Üye Ol  -  Şifremi Unuttum?
Facebook
 
 
> Müslüman Alim ve Öncü Şahsiyetlerin, İslam Adına Batıl Siyasete D...

> Mısır darbesinin idam kararları ve İslami Duruşumuz - II...

> Mısır darbesinin idam kararları ve İslami Duruşumuz - I...

> Ertelenemez ve Terk Edilemez Sorumluluğumuz...

> İLKAV´ın 25. Yılında Mehmet Pamak´la Söyleşi 3. BÖLÜM :...

   
En Çok Okunanlar
 
Ülkede ve Bölgede Değişim Süreci ve Müslümanlar -VII- / Tarih: 11/11/2013
   

Tunus ve Libya’daki Ayaklanmalar, Olaylar, Müdahaleler, Yönlendirmeler

Bazı kardeşlerimizin ısrarla ifade ettikleri husus, “Müslüman halkların öncülüğünde ve inisiyatifinde gerçekleştirilen intifadalarla tagutlar devriliyordu”, halbuki bu çıkarım tamamen duygusal, sloganik ve gerçekle uyuşmayan bir tespitti. O gün doğru olduğunu söylediğimiz ve bugün de doğruluğu artık ortaya çıkmış bulunan tespit ise şuydu; Tunus’ta ortaya çıkan bir kıvılcımla, halkların birikmiş öfkesinin patlaması sonucu başlayan Ortadoğu halk ayaklanmaları sürecinde, isyan ederek despot yönetimleri yıkmak isteyen, ama yerine ne getireceği konusunda bilgisi de, birliği de olmayan farklı kesimlerin içinde yer aldığı halk ayaklanmalarının önü Tunus ve Mısır’da batıcı generallerin kontrolünde açılmıştı. Bir yandan daha örgütlü ve fazla oldukları için Müslümanların öncülüğünde, ama bir kısmı batı tarafından da yönlendirilen farklı kesimlerin de içinde yer aldığı yerli inisiyatife sahip ayaklanmaların ortak paydası diktatörleri devirmekti. Diğer yandan başta Amerika olmak üzere Batılı emperyalist ülkeler de hemen yönlendirmek için harekete geçmişlerdi ve yönlendirmek için (güdümlerinde olan ordu, yargı, istihbarat, polis, ekonomi ve medya gibi) oldukça güçlü imkanlara da sahiptiler.

Bu sebeple başından beri hep şunu söyledik; ne sadece yerli halkların inisiyatifle, ne de sadece emperyalist devletlerin düğmeye basması ve yönlendirmesiyle olaylar gerçekleşmektedir. Her iki şık birlikte geçerlidir. Tunus’taki kıvılcımla patlayan yerli öfkenin başlattığı ayaklanmalara rağmen, meydanları dolduran farklı kesimlerin despotları devirmek dışında, ne hedef birliği, ne aynı hedefe yönelik birlikte mücadelesi, ne de yeterli örgütlülüğü, bütün kesimleri bağlayıcı siyasi önderliği ve istişari karar mekanizması vardı. Halbuki, küresel emperyalist güçlerin, yüz yıla yakın zamandır bölge üzerinde devam ede gelen hegemonyalarının sonucu olarak, bölgedeki ordular, istihbarat örgütleri, polis güçleri, Yargı bürokrasisi, iş dünyası, ekonomik düzeni ve medyası üzerinde oldukça etkili bir hakimiyeti söz konusuydu.

Aslında daha önceki bölümlerde kapsamlı olarak izah ettiğim üzere, emperyalist devletlerin, İslami uyanışı engellemek, İsrail terör devletini güvence altına almak ve bölgedeki ekonomik çıkarlarını korumak gibi sebeplerle, bölge halklarının kaderleri ve kaynakları üzerinde söz sahibi olmalarına asla fırsat vermek istemeyecekleri ve bölgede meydana gelecek değişimleri de mutlaka yine bu çıkarlarına göre yönlendirmek isteyecekleri çok açık ve net bir gerçekliktir. Hele de toprakları İsrail tarafından işgal edilmiş ve iki taraftan İsrail terör devletini kuşatan Mısır ve Suriye gibi ülkelerde bu hesapların ve endişelerin çok daha ileri boyutta etkili olacağını unutmamak gerekir. Üstelik söz konusu bölge ülkelerinde, ordular, yargı ve polis başta olmak üzere bürokrasi, medya, istihbarat kuruluşları ve aydın ve yazarların çoğu doğulu ve batılı emperyalistlerce devşirilmiş olup, bunlara ilaveten doğrudan kendi askerlerini barındıran bölgeye yayılmış üsleri, kendi istihbarat kuruluşları ve teknolojik imkanları da dikkate alındığında bölgeyi istedikleri istikamette yönlendirmeleri çok da zor değildir. Yani bu tür bir yönlendirme için “kâdiri mutlak” olmaları gerekmemekte, var olan ve yukarıda zikrettiğimiz imkanları bu iş için fazlasıyla yeterlidir. Nitekim sonraki gelişmeler de bunu ortaya koymuş bulunmaktadır. İşte bu gerçekliği bilerek, basiretle hareket etmeye ve bu gücün etkisini kıracak gerekli tedbirleri almaya vesile olmak gerekiyordu, ama maalesef bu gerçekliği doğru okuyamayan duygusal yaklaşımlar öne çıktı. Zamanında akledilememesi, gelişmelerin doğru okunup basiretle değerlendirilememesi sonucunda yanlış yöntemlere başvurulması, sistem içi hükümet arayışlarına ya da hazırlıklı olmadan silahlı mücadeleye yönelinmesi sebebiyle, hem taguti sistemler değiştirilemedi, hem de Müslümanların büyük bedeller ödemeleri söz konusu oldu.

