek veriyorlardı. Evet büyük ve utandırıcı bir çifte standartla, aynı kişilerin, aynı nitelikteki cihadını, aynı hedefi güden İslami direnişini, işgal Rusya’ya değil de ABD, NATO ve Batıya ait olunca, direnişin hedefi Rus işgali değil de, Batı emperyalizmi olunca, bu gün “terörist” ve “suçlu” ilan edivermişlerdir. Aynı emperyalistler, on yıllarca Filistin Kurtuluş Örgütü’nü “terör örgütü”, lideri olan Arafat’ı da “terörist başı” olarak niteliyorken, sonra kendileriyle uzlaşınca, emperyalist politikalara teslim olunca da aynı örgüt ve liderini “kahraman” ilan etmediler mi?
 
Aynı emperyalist devletler, ABD, AB ve İsrail terör devletleri, bilindiği üzere, işgalci Siyonist devlete karşı haklı bir direnişi sürdüren HAMAS’ı da “terör örgütü” kabul etmekte ve “suçlu” ilan etmektedirler. Buna rağmen TC Cumhurbaşkanı ve Başbakanı ise, haklı ve doğru bir tespitle, açıkça ve resmen HAMAS’ın “terör örgütü” olmadığını, Filistin halkının meşru temsilcilerinden olduğunu söylemektedirler. Eğer Usame Bin Ladin hakkında olduğu gibi, HAMAS ve liderleri hakkında da emperyalizmin nitelemeleri, suçlamaları esas alınarak hareket edilecek olsa, TC Cumhurbaşkanı ve Başbakanı için de bu açıklamaları dolayısıyla “suçu ve suçluyu övme” iddiasıyla soruşturma açılması gerekmez mi? Aslında doğru olan, emperyalist ülkelerin hukuksuz, ahlaksız, ölçüsüz ve çıkar eksenli belirlemeleriyle “terörist” ve “suçlu” sayma çabalarını ciddiye almamak, hatta bunları aldatıcı, yanıltıcı emperyalist yönlendirmeler kabul edip, bu adaletsizliğe itiraz etmek, bu haksız yönlendirmeye göre hareket etmemektir. Bu sebeple, HAMAS konusunda emperyalist iddiaların esas alınmaması ne kadar doğruysa, Usame Bin Ladin hakkında da o kadar doğrudur.
 
İşte bizim TC yönetici ve bürokratlarından farkımız, çifte standarda düşmeden, her durumda aynı İslami adalet ölçüsüyle tutum belirlememizdir. Bizim farkımız, emperyalizmin belirlediği “terör” ve “terörist”, “suç ve suçlu” tanımını Filistin’de reddettiğimiz gibi, Afganistan, Çeçenistan, Irak ve Pakistan’da da reddetmek suretiyle, vahye dayalı gerçek adalet ve hukuk ölçülerini, her olaya ve her kişiye aynı adaletle uygulayıp tutarlı olmaktan ibarettir. Sadece Filistin’de değil, bütün bu ülkelerdeki zalim emperyalist işgallere, katliamlara aynı derecede karşı çıkmaktır. Ayırım yapmadan, işgal altındaki tüm mazlum halkların ve haklı direniş çabalarının yanında yer alarak, emperyalizme ve işgal, istila, sömürü ve katliamlarına tepki göstermeyi İslami ve insani sorumluluk olarak görmemizdir.
 
Ortadoğu’nun Batı standartları içinde dönüştürülmesi için model olarak öne çıkarılan Türkiye’nin AKP’li hükümetinin, dönüştürme etkisini arttırmak amaçlı olarak, Filistin konusunda İsrail’e karşı sert tutumuna müsamaha edildiği anlaşılmaktadır. Aksi takdirde, kadın, çocuk masum insanların hunharca katledilmesine yönelik aynı duyarlılığın neden Afganistan, Pakistan ve Irak’ta hatta Çeçenistan’da katledilen daha çok sayıdaki halk kesimleri, kadın ve çocuklar için gösterilmediğinin izahı yapılamaz. Üstelik bu ülkelerde, emperyalist katillere tepki göstermeyi bırakın, bir de bu katil ordulara her türlü askeri ve lojistik desteğin verilmesi ve çok yönlü işbirliği söz konusudur. Bu yüzden de, oradaki işgale karşı sürdürülen direnişe ve onurlu direnişçilere verdiğimiz düşünsel destek ve duaya bile tahammül edilmemekte, hakkımızda soruşturmalar açılmaktadır.
 
6 – Usame Bin Ladin, öncelikle Türkiye’de olmak üzere, herhangi bir mahkemenin karşısına çıkarılıp yargılanmış, savunma hakkı verilen bu mahkemeler sonucunda suçu sabit olmuş ve mahkeme kararıyla suçlu sayılmış, mahkûm edilmiş midir?
 
Ayrıca, Usame bin Ladin’in, Türkiye’de ya da başka bir yerde mahkeme önüne çıkarılıp, ilahi vahyin ölçülerini esas almadığı için gerçek adaleti sağlaması asla beklenemeyecek olan beşeri yasalarla bile olsa yargılanıp, suçu delilleriyle ispat edilip, kendisini savunma imkânı tanınıp, sonuçta suçlu bulunması, mahkûm edilmesi, söz konusu mudur? Hayır, tam tersine, emperyalist güçler, onun mahkemelerde konuşarak, emperyalizmin tüm pisliğini dünya insanlığının önüne dökmesini ve kendisi yargılanırken aslında emperyalizmi yargılamasını engellemek için, kendilerinin yaptıkları ve taptıkları putlarını yiyerek, kendi koydukları uluslararası hukuku ahlaksızca çiğneyerek, onu vahşice bir katliamla ortadan kaldırmayı ve hatta cesedini bile alçakça yok etmeyi tercih ettiler.
 
Beşeri arzuya/hevaya ve egemen oligarşilerin çıkarlarına göre vazedilen beşeri hukuka göre yapılacak böyle bir yargılama bile olsaydı, yine de egemen emperyalist katil güçlerin hukukları da, insani ve ahlaki değer tanımadığından dolayı güvenilir olmaz ve ciddiye alınmazdı. Ancak Usame Bin Ladin, bu katil emperyalist devletlerin bağlı olduklarını iddia etikleri, kendilerinin yaptıkları tağuti hukuklarına göre bile yargılanıp suçlu bulunmuş biri değildi. O halde nasıl oluyor da, bizim “suçu ve suçluyu övdüğümüz” iddiası ileri sürülerek soruşturma açılabiliyor? Hangi hukuka ve ölçüye göre yapılıyor bunlar? Sadece emperyalist katil terör devletlerinin ve onların katil istihbarat kurumlarının, mazlum halkların milyonlarcasını birkaç yılda katleden gerçek terörist kanlı silahlı güçlerin böyle istemesi dışında, Ankara TEM Müdürünün ve savcılarının ellerinde, Usame Bin Ladin’in şahsen suçlu bulunduğuna dair hangi mahkeme kararı vardır?
 
