Üye Ol  -  Şifremi Unuttum?
Facebook
 
 
> Pamak: Allah’ın Adını ya da Dinini İstismar Ederek İnsanları ‘All...

> Pamak: Şeytan ve Dostlarının En Etkili ve En Yaygın Kandırma Biçi...

> Şeytanın, Sırât-ı Müstakîm Üzerine Oturup Dört Yönden Yaklaşarak ...

> “Yeni 28 Şubat”a Rağmen Allah Yolunda Sabırla Yürümeli ve Asla Ko...

> Şeytan ve İnsan İlişkisinde Üç Kategori...

   
 
Hesap İsmi: İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı
Para Cinsi: Türk Lirası (TL)
Şube/Hesap: Kızılay Şub. / Hesap No: 2000614-4
IBAN: TR550020300002000614000005
En Çok Okunanlar

Anasayfa  >   CUMA HUTBELERİ  >  2019
 
Hutbe: Muhakkak ki Allah, adaleti, ihsanı ve yakınlara yardım etmeyi emreder.
Tarih: 29/04/2019
   


Hutbe: “Muhakkak ki Allah, adaleti, ihsanı (iyiliği) ve yakınlara yardım etmeyi emreder. Fahşayı, kötülüğü ve (zulüm olan) azgınlığı da yasaklar. Umulur ki siz düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl: 90)

 
Hutbe: “Muhakkak ki Allah, adaleti, ihsanı (iyiliği) ve yakınlara yardım etmeyi emreder. Fahşayı, kötülüğü ve (zulüm olan) azgınlığı da yasaklar. Umulur ki siz düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl: 90)
 
Ayeti celile de geçen fahşa kelimesi; fahiş, fuhuş, fahişe gibi kısaca çok çirkin işleri ve eylemleri ifade eder. Fahşa kelimesinin çoğulu fevahiş veya fuhşiyattır. Fahşa; müstehcenlik, hırsızlık, soygun, içki içme, kumar oynama, çirkin söz ve davranışta bulunma, terbiyesizce konuşma gibi görülmesi ve duyulması dahi uygun olmayan İslam dininde yasaklanan insanların en çirkin ahlaksız hallerini ifade eden günahlardandır. 
 
Ayrıca her türlü ahlâksızlığı topluma yaymak için propaganda yapmak, iftira atmak, gayrı ahlâkî hikayeler ve güldürüler anlatmak, bu türden tiyatrolar, filmler, çıplak resimler yapmak, seyretmek, açık saçık ortalıkta gezmek, karşı cinslerin gruplar halinde eğlenmeleri, dans etmeleri gibi hallerin gizli veya açıktan açığa işlenmesi aynı şekilde fahşa kavramının içine girer. Ayrıca fahşa’nın bir de fuhuş anlamı vardır ki Türkçe de bununla ırza tecavüz etmek yahut ırza geçmek anlamları kastedilir.
 
İslami sorumluluklardan soyutlanmış dünyevileşen dindarlıkların ve Allah'a (cc) teslim olmayan bireysel sözde Müslümanlıkların ortaya çıkıp yaygınlaştığı, tesettürün içini boşaltıp takva elbisesini yırtmış başörtülü çıplakların çoğaldığı, ölçüsüz kazanma hırsı uğrunda lüks ve israfın zirvede olduğu, dünyanın haz ve süsüne kapılanların hızla arttığı bir ortamda bulunmaktayız. Sanal dünyada kaybolan face-book, twitter vb. Fuhşun kol gezdiği alanlarda, internet oyunlarında ve diğer boş işlerde zaman öldüren, ahiretin tarlası ve imtihan alanı olan dünya hayatını oyun, eğlence ve süs olarak gören, fuhşiyat tasmalarını boyunlarında gezdiren insanlarla birlikte iç içe yaşamaktayız.
 
Kanunlarıyla Allah’a (cc) baş kaldıran kâfirleri taklit amaçlı İstanbul sözleşmesi adı altında eşcinsel kanunlar çıkarılmış, birtakım oda ve derneklerin öncülüğünde bu rezilliklere teşvik amaçlı paneller ve gösteriler hızla giderek artırılmıştır. Bununla fuhuş daha da aleni yaygın hale getirilerek namus ve ahlak tamamen ayaklar altına alınarak çiğnenmiştir. Fuhşun bilinçli olarak çığ gibi yaygınlaştırıldığı zamanımızda ana-babaya saygısızlıklar, onlara iftira atmalar, yalan söylemeler, kötü davranmalar, evi terk etmeler artmış baba veya evlat katili cinayetler çoğalmıştır. Karşı veya eşcinseller arasında her çirkinliğin serbestliği Müslümanlarda korkunç öfke uyandırırken artık bıçak kemiğe dayanmıştır. 
 