 

Söz konusu emperyalist güçler, başta Amerika olmak üzere emperyalist devletler, ellerindeki tüm bu imkanları da kullanarak, bir süredir, artık miadı dolduğu ve Batı çıkarlarına da zarar verdiği anlaşılan despot yönetimlerin egemenliğindeki bölgeyi kontrollü biçimde istedikleri istikamette dönüştürmenin planlarını yapıyorlar, önce BOP, sonra da başka projeleri deneyerek bu minvalde çalışmalar sürdürüyorlardı. Hatta bu sebeple bölgeden çok sayıda ilim adamı, aydın, yazar, akademisyen, kanaat önderi ve öğrenci üzerinde çalışmalar yapıyor, hatta bunlardan bir kısmını başta Amerika olmak üzere batı ülkelerinde eğitimden geçirmeye çalışıyorlardı. İşte bu tür çalışmalar içinde olan emperyalist ülkeler, Tunus’taki kıvılcımla başlayan bu ani ayaklanma karşısında henüz hazırlıklarını tamamlayamadan yakalanmışlardı. Aynı şekilde, zaten on yıllardır emperyalist Batılı demokratik ülkelerin güdümündeki despot, diktatör yönetimlerin kuşatmasında çok boyutlu baskı ve zulüm altında oldukları için, doğal olarak yeteri kadar örgütlenmeye fırsat bulma ve böyle bir ayaklanmaya hazırlık yapma imkanı olmayan bölge halkları da hazırlıksız yakalanmışlardı.

 

Bu ani patlama karşısında önce bir an şaşıran, sonra ise süratle toparlanıp yönlendirmeye çalışan batılı emperyalist devletler (ABD ve AB) “Nasılsa generaller laik, seküler batı zihniyetini temsil ediyorlar, eğer İslami kadrolar hükümet olurlarsa, işbirlikçi orduları ve kendi ekonomik gücümüzü, uluslararası sermaye kuruluşlarını kullanarak onları terbiye eder yönlendiririz” diye düşündüler. Önce Tunus’ta başlayan ayaklanmalar ilk sonucu da burada verdi ve ordunun kontrolünde ilk geçiş süreci başlatıldı. Ordu ve bürokrasinin denetiminde ülke seçimlere götürüldü. Manevi lideri Raşid Gannuşi olan NAHDA hareketi en fazla oyu almasına rağmen hükümeti, daha az oy alan biri sosyal demokrat, diğeri liberal laik ve solcu iki partiyle paylaşmayı tercih etti. “Emek ve Özgürlük için Demokrasi Bloğu Partisi” ve “Cumhuriyet için Kongre Partisi” ile koalisyon halinde hükümet kurmayı kabul etti.

 

Uzun süredir gerek Gannuşi, gerekse diğer NAHDA liderleri kendilerini “Ilımlı İslam”ı benimsemekle, “Muhafazakar Demokrat” olmakla, “AKP modelini esas almak”la tanımlıyorlar, seküler Batıcı muhalefeti ve Batılı emperyalist demokrasileri rahatlatacak her türlü tavizi vererek uzlaşmacı bir tutum sergiliyorlardı. Hatta “Milli Görüş” ve AKP çizgisini “Islah hareketi” olarak tanımlayan Gannuşi, hem de Türkiyeli Müslümanlara hitaben AKP’nin zaferiyle “Türkiye’de ıslah hareketinin başarıya ulaştığını” söyleyecek kadar kafa karışıklığı içeren ilkesiz konuşmaları oldukça rahat ve cüretkar biçimde yapabilmiş ve herhangi bir tepki ve eleştiri de almamıştı. Çünkü bu bağlamdaki değişim, dönüşüm ve pragmatizmin çürütücü cenderesi Türkiyeli Müslümanları daha önceden kuşatmaya başlamıştı. Gannuşi’ye ne söyleyebilirlerdi ki?

 

Ayrıca Gannuşi laikliği de, kısmi ve kapsamlı laiklik şeklinde ikiye ayırmakta ve mesnetsiz biçimde birincisinin kabul edilebilir olduğunu ikincisinin kabul edilemeyeceğini ifade etmektedir. Daha da ileri giderek, Laikliğin dar boyutuyla da olsa İslam’da olduğunu iddia edebilmek için, bu görüşünü destekleyecek rivayetler olarak şunları aktarabilmektedir; birinci olarak, Resulullah’a “Sahabeler ‘Bu vahiy mi senin görüşün mü (yani siyasi görüşün mü?)’ diye sorarlardı”,  ikinci olarak da tamamen teknik bir iş olan tarımla ilgili bir konuda “Siz dünya işlerinizi daha iyi bilirsiniz” şeklinde ifade edilen hadis rivayetlerini bu kabilden değerlendirebilmiştir. Hatta savaş gibi teknik bir konuda Resulün görüşünün dışında bir görüşü olanların “Bu vahiy mi senin görüşün mü?” sorusunu parantez içi kendi yorumuyla “senin siyasi görüşün mü?” şeklinde ifade etmesi, siyaset ve vahyi ayrıştırma tavizinin hadis rivayetlerini bile nasıl kendi işine gelecek şekilde tahrif etmeye sürüklediğinin ibret verici örneğini teşkil etmiştir. Diğer taraftan, Mısır ve Tunus’ta laikliği teklif etmesi üzerine karşı çıkmak yerine, tam tersini yaparak tepki alan Erdoğan’ı savunmak sadedinde de şunları söyleyebilmiştir; “Erdoğan’ın önerdiği laiklik, insanların seçme özgürlüğüne saygı duyan, dine karşı nötr olan Anglosakson modele yakın bir laiklik”.