Usame Bin Ladin, bu güne kadar hiçbir yerel ya da uluslar arası mahkemede, adaletsiz beşeri hukuk zaviyesinden bile hiçbir zaman “suç”u ispat edilip mahkûm edilmiş değildir. İddia edilen bütün suçlar sanal dünyada ortaya atılan ve henüz herhangi bir mahkeme kararıyla kesinleşmemiş emperyalist iddialardan ibarettir.
 
Açık yüreklilikle söylemek isterim ki, tevhidi imanımın en temel gereği olarak, hak ve adalet ölçülerini belirlemede nihai otorite olan Allah’ın vahyini esas almayan hiçbir hukuk sisteminde, sahici ve bütüncül anlamda adaletin tecelli edeceğine inanmıyorum. Buna rağmen, Usame Bin Ladin’i, beşeri hevayı esas alarak düzenlenen mer’i hukukun ölçüleri içinde kalarak dahi olsa objektif biçimde yargılayacak, bu beşeri yasaları bile, küresel emperyalist kuşatma ve dayatmadan azade, terörist ABD baskısından bağımsız ve tarafsız kalarak uygulayacak, (belki birkaç istisna olsa bile) Türkiye’de ve Batıda çok fazla mahkemenin çıkabileceğini zannetmiyorum. Buna rağmen, yani bu taraflı ve bağımlı mahkemelerden bile herhangi bir yargılama söz konusu olmadığı gibi, savunma hakkı tanınarak, belgeli delilli bir biçimde verilen ve kesinleşmiş bulunan herhangi bir karar da yoktur. Hatta henüz Usame Bin Ladin hakkında, Türkiye’deki derin devlet çetesi Ergenekon terör örgütü için hazırlanan iddianame gibi, somut belgelere dayalı bir iddianame bile bulunmamaktadır.
 
7 – Ergenekon misali derin devlet çeteleri ve darbeciler ile Abdullah Öcalan ve Deniz Gezmiş gibi mahkemelerde yargılanıp sisteme göre “suçlu” bulunanlar, her gün meydanlarda, mitinglerde, medyada, ekranlarda övgüyle anılmakta, destek verilmekte iken, TEM ve savcılar sadece seyretmektedir. Buna rağmen Usame Bin Ladin’e yönelik hukuksuz bir saldırının kınanması ve yanlışlarına sahip çıkılmadan olumlu yanlarının takdir edilmesini içeren bir taziye açıklaması yayınlanması bile soruşturma konusu yapılmaktadır. Neden?
 
Halbuki, Ergenekon misali darbeci derin çetelerin hakkında bunca belge, bilgi ortaya konduğu, binlerce belgeye dayalı binlerce sayfalık iddianameler yazılıp yargılama başlatıldığı halde, onları överek sahiplenen onlarca siyasi şahsiyet, çok sayıda medya ve onlarca yazar ve gazeteci söz konusu. Henüz mahkeme karar vermediği ve mahkûm edilmedikleri ve bu sebeple suçları mahkeme kararıyla sabit olmadığı için, mahkeme karar verinceye kadar suçlu sayılmadıkları için, bu çete zanlılarına övgülerde bulunanlar hakkında suç ve suçluyu övmekten soruşturma açılmamaktadır.
 
Aynı şekilde, Abdullah Öcalan, her gün mitinglerde, ekranlarda övülen saygın bir kişi olarak öne çıkmaktadır. Üstelik, her gün miting meydanlarında ve TV ekranlarında sahiplenip yüceltilen Abdullah Öcalan, bağımsız olmasalar ve adaletle hükmetmeseler de, en azından beşeri yasalarla hükmeden mahkeme kararıyla “suç”u sabit olup, mahkum edilmiş bulunmaktadır. Buna rağmen, bugün bu kişiyle ilgili övgüler açıkça her yerde ve serbestçe ifade edilmektedir. Daha önce bu konuda kimi davalar açılmış olsa da, son seçim sürecinde aylarca medyada, meydanlarda ve ekranlarda söz, pankart ve eylemlerle bu sahiplenme, övgü ve yüceltme açıkça devam ettiği halde bir tek soruşturma açılmış değildir. Şüphesiz ki, biz onlara da soruşturma ve dava açılmasından yana değiliz, bu konularda insanların serbestçe düşüncelerini açıklayabilmelerinden, düşünce özgürlüğünden yanayız. Sadece, sistemin yargı alanında ve bürokrasisinde yaşanan büyük bir çelişkiyi ve tutarsızlığı ortaya koymak için bu konuları da hatırlatıyoruz.
 
Aynı şekilde, yıllar önce TC mahkemelerinde yargılanıp “suçlu” bulunmuş ve cezası infaz edilmiş Deniz Gezmiş ölüm her yıldönümünde, sevenleri, dava arkadaşları ve medya tarafında övgü ve yüceltmeyle anılmakta, hatta onu yargılayıp asan sistem ağır eleştirilerle, suçlamalarla mahkûm edilmektedir. Ki biz de İslami adalet anlayışımız gereği, bu ülkenin insanlarına bunca zulmü reva görerek, hak, adalet ve özgürlük arayan gençlerini önce zulüm ve haksızlıklarıyla isyana zorlayan, sonra da bu zulme isyan eden gençleri adaletsiz mahkemelerinde yargılayıp, ideolojik siyasi kararlarla cezalandıran sistemi eleştirmekteyiz. Deniz gezmiş de dâhil olmak üzere, bu zulme muhatap kılınan bütün gençlerin hukukunu ayrım gözetmeden savunmaktayız. Ancak burada bu konuyu hatırlatmamız, sadece yaşanan utandırıcı çifte standarda dikkat çekmek içindir.
 