Evet, hiçbir Müslüman bu çirkinlikleri asla kabul edemez dediğimizde; öyleyse neden çocuklarımıza Ammar’ı anlatmadık? İslamın ilk şehitleri olan babası Yasir’i annesi Sümeyye’yi anlatmadık? Neden Esmaları neden Nesibeleri anlatmadık? Neden demedi ki bak kızım! Hz. Ebubekir’in Esma adında bir kızı vardı Rasül (sav)’in hicretinde hayatını hiçe sayarak Ebu Cehil’in karşısında ahlakıyla, imanıyla, tesettürüyle dimdik durarak fedakârlık gösteren bir mücahideydi. Yine neden demedik ki; bak kızım! Bir Nesibe vardı ki; Uhud günü savaş kızışıp erkek sahabilerin bir kısmı şehit olup bir kısmı da dağılınca peygamberimiz (sav)’i koruyanlardan biri de oydu. Peygamberimiz savaş sonra¬sında: “Uhud Günü sağıma soluma döndükçe hep Ümmü Ümâre’yi yanı başım¬da çarpışırken görüyordum” dediği işte o Nesibe validemizdi (r)
 
Rasül (sav) muhaciri yani hicret eden kişiyi Allah’ın (cc) nehyettiklerini (yasakladıklarını) terk edendir (Buhari, Bedu'l-vahy,4) diye tarif etmiştir. Yani kendisi terk eden hem evlad-ı iyalini ve hem de başkalarını da kendisiyle birlikte terk ettiren, hareket ettiren, eyleme geçiren adamdır. Bu açıdan bakıldığında namazı, orucu Peygamberimizden öğrenirken iş çocuk yetiştirmeye gelince batıyı ve batılın iğrenç kanunlarını, rezil kanunlarını referans almak ya iki yüzlülüktür ya da yüzsüzlüktür diyebiliriz. Oysa Müslüman demek; hayatının istikamet kaynağını vahiyde, örnekliğini de Peygamberimizin (sav) önderliğinde gören ve buna göre de kendisine bahşedilen hayatı Kur’ân’la inşa edip yaşayan ve başkalarına da hatırlatıp yaşatmaya çalışan “adam gibi adamdır”
 
Tarihin tozlu sayfalarını çevirdiğimizde birinci dünya savaşından yorgun çıkan bu milletin dedeleri acaba hangi ruhla birinci dünya savaşının hemen ardından Çanakkale savaşında mücadele saflarına koşmuştu? İşte büyüklerimizden duyduklarımız ve dinlediklerimiz şunlardı: O zaman asker toplamaya giden görevliler; ey ahali! “Yunan gâvuru Kur’an’ı parçalayıp abdesthane kâğıdı yapacak, dininizi ortadan kaldıracak, çarşafınızı yırtacak, başınıza şapkasını koyacak, Yunan Vasilyu başınıza vali olacak, Ermeni Keserciyan komutan olacak, namusunuza dil uzatacak, ırzınıza saldıracak” diyerek halktaki ırz, namus ve Hakkın hâkimiyet hislerini kamçılamışlardı. Evet “Hakkın hâkimiyetine” iman edenler “Allah, Allah” diye hücuma geçerken cephe gerisindekiler Namazlarına devam etmiş Kuran’ı dillerinden düşürmemişlerdi. O zaman tek kelime ile zafer kazandıran ruh İslam’dan ve İslam’ın nehyettiği fuhşiyatın kökünü kazımaktan namusu ve ırzı korumaktan başka bir şey değildi. Evet, Çanakkale geçilmemişti. 
 
Daha bir ay önce yaşadığımız bu topraklarda 18 Mart’ta Çanakkale geçilmez diyerek törenler düzenlendi. M. Akif’in “Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela, hani, tâ'ûna da züldür bu rezîl istilâ! Dediği kâfirlerin bizi kuşatmaları veba mikrobunu bile utandıran bir rezil istiladır! Şiirleri okundu. Ancak şimdi ağzımıza almaya haya ettiğimiz iğrençlikler, rezillikler, namussuzluklar olan fuhşiyat caddelerimizde, sokaklarımızda, parklarımızda canlı olarak veba mikrobu gibi salgın hale gelmiş cep telefonlarımızın içine kadar sirayet ederek bizleri perişan bırakmıştır. Hatta evlerimizde seyrettiğimiz televizyonlarda gösterilen diziler, filmlerden haberlere kadar insanımıza özendirecek bir halde sunulup çevremizi, evlerimizi, algılarımızı istila ederek bizleri kuşatması altına almıştır. 
 
Öyleyse neden Çanakkale’de 250.000 kişi can verdi? Yunan’ın, Fransız’ın, İngiliz’in modasına uysunlar diye mi can verdi? Yetişkin erkek çocuklar dahil, fuhşa özentiyi artıran moda diye streç daracık pantolonlar giysinler, gözlerimizin önünde içki içsinler, kumar oynasınlar, kadınlı erkekli zina etsinler diye mi kanlarını akıttılar? Madem Yunanlı gibi, Fransız gibi, İngiliz gibi yaşayacaktık, madem Hans gibi Hasan’da Kur’an’dan yüz çevirecekti, madem ki Ayşe’de Fatma’da Marya gibi açılıp saçılacaktı, üniversiteler de bahar etkinlikleri adı altında faşingler ayyuka çıkacaktı, o halde niçin 250.000 insanımız kanını akıttı. Peki şimdi soruyorum size? Allah rızası için söyleyin! Çanakkale geçildi mi, geçilmedi mi? 
 