 

Görüldüğü üzere, meşhur “tagutları devirmeye yönelik intifada”[1]  sonrasında İslami bir sistemi kurmayı bir yana bırakın tüm bu tavizleri vermesine ve hak ile batılı çeşitli tevillerle de olsa uzlaştırma çabası göstermesine, çoğulculuk adına taguti rejimi reforme edip sürdürme eğilimini ortaya koymasına rağmen yine de kendisini ve partisini kabul ettirememiştir. Mısır benzeri “temerrüd” (isyan) provokasyonları Tunus’a da taşınmış, liberal sol batıcı çevreler utanmaz bir azgınlıkla bu kadar tavizi bile yeterli görmeyip, tıpkı Mısır’daki gibi eski rejim taraftarlarıyla bütünleşerek NAHDA öncüğündeki hükümeti devirmek üzere harekete geçmişlerdir. Nihayet derin güçlerin operasyonlarıyla, faili meçhul suikastlarla iki muhalefet lideri katledilerek NAHDA zor durumda bırakılmaya ve darbe zemini oluşturulmaya çalışılmıştır. Ve bütün bu zorlamalar, tehditler ve pazarlıklar sonucunda nihayet bir süre önce hükümet istifasını sunmak zorunda bırakılmış ve yeni dönemi daha ileri bir uzlaşmayla hak-batıl karışımı çoğulculuğu daha kalıcı hale getirecek projelere doğru adımlar atılmıştır. Tunus’ta bu kadar provokasyona rağmen (risk tamamen yok değilse de) yine de darbenin gerçekleşmemiş olmasının önemli bir sebebi ordunun Mısır ordusu gibi güçlü olmaması, diğeri ise Mısır’ın darbe sonrası içine sürüklendiği kaos ortamının caydırıcı rol oynamasıdır. İşin ilginç yanı, tıpkı Mısırlı darbecileri desteklediği gibi Mübarek Mescidlerimizi işgal altında tutan Suudi Arabistan yönetimi ve BAE, Tunus’taki İslam düşmanı liberal ve sol laik çevreleri de finanse edip desteklemekten geri durmuyorlar.

 

Libya’da ise, aceleyle önce koalisyon adı altında sonra ise NATO çerçevesinde hava müdahalesiyle destekledikleri ayaklanmayı istedikleri istikamette yönlendirdiler. Ekonomik çıkarlarını güvence altına aldılar. Küresel kapitalizmin ve küresel finans diktatörlüğünün kuşatmasından Kaddafi döneminde çıkmaya, Afrika Para Birliği projesi oluşturmaya, doğal gaz ve petrolü Dolar ve Euro ile satmamaya yönelik teşebbüsleri olan Libya’yı tekrar küresel sistem içine çekecek anlaşmaları yaptılar. Daha ayaklanma sürecinde aceleyle Bingazi’de Merkez Bankası kurup hemen uluslararası sömürü ve finans diktatörlüğünün merkez finans kuruluşu olan Merkez Bankaları Birliğine üye yaptılar. Uzun yıllar işbirliği yapıp, bütün zorbalıklarına göz yumup destekledikleri, elini öpüp imkanlar devşirdikleri diktatörü, mahkemede yargılandığında bütün küresel pislikleri, süfli çıkarlara dayalı kirli ilişkileri ortaya çıkaracağı korkusuyla konuşmasına bile fırsat vermemek için aceleyle ortadan kaldırdılar.

 

Libya’ya askeri müdahaleyle, aynı zamanda, ayaklanmaların yaygınlaştığı coğrafyanın insanlarına göz dağı vermek üzere güç gösterisi de yapmış oldular. Yani Libya üzerinden bir başka mesaj daha verdiler ve “Bizim müsaade ettiğimiz kadar bağımsız ve özgür olabilirsiniz, küresel sistemin kırmızı çizgilerini aşmaya kalkmayın, özellikle seküler siyasi sisteme, liberal ekonomiye entegre olmaktan kaçmayın, sakın küresel sistemin dışına çıkmaya kalkmayın, aksi takdirde Libya örneğinde yaşandığı gibi başınıza geleceği bilin” demiş oldular. Sonuçta bugün gelinen noktada, NATO veya NATO bileşenlerinin müdahalesi olan Afganistan ve Irak’ta da olduğu gibi Libya’da tam bir istikrarsızlık, kaos, sürekli gerginlik ve çatışma ortamı egemen bulunuyor.