Anlaşılmaktadır ki, masum insanlara yönelik binlerce katliamın altına imza atmış olduğu mahkeme kararıyla tespit edilmiş Abdullah Öcalan bile, arkasında ABD, AB ve Batılı emperyalist ülkeler yer alınca, hakkındaki suçlu olduğuna dair mahkeme kararlarının dahi uygulanması ertelenebilmekte ve bu kişiyi meydanlarda, sayfalarda ve ekranlarda övmek normal karşılanmaktadır. Laik, ulusalcı ve batıcı olup, İslam’a karşı durduğu ve Kürt halkını İslami kimlikten uzaklaştırıp sekülerleştirmeyi temsil ettiği için emperyalist devletlerce desteklenen PKK önderliği, Batılı emperyalist devletlerce uzun yıllar “terörist” olarak nitelenmemiş ve çok boyutlu olarak korunup desteklenmiştir. Abdullah Öcalan’ın destekçisi olan ABD, AB, İsrail gibi işgalci emperyalistler, Usame Bin Ladin’in ise katilleri durumundadırlar. Onun için, emperyalistlerin kanaatleri, düşünceleri, jargonları ve objektif olmayan nitelemeleri, işbirlikçi bölge ülkeleri ve bürokratları için de belirleyici olmaktadır. Maalesef onlar da, kendi oluşturdukları yasalardan ve beşeri hukuktan bile bir dayanak bulmak zahmetine katlanmadan, emperyalistlerin subjektif düşünceleriyle, önyargılı düşmanca nitelemeleriyle hareket etmekte ve bölge halklarının işgale karşı direnen çocuklarını hukuki mesnetten yoksun bir biçimde “terörist” ve “suçlu” olarak nitelemekten, karalamaktan çekinmemektedirler. Usame Bin Ladin’in ve ona yönelik hukuksuzluğu kınayıp taziye yayınlayanların kabahati, Ergenekoncu ve PKK’lılar gibi Batıcı, laik, ulusalcı değil de, Müslüman ve emperyalizme karşı olmaları ve bu sebeple emperyalistlerce düşman ilan edilmeleri midir? Aynı şekilde, Deniz Gezmiş’e açık mahkeme kararıyla “suçlu” bulunmasına rağmen, onu ve suçlu bulunduğu konudaki düşünce ve eylemlerini yıllardır övgüyle ananlar, Gezmiş’in ve kendilerinin batıcı düşüncenin, laik, modern paradigmanın bir versiyonu olan sosyalist ideolojinin müntesibi, İslami kimlikten uzak seküler bir kültür ve kimliğin temsilcileri olmaktan başka hangi ayrıcalıkları vardır?
8 – Türkiye’nin yönetici ve bürokratlarının “suç ve suçlu”nun tanımı ve tespitine dair ölçüleri, emperyalist devletlerin çıkarlarına göre ve onlar tarafından mı belirleniyor?
 
Bir zamanların TC Başbakanı Ecevit, 11 Eylül’de ikiz kulelere saldırının akabinde, ABD’nin, Afganistan ve Irak’a saldırılarını meşrulaştırmak amacıyla sonradan yalan olduğu ortaya çıkan bahaneler üretmeye çalıştığı süreçte, kendisine “ikna oldunuz mu” sorusunu yönelten gazetecilere, “Amerika ikna olmuşsa biz de ikna olmuş sayılırız” mealinde bir söz sarf etmişti. Bugün bize açılan bu soruşturma da bir daha göstermektedir ki, emperyalistlerle stratejik ortaklık/işbirlikçilik devam ettiği sürece, kim ve hangi kadro iktidarda olursa olsun, sonuç değişmemekte, siyasi yönetimler ve bürokratlar aynı işbirlikçi zihniyetle, müttefiklerinin subjektif yaklaşımlarını benimsemekte, emperyalizme karşı olan kendi halklarına ve bölge halklarına aynı emperyalist gözlüklerle bakmakta, aynı emperyalist jargonları, kavramları kullanmaktadırlar. Bu sebeple “Amerika ve AB ikna olmuşsa”, onlar da ikna olmakta, Amerika ve Batı birilerine “terörist” ya da “suçlu” damgası vurmuşsa, onlar da aynı damgayı hiçbir sorgulama gereği duymadan kolayca vurabilmekte, onların sevindiklerine sevinip, onların memnuniyet duydukları katliamlardan aynı memnuniyeti duyabilmektedirler. Temenni etmek isterim ki, Türkiye’deki savcılar da, siyasilerin ve bürokratların yaptıklarını taklit ederek, “bağımsız bir yargıda kesinleşmiş bir mahkumiyeti ve delilleri ile yargıda ispat edilmemiş bir ‘suç’u yoksa da, madem ki Amerika Usame Bin Ladin’in suçlu olduğunu söylüyor ve hukuksuz bir operasyonla da olsa bu suçun infazını yaparak onu katlediyor, o halde biz de ‘suçlu’ sayarız” demek gibi bir büyük hukuksuzluğa prim vermezler.
 
Bu bağlamda, NATO toplantılarında emperyalistlerle ya da Çeçenistan, Afganistan, Irak ve Pakistan gibi, kendi Müslüman halklarına karşı Batı ve Rus emperyalizminin işbirlikçiliğini üstlenmiş diğer ülke yöneticileriyle bir araya geldiklerinde, “terörizme karşı ortak mücadele”den bahseden TC yöneticileri ve bürokratlarının, hukuku ve adaleti değil de, emperyalist projeleri, hedefleri esas aldıkları halde, “terörist” ve “suçlu” tespitinde adil ve hukuki bir yerde durmaları mümkün müdür? Halbuki, Afganistan, Irak, Pakistan gibi ülkelerde, on yıldır ve halen süren katliamlar, masum kadın, çocuk ayırmadan topyekûn bir halkı yok etmeye yönelik soykırım mahiyetindeki saldırılar, insansız uçaklardan atılan katil füzelerle gerçekleştirilen vahşet sonucunda milyonlarca insan katlediliyorken, Türkiye’yi yönetenlerden herhangi bir itirazın, herhangi bir engel olma çabasının sadır olmaması, gerçek anlamda “suç” oluşturmakta değil midir? Bu sebeple, küresel teröristlerle işbirliği suçunu işleyen bu yöneticiler hakkında, kendi oluşturdukları ve imza attıkları beşeri uluslararası hukuka göre bile soruşturma açılması gerekmiyor mu? Böyle olması gerekirken, maalesef savcılar bu suçu soruşturacak yerde, bizim bu suçun mağdurlarına sahip çıkmamızı soruşturma konusu yapmaya yönlendirilmektedir.
 