Nerde hata yaptık? Ne yapabiliriz demeyelim. Kendimiz içinde neslimiz içinde her daim dua edelim. Evet, dua edelim ancak edeceğimiz duayı da öncelikle fiiliyatta arayalım. Şunu da iyi bilelim ki Allah (cc) hiçbir zaman yatana zafer nasip etmemiştir. Allah’ın (cc) elçileri, şehit mazlumlar, dava adamları nasıl anladılarsa biz de öyle anlamalıyız tevhidi akideyi çarptırmadan, saptırmadan. 
Evet, dua edelim ancak dua ederken yüzümüz kızarmadan bakabileceğimiz ellerimiz, ellerimize yönlendireceğimiz yüzümüz ve bu ikisiyle birlikte Allah’a (cc) çevireceğimiz bir benliğimiz olmalıdır. Eğer “dualarımız niçin kabul edilmiyor?” Diye soracak olursak sebebini ancak görevimizi yapmamakta arayabiliriz. Çünkü ellerimiz yapması gereken her şeyi öncelikle yapmış olmalıdır ki, görevini yapan ellerimizle ancak Allah’a (cc) dua ve niyazda bulunabilelim. Yoksa fedakârlık yapmayan ellerimizi semaya kaldırmanın ne anlamı olabilir? Cansa can, malsa mal, bunu anlamak lazım. Mıymıntıların duasının kabul edildiği nerede görülmüştür?
 
 “Hâkim davanın hiçbir zaman mahkûm tavrı olmaz”, boynu büküklükte tevazu sayılmaz. Efendim “biz demokratik hak arayışı içindeyiz” acizliğini bir kenara bırakarak Allah (cc) ve Rasül’ünün (sav) biz Müslümanlara buyruk olarak bildirdiklerini adam gibi benimsemek ve savunmak durumundayız. Gerisi laf-ı güzaf ve devasa ahmaklık. Rabbimizin (cc) emirlerine karşı zulüm ayyuka çıkmış rezalet ve zillet bu dereceye varmışken, zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz kalmamışken sessiz kalamayız, dilsiz şeytanda olamayız, durup Allah’ın (cc) azabının gelmesini de bekleyemeyiz. Rabbimiz (cc) Araf Suresi, 80. Ayetinde: “Hani Lut da kavmine şöyle demişti: Sizden önce alemlerden hiç kimsenin yapmadığı (fahşayı) çirkinliği mi yapıyorsunuz?” 81. Ayet: "Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz, haddi aşan (azgın) bir kavimsiniz." 84. Ayet: “Ve onların üzerine bir (azap) sağanağı yağdırdık. Suçluların (günahkârların) uğradıkları sona bir bak işte” buyurmaktadır.
 
Hutbeme son verirken şunları söylemek istiyorum: Bizler bu çağın dava adamları olarak bütün şartlar aleyhimize bile olsa kanımızı mürekkep yapabilecek kadar bir durumda kalsak bile kendimizi tevhidi ikame davamıza kilitleyelim. Kendimizi bu davanın birer hamalı, birer işçisi, bu kutlu yürüyüşün birer neferi, bir komutanı olarak kabul edelim. İnsanlarımızı uyandırmak için çalışalım, yaşatmak için çalışalım, ölmüş sinelerine ayetleri üfleyerek onları harekete geçirmek için çalışalım. İnanınki Hak talep ettiğimiz yolda yalınız kalsak bile darağacı altındaki sehpaya tekme atmayı göze aldığımızda zafer türkülerini çok yakından duyarız. İşte o zaman “tevhid de vahdet” için buluşmuş oluruz. Rabbimiz bizleri bu manada iman bekçileri kabul etsin. Rabbimiz bizlere muzafferi müyesser kılsın.                                                         
                                                                                                                                                                    26.04.2019
                                                                                                                                                             Hazırlayan: Şahin ÖZDAŞ
 
Bu içerik 151 defa görüntülendi.
 
 
CUMA HUTBESİ YAZARI

İLKAV
  Diğer Cuma Hutbesi Yazıları

 
 
Yorumlar
Yorum Ekleyin
Adınız Soyadınız
e-Posta Adresiniz
Başlık
Yorum
Kalan karakter sayısı : 6000
Güvenlik Kodu
 
 
Copyright © 2013 İLKAV - İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı
Strazburg Caddesi No:18/4 SIHHIYE/ANKARA
Telefon :  +90 (312) 229 79 76 e-posta:  iletisim@ilkav.org
İLKAV Teknik Komisyon