 

Mısır’da Yaşanan Ayaklanma ve Sonrası Gelişmeler

 

Bölgedeki ayaklanmaların Müslümanların öncülüğünde ve inisiyatifinde başlamadığının ve küresel güçlerin de Müslümanların da hazırlıksız yakalandığının en çarpıcı göstergesi Mısır’da yaşanmıştır. Tunus’taki kıvılcımla başlayan öfke patlaması Mısır’a da sıçradığında Tahrir meydanına ilk çıkanlar daha ziyade liberal ve sol gençlik kesimleriydi. Özellikle de “6 Nisan Gençlik  Hareketi” gençleri 2008 yılında New York’da sosyal medyanın kitle hareketlerini yönlendirmede nasıl kullanılabileceğinin eğitiminden de geçirilmişlerdi.[2]   Ve diktatöre karşı ayaklanmalarda “sol-liberal gençlik bir milletin uyanışını temsil ediyordu. Daha çok özgürlük, daha çok demokrasi, daha çok kadın hakları talepleriyle başladı gösteriler; … kitleler küresel dünya ile bütünleşmek, daha iyi tüketmek, dünyaya entegre olmak istiyordu. Beklenenin aksine, Mübarek rejiminin hiç de sert davranmadığı gösterilerde her şey yolundaydı. Hem de toplumun en örgütlü yapısı olarak bilinen, sistemin korkulan muhalifi İslamcılar da ortalıkta görünmüyordu. İlk günlerde olmasa da, rejimden seksen yıldır dayak yemenin tedbirli hareketsizliğini atan İhvan-ı Müslimîn de meydanlara inecek ve zaman zaman yaşanan provokasyonlara rağmen birileri Mübarek´e git diyecekti. Tıpkı Bin Ali´nin Tunus´tan gitmesi gibi Mübarek´in de saltanatının ve biyolojik ömrünün sonuna geldiği ilan edilecek ve gidecekti…. bu eli kanlı diktatörlerin neden bir işaretle, makamlarını terk etmiş olduklarıdır. Bir işaretle diktatörlerin iktidardan düşmesini sağlayan güç neydi? ” (Akif Emre, Arap Baharı mı hazan mevsimi mi? Yeni Şafak-19 Haziran 2012).

 

Kanaatimizce, seçimlere sokulmayarak önü kesilmiş Tayyip Erdoğan’ın halkın büyük çoğunluğunun iradesini arkasına alan galibiyetinden sonra, bükemedikleri bileği öperek kabul etmek zorunda kalan, daha sonra da seçime girmesini engelleyen hükmünü değiştirmek üzere bir şahıs için anayasa değişikliği yaparak Erdoğan’ın Başbakan olmasını sağlamak üzere CHP lideri Deniz Baykal’ı ikna eden güç kimse, Mübarek ve Bin Ali’nin gitmesini sağlayan da oydu. Halka rağmen darbelerle, silah zoruyla o makamları ele geçirdiklerinde diktatörleri destekleyen ve on yıllarca halklarına onca zulmü yapmalarına rağmen bu desteğini sürdüren güç, şimdi de yine aynı süfli çıkarlarını devam ettirecek yeni düzeni yönlendirebilmek adına eski dostlarının ipini çekiveriyordu.

 

Evet İhvan diğer kesimlere nazaran, yılardır yediği darbelerin de etkisiyle, haklı olarak biraz daha temkinli davrandı ve tabiri caizse ortamı koklayıp diktatöre karşı ayaklanmaya 3-5 gün gecikerek destek verdi. Ancak en örgütlü ve güçlü yapı İhvan olunca ondan sonraki sürece damgasını vurdu.  İhvan iştirak ettikten sonra despotizme karşı ayaklanmayı hem güçlendirdi, hem de yönlendirdi diyebiliriz.

 

Ancak gerek ülke olarak Mısır’ın, gerekse en güçlü toplumsal kesimi olan İhvan’ın, Arap İslam alemi içindeki merkezi ve etkileyici konumu, Mısır’daki ayaklanmaların bir yandan yönlendirilmesini, diğer yandan da varacağı nokta bakımından sonucunun beklenmesini gerektirdi. Bu sebeple Firavunun askerleri kan dökmeden halkın yanında yer aldıkları görüntüsü verdiler. Halbuki Suriye ordusundan daha güçlü ve ABD destekli bu işbirlikçi ordu çok daha büyük katliamlarla Firavun yönetimini korumaya teşebbüs edebilirdi. Ama o zaman sonucun nereye varacağı belli olmazdı. Bu sebeple batıcı Amerikancı ordu ve yargı bürokrasisinin hakimiyeti vakıası sebebiyle, bu gücü kullanarak yönlendirmek daha makul geldi.

 

Aynı orduyla daha baştan müdahale mümkünken bunu yapmayıp, iktidara gelmesine fırsat verilen Mursi’nin emperyalistlerin çıkarları istikametinde uygulamalara zorlanması için çaba gösterdiler. Bu arada Mısır ve Tunus’daki gidişat netlik kazanana kadar diğer ülkelerdeki ayaklanmaları baskı altına aldılar, Yemen’deki ayaklanmaları Suud yardımıyla ara bir çözümle durdular. Bahreyn’dekini yine Suud müdahalesi ve Batı desteğinde bastırdılar. Suriye’de ise Esed’in büyük katliamlarına göz yumdular. Üstelik, Mısır’da sahip oldukları bu kadar (Ordu, Polis, Yargı, medya gibi) büyük kurumsal güçle ve halk içindeki seküler liberal, sol kesimler ve eski rejim taraftarlarıyla birlikte muhtemelen seçimleri kazanma ihtimalini de hesap ettiler. Nitekim bu kesim, hem de Mübarek’in kadrosundan olan Ahmet Şefik’in seçilmesine bile % 48 gibi neredeyse seçilmeyi sağlayacak orana yakın bir destek verdi. Ama sonuçta az farkla da olsa Mursi’nin seçilmesi sonrasında da ellerindeki bu büyük kurumsal gücün kuşatması altında ona istediklerini yaptırmayı denediler.