Üstelik Amerika ve müttefiki emperyalist devletler, sürekli yalan söyleyip iftira atıkları, yalana dayalı iddialarla mazlum halkların ülkelerini işgal edip milyonlarca masum insanı katlettikleri ve bu durum kendi itiraflarıyla da tescil edildiği halde, hâlâ bu katillerle birlikteliğin sürdürülüyor olması, tabii ki, ülkemizi yöneten kadroların ve onlara bağlı bürokratların bizim hakkımızda karar verirken hukuka ve yasalara uygun davranmalarını engelleyici bir faktör olarak değerlendirilmelidir. 11 Eylül’de İkiz Kulelere yönelik saldırıların kim tarafından yapıldığı belli değilken, bunu üzerine yıktıkları Usame Bin Ladin orada diyerek Afganistan’ı, Saddam’ın nükleer silahı var yalanıyla da Irak’ı işgal edip milyonlarca masum insanı katlettikleri ve Usame Bin Ladin’i kendi yaptıkları hukuka bile aykırı alçakça bir suikastla şehid ettikleri halde ve bütün bu yalanları ortaya çıktıktan sonra dahi aynı vahşeti halen sürdürüyor olmalarına rağmen, bu katil emperyalistlerle stratejik ortaklığını, onların katliam politikalarına en azından lojistik ve psikolojik desteğini sürdüren siyasi yönetimlerin ve onların emrindeki bürokratların, bizim adil ve haktan yana tutumumuzu anlamalarını, bize karşı muamelede hiç değilse kendi hukukları çerçevesinde görece bir adaleti sağlamalarını, kendi yasalarına uygun objektif bir tutum takınmalarını beklemek mümkün müdür? Şüphesiz ki, emperyalist yalancı ve katil terör devletlerinin, ahlaksız emperyalist jargonu kullanarak ve fıtri ahlaki değerler ile vicdani insani erdemleri çıkarlarına kurban eden sübjektif ölçülerini esas alarak “suç ve suçlu” belirleyen TC siyasi kadroları ve bürokrasisinin, hakkımızda, bu yozlaşmadan bağımsız objektif, ahlaki ve hukuki bir karar vermesi mümkün değildir.
 
9 – TEM Şubesi yetkililerinin CIA yetkilisinden bile daha fazla emperyalizm yanlısı tutum içine girmeleri ibret vericidir.
 
2004'e kadar Usame Bin Ladin'i yakalamakla görevli CIA timinin başında bulunan Michael Schauer, en büyük düşmanı olarak tanımladığı bin Ladin'e olan hayranlığını gizlemeyerek, onun güzel ahlakı hakkında yaptığı tespitleri hiçbir komplekse düşmeden açıkça ifade etmektedir. Schauer, Usame Bin Ladin için şunları söylüyor: “Bence o olağanüstü bir adamdır. Onların dünyasına Müslümanların toplumuna bir bakarsanız son 50 yılda bizim (emperyalist­-MP) tarihimizi Usame Bin Ladin kadar olumsuz şekilde değiştiren başka bir kişi yoktur. Bu beni bir düşman olsa bile oldukça sarsıyor ve etkiliyor. Onu tanımak ve saygı duymak açısından da böyle… Bu adam biz ister kabul edelim ister etmeyelim İslam tarihindeki kahramanlarla oldukça ortak özellik taşıyor, çok samimi, sade yaşantılı, politik sayılacak güzel bir Arapça konuşuyor, çatışmalarda 4 defa yaralanmış, oldukça fakir olan İslam dünyasında devasa bir serveti elinin tersiyle itmiş. 20 milyar doları olmasına rağmen bu servetten vazgeçmiş. Ve gitmiş 20 yıldır Afganistan’ın kirli sularını içerek yaşıyor. O kendisine saygı duyulması gereken bir kişidir. Saygı duymazsak yenemeyiz de.”
Usame Bin Ladin hakkında onu alçakça katleden terör devleti ABD’nin CIA yetkilisi bile, bu kadar övücü ve takdir edici cümleler kuruyorsa, ona bir Müslüman gözüyle bakıldığında çok daha olumlu bir İslami kişilikle karşı karşıya olunduğu sonucuna ulaşılmaz mı? Bizim onun hakkındaki aynı tespitlere yakın ama Müslüman’ca ifadelerimizi, suç duyurusuna ekledikleri tutanakta suç unsuru olarak sıralayan TEM Şubesi yetkilileri, aynı takdir edici sözleri ifade eden CIA yetkilisi hakkında da suç duyurusunda bulunacaklar mıdır? Bu aşırı, abartılı ve emperyalizm yanlısı tutumla CIA yetkilisinden bile daha ileri gidecek kadar Amerika ekseninde davrananlar, Amerika’dan fazla Amerikancılık yapmış olmuyorlar mı? Bu kraldan fazla kralcılıkla, emperyalist devlet yetkililerinin yaklaşımlarını bile aşarak kendi vatandaşlarına karşı, emperyalist jargonları kullanarak ve hukuksuz emperyalist iddiaları abartarak suçlama çabası içine girenler, böylece temel insan haklarını çiğneyerek ve gerçek suçlulardan yana tavır koyarak, suç işlemiş olmuyorlar mı?
10 – Emperyalist devletler ve işbirlikçileri laik sistemler, heva ve zanna dayalı, çıkara endeksli, seküler/dünyacı bakış açısıyla, zulüm ve fesad dilini kullanırken, bizler arzda halife kılınmış ve emaneti yüklenmiş olma sorumluluğu ve Allah’ı razı etme hedefimiz, ahiret ve hesap bilincimiz gereği adalet ve ıslah dilini kullanmaktayız. Bu sebeple de, onlar işgal, zulüm ve katliamlarına “yüce adalet ve özgürlük” ve “demokratikleştirme, özgürleştirme” projesi adını verirken, bu büyük zulümlerine, işgal ve katliamlarına karşı mücadele eden adalet ve ıslah yanlılarını da “terörist” ve “suçlu” ilan etmektedirler. Bizler ise, temsil ettiğimiz adalet ve ıslah dilimiz gereğince, herkes için adalet ve özgürlük istemekte, kimden gelirse gelsin masum insanlara yönelik katliamları, vahyi ölçülere aykırı kör şiddeti ve gerçek anlamda terörü, sırf Allah’ı razı etmek amacıyla reddetmekteyiz.
 