 

Sıcak gelişmeler içinde o gün yapılan şu değerlendirme bizce de isabetlidir; “Ancak Arap baharının siyasal ufkunu belirlemek isteyen Batılı siyasal projeler, sürecin ekonomipolitiğini önceleyerek dönüşümü mümkün kılmaya çalışacaklardır. Türkiye´deki AKP başarı öyküsünün daha çok ekonomik bir başarı olarak takdim edilmesi, Ortadoğu toplumlarının birer tüketim toplumu olmaya hazırlanarak küresel kapitalizme entegre edilme projesidir. Formel olarak sekülerleşmeye karşı olanlar, pratikte dünyevileşerek kapitalist ürettim/toplum ilişkilerine entegre olmakla sonuçlanacak bir sürecin içindeler. Bu açıdan bakıldığında İhvan; temel ilkelerinden vazgeçmeden dönüştürülme, iddialarının içeriğinin boşaltılmasıyla karşı karşıyadır. Tunus örneğinin aksine daha köklü bir geleneğe sahip olmakla beraber modern siyasetin icbar ettiği kalıplar içinde siyaset yapmanın karşılığı olarak ilan edilmemiş bir dönüşümün eşiğindedir.” (Akif Emre Yeni Şafak, 28 Haziran 2012-06-28)

 

Küresel kapitalist hegemonyanın egemeni Batılı güçler, İhvan hükümetinin kimi İslami motifleri kullanmasına ve Mübarek döneminde bile var olan “yasamanın kaynağının İslam şeriatı olduğu” maddesine göz yumsalar bile, neticede ekonomi alanındaki laiklikten vazgeçmeyecekleri ve küresel liberal ekonomi düzenine entegrasyonu dayatacakları ve İsrail’in güvenliğini en temel esas olarak gözetecekleri açıktı. Bu beklentilerini sağlamanın güvencesi ise aynı küresel kapitalist sistemin parçası olan “ordu” idi. İşte bu sonucu elde edemeyeceklerini anlayınca ve Mursi’yi bu kırmızı çizgilere uygun yöne sevk edemeyince, yani isteklerini Mursi’ye yaptıramayınca ve yaptıramayacaklarını anlayınca Mısır’a emirlerindeki ordu ve yargı bürokrasisi vasıtasıyla müdahale edip çıkarlarını koruyacak olan rejimi kurdurmak istediler.

 

Bunun için daha baştan itibaren, İMF, Dünya Bankası vb küresel Finans Diktatörlüğünün sömürü enstrümanlarının, Amerika, İsrail, AB gibi küresel emperyalist ülkelerin ve Suudi Arabistan, BAE başta olmak üzere bölgedeki diğer despot yönetimlerin kışkırtması ve desteğiyle Mısırlı Generaller ellerindeki ordu, yargı, polis, istihbarat, ekonomi ve medya gücünü kullanarak bir yandan ihvan hükümetine iş yaptırmamaya, diğer yandan da kendilerinin zorlaştırdıkları şartları istismar edip halkı ihvan aleyhine kışkırtmaya çalıştılar. Çünkü İhvan seçimle hükümet olma hakkını elde etse de iktidar olmak imkanına sahip değildi ve küresel desteğe sahip tüm bu kurumlarca çok büyük ve etkili bir kuşatma altında bulunuyordu. Üstelik eski rejim yanlıları ve sözüm ona diktatörü birlikte devirdikleri liberal, sol batıcı kesimler ihvan’a karşı birleşivermiş, bu kesimler yine özgürlük adına ama bu sefer askerden medet umar hale gelivermişlerdi. Meydanları doldurarak, imza kampanyaları açarak ve medyatik kara propagandayla bir yandan ihvan yönetimini yıpratmaya uğraşıyorlar, diğer yandan da tıpkı Türkiye’deki Cumhuriyet mitinglerinde yapılana benzer biçimde orduyu göreve çağırıyorlardı.

 

Ancak İhvan kadroları hata ederek, ayaklanma sürecinde ve sonrasında, kendilerini  Batlılara ve batıcılara kabul ettirebilmek ve sistem içi hükümet olma imkanını elde etmek amacıyla, seçime indirgeyen bir içerikle de olsa mücadelelerini sürekli demokrasiyle tanımlayıp ifade etmeye yöneldiler. Seçimi kazanırlarsa “sivil demokratik bir devlet kuracaklarını” söylediler. Halbuki, bunun Batılı ve Batıcı liberal ya da sol demokratlar nezdinde hiçbir kıymetinin ve anlamının olmadığını geçmiş Cezayir ve Filistin tecrübelerinden bilmeliydiler. Onların demokratik seçimlerle bile olsa İslami bir hükümete razı olmaları asla mümkün değildi. Küresel ve yerel güçlerin beklediği, umduğu ve gerçekleşmesi için çaba gösterdikleri hükümet, küresel kapitalist sisteme entegre olacak seküler liberal ekonomiyi ve sadece seçime indirgenmeyecek bir demokrasiyi esas almalı, ayrıca İsrail’i asla rahatsız etmemeli, uzlaşma içinde olmaya özen göstermelidir. Bunun dışında, sadece halkın İslami değerlerini ve iradesini yansıtan bir hükümete ise asla müsaade etmek istemeyecekleri çok açıktır. Bilindiği üzere ilk açıklamalarında İhvan yetkilileri başta Cumhurbaşkanlığı için aday çıkarmayacaklarını ve seçime katılmayacaklarına dair bir açıklama yapmışlardı. Ancak bu çok doğru karardan daha sonra vazgeçerek aday çıkarma yoluna gittiler. Muhtemelen bazıları tarafından ikna edildiler, bu konuda diğer Arap ülkelerindeki İhvan önderlerinin ve Tayyip Erdoğan’ın telkinlerinin de etkili olduğu iddia edilmektedir. İşte bu yüzden de, Batılı demokratik ülkelere, dost ve müttefiklerine güvenerek İhvan’ı seçime girmeye teşvik edip de Batılıların da desteğiyle bu darbe ve katliamlar gerçekleştirilince, Tayyip Erdoğan’ın onlara karşı tepkisi de, bir daha aldatılmanın etkisiyle çok sert olmuştur.

 

Daha önce ifade ettiğim üzere, Yemen ve Bahreyn’de işbirlikçi silahlı güçleri kullanarak ayaklanmaları bastırdılar, hedefini saptırdılar, kontrol altına aldılar. Suriye’de ise, önce Suriye dostları adı altında bir araya gelip muhalefeti destekler gibi yaptılarsa da Müslüman grupların etkin olduğu/olacağı gerçeği ortaya çıkınca, geri adım attılar ve muhalefeti ortada bıraktılar. Yani burada da, Esed’in gitmesiyle doğacak boşlukta Mısır misali yine İhvan’ın söz sahibi olacağı bir yönetimin ortaya çıkacağı ve İsrail’i iki taraflı kuşatacağı riski oluşunca baştan cesaretlendirdikleri muhalefeti desteksiz bıraktılar. Baas despotizmine ve katliamlarına karşı direnen Müslümanları Esed’in tüketmesi için çok büyük rakamlara ulaşan katliamları seyretmeye devam ediyorlar. Şüphesiz ki, Müslümanlar kırılınca, güçsüzleşince ya da bu zulme dayanamayan halk “sizin liberal laik demokrasilerinize razıyız” deme noktasına gelince, Esed’i bir günde devirip istedikleri rejimi kurmak isteyeceklerdir. Suriye’nin yeni yönetiminin Müslümanlarca teşkil edilmemesi için Müslüman kadroların Esed tarafından tüketilmesini bekleyenler, geri kalanların da yer tespitlerini yandaşlarına yaptırmaktadırlar. Eğer kimyasal sebebiyle bir müdahale yapsalardı, Suriye’deki bu mücahid Müslümanları da vuracaklardı. Emin olun, tıpkı sözde Saddam’ı tasfiye etmek ve halkı onun zulmünden kurtarmak amaçlı gösterdikleri Irak’a müdahale sürecinde Saddam’ın zulmüne karşı mücadele eden “Ensar-ül İslam” kamplarını ilk vuracakları noktalar arasına alıp, kendilerine tahsis edilen TC hava sahasından ateşledikleri füzelerle yüzlerce Müslüman’ı şehid ettikleri gibi,  Suriye’li Müslümanları da katletmekten çekinmeyeceklerdir. Çünkü onlara göre en iyi Müslüman ölü Müslüman’dır.

 

Kur’an ve siyer bilgisine dayalı İslami yöntemden anladığım odur ki; Müslüman halkların yaşadığı coğrafyadaki halk ayaklanmaları bir şekilde meydana geldiğinde bigane kalmak imkanı olmasa da, özgün kimlik ve ilkeler korunarak despotların devrilişine destek verilse de, yeni oluşacak sistem içi görece iyileşme zemininde toplumsal dönüşüm ve inkılabı hedefleyen davet, eğitim, şahidlik ve  bu amaçla örgütlenme, kadrolaşma çalışmalarına, yeni görece olumlu şartlardan da istifade ederek yoğunlaşmak, sistem içi hükümet arayışlarından uzak durmak gerekir. Ayaklanma sürecindeki kaos ortamında fırsat düştü diye, bu kadar büyük bir küresel ve yerel kuşatma altında sistem içi demokratik yöntemlerle hükümet olma aceleciliği, sistemi değiştirmeye yönelik İslami hedef ve buna dair hazırlık olarak tebliğ, eğitim, şahidlikle toplumsal dönüşüm ve Kur’ani inşayı gerçekleştirme yöntemine aykırı olmak bakımından büyük bir yanlıştır. Üstelik çok boyutlu yerel ve küresel kuşatma altında hükümet olunsa bile, yerel ve küresel egemen güçlerin dayatmaları kırmızı çizgileri sebebiyle taviz vermek ve uzlaşmak ve zaman içinde özgün konumunu, ilkelerini terk etmek zorunda kalmak kaçınılmazdır. Hatta hükümet olmayı sürdürmek amacıyla ya da toplumun talepleri istikametinde kimi hizmetleri yaparken, egemenleri rahatsız edip başını belaya sokmak gibi korku ve endişelerle kendiliğinden de kimi tavizler vermeye başlama ve giderek de bu tür taviz ve uzlaşmaları kanıksayarak, kirlenerek, istikamet zaafı yaşayarak değişim geçirmek, sonuçta da yaşadığı gibi inanmaya başlamak kaçınılmaz olmaktadır.