Anlaşılan odur ki, Türkiye’de egemen laik sistem ve müttefiki emperyalist devletler ile biz Müslümanlar, farklı lügatlerin, farklı terminolojinin, farklı dillerin müntesipleriyiz. Onların dili, çıkar eksenli, değişken, fesada dayalı ve zalim bir dil iken, bizim dilimiz her şartta aynı adalet ilkelerini esas alan adalet ve ıslah dilidir. Bu yüzden, “terör”, “terörist” ve “suç-suçlu” kavramlarına farklı yaklaşıyoruz. Seküler modern paradigmaya bağlı laik emperyalist sistemlerin ve işbirlikçi konumunda olan Türkiye’nin yöneticilerinin ve bürokratlarının “terör” ve terörist” dediklerine, biz “mücahid ya da direnişçi”, yaptıklarına ise “cihad ya da direniş” diyoruz. Onların bu kavramlara yükledikleri anlamlar tamamen, heva ve zanna dayalı, çıkar eksenli ve saptırma amaçlıdır. Bu yüzden, işgalci güçlere karşı son derece haklı bir direnişi, “terör” olarak niteleyip, bağımsızlık, adalet ve hak mücadelesi veren mücahidlere “terörist” diyebiliyorlar. Üstelik bu tür nitelemeleri, son derece ahlaksız ve ilkesiz bir biçimde, tamamen emperyalist çıkar hesaplarıyla yapıyorlar. Çıkarlarına uygun geldiğinde, yani düşmanlarına vurduğunda, mesela Rus işgaline karşı verilen savaşı desteklemekte, olumlu bulmakta ve “cihad” olarak nitelemekte iken, çıkarlarına aykırı geldiğinde ise, aynı kişilerin, aynı ülkedeki ABD işgaline karşı “cihad”ını, bu sefer “terör” olarak niteleyebiliyorlar. Bizim adalet ölçülerimiz ve mazlum bölge halklarının muhatap oldukları açısından, bölgemize gelen işgalcilerin bombalarla, füzelerle, insansız uçaklarla, kimyasal ve nükleer silahlarla yaptıkları tam anlamıyla katliam, vahşet, soykırım ve gerçek anlamıyla “terör” olduğu halde, emperyalist batı devletleri bu vahşetlerinin, sömürü, işgal, istila ve tecavüzlerinin adını “bölge halklarını demokratikleştirme, özgürleştirme projesi” koyabilmektedirler.
 
Bizler ise, temsil ettiğimiz adalet ve ıslah dilimiz gereğince, herkes için adalet ve özgürlük istemekte, kimden gelirse gelsin masum insanlara yönelik katliamları, vahyi ölçülere aykırı kör şiddeti ve gerçek anlamda terörü, sırf Allah’ı razı etmek amacıyla reddetmekteyiz. Bu sebeple de, Kur’an hükümlerine aykırı biçimde masum insanlara yönelik haksız, hukuksuz kör şiddete başvurmanın meşru olmadığını söz konusu açıklamamızda ifade etmiş bulunuyoruz. Bu tür bir açıklamaya bildirimizde yer vermemiz de, sistemin kanunlarından çekindiğimizden değil, vahyin, merhameti, adaleti ve temel insan haklarına, beş temel emniyete riayeti emreden, ahlaki ve hukuki ölçülerine sadakat göstererek Allah’ı razı etmek amacımızdan kaynaklanmaktadır. Kur’an’a uygun ve meşru olmayan kör şiddet, kimi Müslümanlarca da başvurulsa gayri İslami ve gayri meşru olup, bizler bu konudaki iddialar doğruysa, meşru değildir, yanlıştır açıklamasını yapmakla, İslami olanın apaçık ortaya konmasını ve Müslümanların yanlışlarıyla gölgelenmemesini hedeflemiş bulunmaktayız. Bizler, kör şiddeti kimden gelirse gelsin gayri meşru ilan edip reddederken, emperyalist devletler ve katil orduları ve emperyalizmin kanlı terör kuruluşu NATO dünyanın her yanında ve özellikle de İslam coğrafyasında, tam bir kör şiddetle, tam bir terör estirmeyle kitlesel katliamlar yapmaya devam ediyor ve BM kararlarıyla da bu katliamlara, uyduruk meşruiyet kılıfları hazırlanıyor.
 
İşgal altındaki Afganistan’da, Irak’ta ve buna ilaveten Pakistan’da süreklilik arz eden bir biçimde her gün onlarca masum insanın, insansız ve insafsız uçaklardan atılan katil füzelerle katledilmesi suçu işlenmeye devam ediliyor. Ve bütün bu katliamlar, kısacık haberlerin konusu olup vaka-yı âdiyeden sayılıp geçilmektedir. İnsanlık utandırıcı bir suskunluk içinde, binlerce insanın katledilmesini kanıksayarak, normal sayarak günlük hayatına devam etmektedir. Batının kendi modern paradigması içinde kalarak üretilen insan hakları iddiaları bile, bir propaganda aracı kılınmaktan, emperyalist politikaların aracı haline getirilmekten öte geçmiyor. Başlangıçta fıtri, vicdani bir arayışın sonucunda, seküler zeminde de olsa üretilen insan hakları, bu küresel terörist devletlerin çıkarları uğruna kurban ediliyor. İnsan haklarına bağlı ve hukuk eksenli olması gereken güvenlik bürokratları ile savcı ve yargıçların bile çok büyük ekseriyeti, modern paradigmanın ve emperyalist kültürün kuşatması/işgali altındaki zihinleriyle, çoğu kez bu büyük oyunun, aldatmanın farkında bile olmadan aynı istikamette düşünüp, edilgen bir tutumla emperyalizmin çıkarlarına uygun kararların altına imza atabilmektedirler.
 
Diğer yandan, emperyalistlerle müttefik olan laik Kemalist sistemin din istismarı yaparak, halkı “Allah ile aldatıp” yönlendirmek ve resmi politikalar istikametinde kullanmak için, İslam’ın “şehid” kavramını saptırmak suretiyle, kendi gayri İslami sistemi ve ideolojisi uğrunda ölenlere “şehid” demesi gibi büyük bir çelişki yaşanmaktadır. Yani sistemin ve bürokratlarının resmi diliyle bizim İslami ıslah dilimiz bu konuda da zıt uçlarda durmakta, bizim Kur’an’a dayanarak “şehid” dediklerimize onlar suçlu ve terörist diyebilmekte, onların din istismarı amacıyla “şehid” olarak nitelendirdiklerinin ise vahyin ölçüleriyle asla böyle olmadıklarını biz çok iyi bilmekteyiz. İşte bu farklılık sonucunda, Allah yolunda, Allah’ın hükmünü ve adaleti hakim kılmak için savaşıp, emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesi verenlere “şehid” denilmesini suç sayan bu çarpık zihniyetin, büyük bir çelişkiyle, NATO içinde yer alarak, laik ve ulusalcı olan ve İslam şeriatına düşmanlığını açıkça ifade eden bir ordunun emrinde savaşırken ölenlere “şehid” demeleri büyük bir saptırma ve aldatma değil midir?
 