Mısır’da, Emperyalist İşbirlikçisi Generallerin Darbesi ve Sonrası

Mısır’da Amerika’nın güdümündeki asker ve yargı bürokrasisinin ve önemli kısmı asker olan işbirlikçi sermaye çevrelerinin yaptıkları bir darbeyle, halkın önemli bir kısmının desteğiyle seçilen İhvan temsilcisi hükümet ve Cumhurbaşkanı görevden uzaklaştırılıp tutuklandılar. Müslüman Kardeşler öncü kadrosundan yüzlerce kişinin tutuklandığı, asker kurşunuyla ilk günlerde yüzlerce kişinin katledildiği bir baskı, zulüm ve katliam süreci başlatıldı. İşte böylece bir süredir bölgemizde yeni bir demokrasi zulmü daha yaşanıyor, ülkelerine adaleti ikame etmek isteyen Müslümanlar demokrasi putperestlerinin saldırısına uğruyorlar. Daha sonraki süreçte, Adeviye ve Nahda meydanlarında toplanıp darbeyi ve katliamlarını protesto eden milyonlarca insanın üzerine keskin nişancılar ve tanklar eşliğinde gerçekleştirilen saldırılarda da beş bini aşkın insan katledildi.

 

Ayaklanma sonrasında seçim kazanan Mursi ise seçim sonrası yaptığı meşhur “Balkon konuşmasında”, İslami net vurgular yanında, kısa zamanda kendisini darbeyle devirecek olan ordu için şunları söyleyebilmiştir; “Büyük Mısır Halkına ve Mısır Ordusuna Silahlı Kuvvetlerine en içten duygularımla selam olsun! Ben silahlı Kuvvetleri seviyorum ve onların devrimdeki rollerini takdir ediyorum. Bu köklü kurumu desteklemeye ve korumaya çalışacağım…. Sizin de kutladığınız ve sevindiğiniz milletin iradesinin kazandığını gösteren bu demokrasi zaferini kutluyoruz.” Halbuki Mısır ordusu da dahil, bölgedeki tüm orduların emperyalizm tarafından devşirilmiş olduğunu ve ülkelerinin aslında emperyalizm adına bu orduların işgali altında bulunduğunu bunca tecrübeyle artık biliyor olmalı ve daha temkinli davranmalıydılar. İhvan darbe sonrasında orduya güvenmekle hata ettiklerini söyleyerek pişmanlık duydukları başka şeyler daha yaptı bu süreçte; seçimlere gidilmesini ve bir an önce sivil kadrolara yönetimi devretmelerini zorlamak amacıyla, geçiş sürecindeki askeri idareye baskı kurmak üzere yapılan Tahrir’deki son büyük gösterilere katılmayarak, “bunun yerine Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi ile müzakerelere gitti ve bu gösterilerde gençlik hareketleri, liberaller-sol partiler ve Selefiler-Sufiler başı çekti. Bu noktada Müslüman Kardeşler, gösterilere resmi olarak katılmamakla kalmıyor aynı zamanda bu gösterileri seçimlerin ertelenmesine dönük bir provokasyon girişimi olarak nitelendiriyordu… Her ne kadar liberal kesimlerin hazır olmadıkları seçimleri ertelemek istedikleri bir gerçek olsa da İhvan’ın özellikle tansiyonun yükseldiği ve vatandaşa kurşun sıkıldığı bir dönemde askerle Tahrir arasında tarafsız kalıyor görüntüsü vermesi halk nezdinde memnuniyetsizliğe yol açtı.” (Müslüman Kardeşler’in "devrim"le sınavı, Tahir Akdeniz, Dünya Bülteni,24 Kasım 2011)

 

Aslında geçmişten günümüze ülkemiz de dahil çoğu ülkelerde yaşanan darbelerde olduğu gibi Mısır’daki darbenin de arkasındaki esas belirleyici aktör, yönlendirici, teşvikçi ve destekçi olan emperyalist güç, sürekli terör ve katliamlar üreten ABD, AB gibi tüm emperyalist demokrasilerdir ve bölgeye yerleştirdikleri İsrail terör devletidir. Liberallerin adayı olan Baradey’in New York Times´a verdiği röportajda “Batılı ülkeleri, Mısır´ın meşru başkanı Muhammed Mursi´yi devirmeye ikna etmek için çok fazla çalıştım” ifadesi, hem sözüm ona özgürlükçü olan liberallerin darbenin içinde nasıl rol oynadıklarını, hem de Batının rolünü göstermesi açısından son derece manidardır. Ayrıca Mısır’da 3 Temmuz’da yaşanan darbe sonrası geçici cumhurbaşkanı yardımcılığına getirilen ve daha sonra istifa edip yurt dışına kaçan Muhammed Baradey, ülkedeki son olaylarla ilgili şu itirafta da bulundu; “Mübarek rejiminin oluşturduğu derin devlet (Batılı emperyalistler, İsrail ve bölge diktatörlüklerince destekli ordu, içişleri, yargı, basın-yayın, ekonomi), Mursi´nin seçimlerde kazanacağını öngördü ve yönetime gelmesine müsaade etti. Fakat daha sonra onu devirmek için planlar yaptılar, komplolar kurdular, sunî krizler çıkardılar. Yani 30 Haziran olayları önceden planlanmış ve hazırlanmıştı.” http://www.trthaber.com/haber/gundem/baradey-mursiye-kurulan-kirli-tuzagi-anlatti-98833.html