Allah yolunda işgalci emperyalistlere karşı savaşırken öldürülenlere “şehid” denilmesini suç gibi takdim edenlerin, NATO gibi, düşman rengini bile Komünizmi temsil eden kırmızıdan, İslam’ı temsil eden yeşile çevirerek açıkça İslam’ı düşman ilan edip, İslam’a ve Müslümanlara karşı küresel korsanlığa başlamış bulunan İslam düşmanı bir ordu içinde yer alarak, işgalcinin safında ölenlere ise kolayca “şehid” payesini verebilmeleri neyle izah edilecektir? Emperyalist katil ABD’nin safında ve emperyalizmin silahlı terör ordusu NATO’nun içinde yer alarak, mazlum Kore halkının ülkesini işgale giden ve bu alçak emperyalistlerin çıkarları için mazlum yerli halkın kanını akıtan işgalci laik batıcı Türkiye’nin askerleri, bu emperyalist saldırganlık sırasında öldürüldüklerinde “şehid”, kalanlar da gazi ilan edilmediler mi? Yaklaşık 90 yıl öncesinde aynı batılı emperyalistlerin işgaline karşı Türkiye halklarına yardıma koşmuş Afgan halkının ülkesini, bu halkın bağımsız İslami bir sistemde insanca, Müslüman’ca yaşamalarını engellemek için işgal etmiş bulunan aynı batılı emperyalistlerle birlikte hareket eden Türkiye askerlerinden ölen olsa, onları “şehid” ilan etmek din istismarı ve dini kavramları yozlaştırma çabası dışında izah edilebilir mi? Üstelik emperyalist amaçlarla Kore ve Afganistan’ı işgal eden ABD ve NAT0 güçlerine destek vererek, geçmişte Kore’ye, bugün de Afganistan’a asker göndererek, mazlum halklara karşı emperyalist katillerle birlikte olan Türkiye, emperyalist devletlerden çok daha zelil bir konuma düşmüştür. Çünkü o emperyalist devletler kendi ulusal çıkarları ve sömürü için başka halkların ülkelerini zorbaca işgal ederken, Türkiye, kendi halkının çıkarı için değil de, hatta kendi halkının onurunu zedeleyerek, o mazlum halklar nezdinde kendi halkını küçük duruma düşürerek, onların bu pis çıkarlarına, kirli amaçlarına hizmet etmek üzere oralarda bulunmak durumuna düşmektedir.
 
Farklı dil kullanmamızın bir başka göstergesi ise, “kardeşlik” kavramına yüklediğimiz anlamda ortaya çıkmaktadır. TEM Şubesi yetkilileri, suç duyurusu için hazırladıkları tutanakta, Usame Bin Ladin için kullandığımız “Müslüman kardeşimiz” ifadelerini bile suç unsuru gibi göstererek ve üstelik savcıların dikkatini çekmesi için bolt yaparak öne çıkarması aramızdaki lügat farkının ibret verici bir diğer göstergesi olarak dikkat çekmektedir. Bize göre Allah’ın ayeti açıktır ve dünyanın neresinde ve hangi ırka müntesip olursa olsun, hangi konumda ve şartlarda bulunursa bulunsun, İslami kimliğini ve imanını koruduğu sürece “mü’minler kardeştir” (Hucurat 10). Seküler sistem ve kadrolarının yaklaşımına göre ise, aynı ırkın müntesipleri hangi dinin ya da ideolojinin müntesibi olurlarsa olsunlar kardeştirler. Laiklik ve Kemalist ulusalcılıkla bağdaşmasa da hak ve doğru olan sadece Müslümanların kardeşliğidir. İşte bu ölçü farklılığımız sebebiyle, hangi durumda olurlarsa olsunlar mü’min olma vasıflarını koruyan başka diyarlardaki Müslümanları kardeş kabul etmemiz ve onların hukukunu koruma, savunma çabası göstermemiz son derece haklı, doğru ve İslami bir tutumdur. Hiçbir kurum ve kişinin bu tutumumuz sebebiyle bizi kınama, suçlama hakkı ve yetkisi olamaz.
 
11 – Hakkımızda Suç Duyurusunda Bulunup Soruşturma Açılmasını İsteyenler Bizzat kendileri Gerçek Anlamda Suç İşlemişlerdir
 
Aslında hiçbir mahkemece suçlu olduğu tespit edilmediği halde, velev ki suçlu bulunsaydı bile, suikastla katledilmek suretiyle, başlı başına suç olan bir hukuksuzluğa maruz bırakılarak alçakça bir zulme muhatap kılınan bir Müslüman’ın hukukuna sahip çıkmaya yönelik açıklamamız üzerine suç duyurusunda bulunup soruşturma açtıranlar, sonuçta bu uluslararası hukuka da aykırı operasyonla işlenen gerçek suçu ve suçluyu örtme, sahiplenme suçunu işlemiş olmaktadırlar. Bu sebeple, TEM yetkilileri hakkında, gerçek suç ve suçluyu koruma suçunu işledikleri için suç duyurusunda bulunuyorum. İnsani, fıtri ve İslami duyarlılığı olan tüm insanlar bu büyük zulme bu vahşi suikasta tavır koyarken, Türkiye yöneticilerinin emperyalistlerle birlikte sevinç duymaları ve TEM Şubesi yetkililerinin de, emperyalistlere karşı mazlumdan yana tutum takınarak adil duruş sergileyen Müslümanlar hakkında suç duyurusunda bulunmaları en azından ayıptır. Afganistan’daki emperyalist işgale, işgalcilerin mazlum Afgan halkına yönelik tecavüz, sömürü ve katliamına karşı, bu halkın çocuklarının direnişine destek veriyor diye, kendi hukuklarını bile ihlal ederek emperyalist teröristlerce suikastla katledilen bir Müslüman’ın şehadeti vesilesiyle açıklama yapmayı suç saymak, hukuk ihlali yapmanın yanında, bir de Afgan halkının 90 yıl önce bu ülke halkına verdiği desteğe ve bu ülke halkının Afgan halkına karşı göstermesi gereken ahde vefa sorumluluğuna saygısızlık göstermek değil midir?
 
Maaşlarını ödeyen ve kendisine hizmet etmelerini bekleyen halkının ahde vefa duygusuna, geçmişteki işgal sürecinde kendisine yardım etmiş ve bugün işgale maruz kalmış halklara yardım etme, adaletten, haktan yana ve işgale, katliama, küresel emperyalizme karşı olma duyarlılığına saygısızlık yaptıkları için Ankara TEM yetkilileri hakkında suç duyurusunda bulunuyorum. Bu tutum, maaşını bu halktan alıp, hizmeti emperyalistlere sunmak anlamına gelmez mi? Evet, bağlı olduğu hukuka bile uymayıp, hakkında suçlu olduğunu tespit etmiş hiçbir mahkeme kararı olmadığı halde, Afgan halkının destekçisi bir Müslüman’ı sadece emperyalistlerin subjektif iddialarını esas alarak suçlu sayıp, bu konudaki adil ve haktan yana ahlaklı tutumları, sırf emperyalizmin çıkar eksenli ölçü ve yaklaşımlarına uyum sağlamadığı için engellemeye, suçlu ilan edip susturmaya kalktıkları için, TEM yetkilileri hakkında suç duyurusunda bulunuyorum.
 
AKP hükümetinin emrindeki emniyet yetkililerine ve savcılığa göre suçu ve suçluyu belirleme makamı, mahkemeler midir, yoksa emperyalist katil ABD mi? Aslında bizim, uluslar arası hukuku ayaklar altına alarak başka bir ülkede bir ailenin yaşadığı eve, korsanca baskın yaparak, silâhsız insanları vahşice katleden ABD’nin bu katliamını protesto edip mağdura sahip çıkmamız son derece ahlaki ve insani iken, emniyet ve özel yetkili savcılığın bize soruşturma açmayı yönlendirme çabası içine girmesi, gerçek suçu ve suçluyu resmen ört bas etmek anlamına gelmiyor mu? Türkiye’nin emniyet yetkilileri, uzun yıllar Usame Bin Ladin’i takiple görevli CIA biriminin başkanı kadar bile adil olamıyorlarsa, bu nasıl izah edilecektir?
 
12 - Yeni Statükonun, Görece de Olsa Adalet ve Özgürlük Vaadi Sadece Yandaşlar İçin midir?
 
Yeni statükoyu oluşturan kadroların demokratik değişim iddialarının karşılığı nedir? Vaat edilen görece adalet ve özgürlük, sadece yandaşlar, destekçiler için midir? Daha zalim eski statükoya karşı çıkıp, yenisinin görece daha olumlu olabileceğine dikkat çeken, ancak yeni statükonun da, İslami ölçüleri ve vahyi hükümleri esas almaması sebebiyle ve emperyalistlerle kurduğu ilişkinin doğal sonucu olarak sahici ve bütüncül adaleti gerçekleştiremeyeceğini söyleyerek, yeni statükoya da eleştirel yaklaştığımız için potansiyel suçlu sayılıp sürekli takip altında mı tutulacağız? Bizler, ilahi vahyi temel belirleyici kabul eden ve ona teslim olan Müslümanlar olarak, laik batıcı ulusalcı sistemin hiçbir versiyonunu benimsemeyip, kadrolar değişse de, görece olumlu sistem içi değişimler yaşansa da taguti olma niteliği devam eden yeni statükonun haksızlıklarını, adaletsizliklerini de eleştirmeyi sürdürdüğümüz için, temel hak ve özgürlüklerimiz sürekli takip ve tehdit altında mı olacak? Görece ve sistem içi de olsa özgürlük ve adalet vaatlerinde samimi olanların, bu vaatlerinin ayrım yapmadan herkesi kapsamasını sağlamaları gerekmiyor mu?
 
Bu amaçla da öncelikle, emniyet bürokratlarının ve savcıların, sadece belli siyasi görüşlerin ya da cemaatlerin değil, ayrımsız olarak bütün kesimlerin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alma duyarlılığına kavuşturulmaları gerekmiyor mu? Bürokratların, savcıların, yargıçların, hiç değilse bağlı olunduğu iddia edilen AB standartlarına uygun bir yaklaşımla, altına imza atılmış olan uluslararası sözleşmelerde taahhüt ettikleri temel haklara sadakatle davranmalarını temin edecek bir hukuki zemin oluşturmaları ve düşünce, inanç özgürlüğümüz başta olmak üzere bütün temel haklarımızı güvenceye kavuşturmaları gerekmiyor mu? Böyle olmayacaksa, o zaman bizim gibi düşünen, laik sisteme entegre olmayı reddedip Kur’ani bir hayatı kurmak ve yaşamak için çalışan Müslümanlara zulmün devam edeceği, herkese adalet ve özgürlük vaadinde samimi olunmadığı ve bu vaadin sadece yandaşları kapsadığı sonucu çıkmayacak mıdır?
 
Hükümetin AB standartlarında hak ve özgürlük vaadi samimi olsaydı, dokuz yıllık iktidarında emrindeki polis ve jandarma teşkilatlarındaki bütün personeli, hiç değilse altına imza attığı uluslararası temel haklar sözleşmeleri ölçülerinde bir hak ve hukuk eğitiminden geçirmesi ve bu ölçülere bağlılık emri vermesi gerekmez miydi? Ancak pratikte polis teşkilatı sürekli devleti vatandaştan koruma refleksiyle temel hakları kolayca çiğnemeyi, hak ve özgürlüklere düşman konumunu ısrarla sürdürmüştür. Bu tür hukuksuzlukların bizzat tanığı olan, düşünce özgürlüğü sürekli polis kaynaklı suç duyurularıyla saldırıya uğrayan bir düşünce adamı olarak bu vakıayı yaşayarak tespit ediyorum. Halbuki, bütün bu zulümlere engel olmak üzere ve polis teşkilatının temel haklara saygılı hale gelmesi, en azından birilerini şok etse bile düşünce açıklamalarını suç kategorisine, hele hele “terör suçları” kategorisine sokmamayı öğrenmesi için, sadece bir başbakanlık genelgesinin yayınlanması ve bu konudaki uyumsuzlukları takip etmek üzere bir “insan haklarına saygılı davranmayan bürokratları izleyip sorgulama” amaçlı heyet teşkil etmesi yeterdi. Ama maalesef bu konuda ciddi hiçbir çaba gösterilmemiş, üstelik bu tür hukuk ihlaliyle düşünce özgürlüğüne yapılan bürokratik müdahalelere, bir de siyasi iktidarı ve kimi cemaatleri savunma refleksiyle yapılan sübjektif ve tarafgir müdahaleler eklenmiştir.
 
Eski despot statükodan çok çekmiştim ve sürekli savcılık ve mahkemelere gitmek zorunda bırakıldığım yaklaşık 15 yıl geçirmiştim. Görece adalet ve özgürlük vaat ederek oluşturulmaya çalışılan yeni statükoda da aynı sorgulamaların azalsa da sürdürülüyor olması düşündürücüdür. Son beş yılda, yaptığımız basın açıklamalarında ifade ettiğimiz düşüncelerimiz sebebiyle, defalarca emniyet kaynaklı suç duyuruları yapılmış ve insan haklarına bağlı ve mevcut yasaları objektif uygulayan savcılara denk geldiği için, hepsinde de takipsizlik kararları verilerek bu hukuksuzluk engellenmiştir. Ancak işi gücü bırakıp, önyargılı işgüzarlıklarla düşünce adamlarını takip etmeyi iş edinmiş bulunanlar, düşünce açıklamalarıyla “terör suçları” arasında nasıl bir bağ kuruyorlarsa, TEM Şubesinin gayretkeşliğinde görüldüğü gibi yeni suç duyuruları yapmaya devam etmektedirler. Zaten birikmiş dosyaların altından kalkmakta zorlanan yargının önüne, insan hakları eğitiminden geçmemiş ve temel haklara bağlılığı sağlanamamış kadrolar, lüzumsuz ve işgüzarca çıkarımlar sonucu yaptıkları rastgele suç duyurularıyla yeni dosyalar koymaya ve mevcut dosyaları arttırmaya devam etmektedirler. Hakkımızdaki bu son suç duyurusu ise, artık bardağı taşıracak derecede husumetle ve savcıları yönlendirme amaçlı haksız nitelemelere de yer verecek bir içerikle hazırlanmış olduğu imajını vermektedir.
 
VII - Sonuç :
 
1 – TEM yetkililerinin suç duyurusu, önyargılı, abartılı, mesnetsiz ve savcıları subjektif kararlar vermeye yönlendirme amaçlı yanıltıcı ifadelerin de yer aldığı, hukuki olmadığı gibi, yasal da olmayan bir muhtevadadır.
 
2 – Ortada mahkeme kararlarıyla tespit edilmiş bir “suç ve suçlu” olmadan, tamamen emperyalizmin propagandasının etkisi altında kalınarak, Usame Bin Ladin’in yaptıkları ve kendisi “suç ve suçlu” ilan edilmiş ve bizim de “suç ve suçluyu övme” suçunu işlediğimiz, hukuksuz bir biçimde iddia edilmiştir.
 
3 – Usame Bin Ladin’e yönelik olarak, uluslararası hukuku çiğneyerek işlenen suikastta, birçok suç bir arada işlenmiştir. Herhangi bir mahkemede yargılanıp suçu sabit olmamış bir kişiyi, başka bir ülkede evini basarak, çocuğunun önünde katletmek ayrı bir suçken, cesedini ailesinden kaçırıp gasp etmek ayrı bir suç, denize atıp yok etmek ayrı bir suç, cesedine zarar vermek de ayrı bir suçtur. Bütün bu zulümlere muhatap kılarak katlettikleri Usame Bin Ladin’i yargılama yoluna gitselerdi, onun yapacağı açıklamalarla, emperyalist devletlerin pek çok pisliği ve zulmü ifşa olacak, o yargılanırken aslında emperyalizmi yargılayabilecekti. Böylece, gerçek teröristler ve gerçek suçlular tüm dünya insanlığının önünde bir daha ortaya konabilecekti. İşte bundan korkan emperyalist devletler, onu çok boyutlu hukuksuzlukla yok etmeyi tercih ettiler.
 
4 – Bu açık hakikate rağmen, bizim hakkımızda suç duyurusunda bulunanlar, ABD’nin katil teröristlerinin uluslar arası hukuku çiğneyerek, yabancı bir ülkenin topraklarında ve masum küçük bir çocuğun gözü önünde babasına yönelik olarak gerçekleştirdikleri suikastla işledikleri açık suçun ve gerçek suçlu olan emperyalist devletlerin ve ABD’nin korunması sonucuna yol açarak hedef saptırmışlar ve böylece gerçek suçluyu koruma, gerçek suçu örtme suçunu işlemişlerdir.
 
5 – Düşünceyi ifade etme özgürlüğü çerçevesinde kalan açıklamamız hakkında yapılan suç duyurusuyla “terörle bağlantılı” olduğumuz imajının oluşturulmaya çalışılması bir diğer yönlendirici ve yanıltıcı tutumdur. Yukarıdaki bölümlerde sebepleri açıklandığı üzere, düşünce özgürlüğümüzün, görece özgürlük vadeden yeni statükoda da tehdit altında olduğu anlaşılmakta, vaat edilen görece özgürlüğün, sadece sistem yanlılarını ve yeni statüko yandaşlarını kapsadığı anlaşılmaktadır. Bürokrat ve hukukçuların, siyasi iktidarların ya da bağlı oldukları cemaatlerin değil de, ayrım gözetmeden herkesimin ve herkesin temel haklarının, hukukunun koruyucusu, herkesin hak ve özgürlüklerin güvencesi olmalarını temine matuf bir eğitim hukuki düzenleme ve yönlendirmenin temin edilmediği anlaşılmaktadır. Bu sebeple de, bürokrasiye ve iktidara egemen siyasi ve cemaatsel yapıların dışında kalanların hak ve özgürlüklerinin bizzat bürokratlardan ve yargıdan gelebilecek tehditlerin altında bulunduğu anlaşılmaktadır.
 
6 – Yukarıdaki bölümlerde açıklanan nedenlerle, düşünce özgürlüğümüze yönelik bürokratik bir saldırıya muhatap bulunmaktayız. Savcılık olarak, siyasi ve cemaatsel reflekslerle yapıldığını sandığımız bu hukuksuz ve haksız suç duyurusunu dikkate almayarak, mesnetsiz ve uyduruk iddialarla yargıyı aleyhimize yönlendirme çabalarını boşa çıkararak, temel hak ve özgürlüklere yönelik bu saldırıyı önleyecek bir tutum sergileyeceğinizi ummak istiyorum. 21. 06. 2011
Mehmet Pamak

Bu içerik 3078 defa görüntülendi.
 
 
Yorumlar
Yorum Ekleyin
Adınız Soyadınız
e-Posta Adresiniz
Başlık
Yorum
Kalan karakter sayısı : 6000
Güvenlik Kodu
 
 
Copyright © 2013 İLKAV - İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı
Strazburg Caddesi No:18/4 SIHHIYE/ANKARA
Telefon :  +90 (312) 229 79 76 e-posta:  iletisim@ilkav.org
İLKAV Teknik Komisyon