 

Seçimle halk desteğini alarak iş başına gelmiş Muhammed Mursi’ye yapılan 3 Temmuz’daki darbeye karşı Mısır’daki kardeşlerimiz başta başkent Kahire’deki Adeviyye ve Nahda meydanları olmak üzere Mısır’ın birçok kentinde toplanarak onurlu ve haklı bir direniş başlatmışlardı. Bu süreçte zalim darbeciler gerek kendi “askeri güçleri”yle gerekse “sivil baltacı” adı verilen terörist milisleriyle haince ve alçakça saldırılarda bulundular. Bu katliam sonucu yüzlerce şehid veren Mısırlı kardeşlerimiz meydanlardan çekilmek yerine, zulmü tasfiye ve adaleti ikame etmeyi hedefleyen onurlu seslerini en yükseğe taşıyarak yine aynı meydanlarda toplanarak katillere açık hedef olma pahasına direnme kararı aldılar.

 

Müslüman Kardeşler bütün zorluklara, katliamlara, yetkilileri zindanlara atılmasına rağmen milyonlarca insan meydanları doldurmuş ve bütün katliam tehditlerine rağmen geceli-gündüzlü bulundukları yerleri terk etmemişlerdir. Ancak tehditler savurarak halkı yıldırmaya çalışan zalim darbeciler özellikle Adeviyye ve Nahda meydanlarında toplanmış olan kardeşlerimize tekrar silahlı saldırıya geçtiler. On binlerce kardeşlerimizden oluşan kitlelerin üzerine kadın, erkek, çocuk ayırt edilmeden, rastgele, hunharca açılan ateşle çok sayıda masum insan katledildi.

 

Tüm bu olup bitenleri en başta ABD desteklemekte, darbecileri, darbeci olarak değil de “demokrasiyi inşa etme çabası gösterenler” olarak niteleyip sahiplenmektedir. Bu fitnenin başı ABD ve İsrail ile işbirlikçi despot Suudi Arabistan ve başta BAE olmak üzere körfez emirlikleridir. Bu sebeple de, bugün darbeciler tarafından hunharca akıtılan binlerce Müslüman’ın kanından hepsi doğrudan sorumludurlar. Böyle bir katliama AB ülkeleri ve Orta Doğu’daki kuklaları ile İsrail terör devleti gizli ve açık destek vermişlerdir. İsrailli General Amus Gilad bu hususta şunları söylüyor: “Esat’ın bir halk devrimiyle devrilmesi Ortadoğu’nun Mısır, Ürdün ve Suriye Müslüman Kardeşlerinin oluşturacağı bir İslam imparatorluğu ile yüzleşmesini kaçınılmaz kılacaktır” diyor, böyle bir durumun İsrail’in sonunu getireceğini ifade ediyordu. Amus Gilad, Sisi darbesinden sonra yeni bir değerlendirme daha yapmış ve Sisi’nin büyük bir adam olduğunu, Müslüman kardeşleri durdurarak bu ekseni kırdığını ve dolayısıyla İsrail’i bir İslam imparatorluğu projesinden kurtardığını söylemiştir. (http://www.haberinvakti.com/vekalet-savascilari-makale,8401.html)

 

Dünyanın emperyalist ülkeleri işte bu sebeplerle Mısır’daki darbe sürecine ve yapılan katliamlara da, tıpkı üç yıla yakındır Suriye’deki Baas katliamına karşı ya doğrudan destek olmaları ya da sessiz kalmaları gibi bir tutum içine girdiler. İslam’a ve Müslümanlara yönelik saldırı, işgal ve katliamlar söz konusu olduğunda hep aynı süfli emperyalist çıkarlar, alçakça hesaplar ve İslam düşmanlığı sebebiyle sessiz kalarak dolaylı ya da maddi ve politik doğrudan destek verdiler. Allah’ın izniyle o doymak bilmeyen çıkarcılığın çamurunda ve akıttıkları Müslümanların kanında boğulacakları günler gelecektir.

 

Bilindiği üzere demokrasi, seküler aklın ürettiği, vahye baş kaldıran bir hayat tarzıdır. Mekke Müşriklerinin helvadan yaptıkları putları acıkınca yedikleri gibi, halk iradesinin egemenliği ve seçimle yöneticilerin belirlenmesi efsanesi de seküler zihniyetin çıkarları gerektirdiğinde, yani acıkınca kolayca yediği putudur. Demokrasilerde halk iradesinin belirleyici olduğu iddiasının sadece bir aldatmacadan ibaret olduğunu artık bütün Müslümanlar idrak etmelidirler.

 

Demokrasi bir seçim yöntemi değil, fıtrat ile vahyin arasının kesilmesi sonucunda vahye düşmanlıkla kirlenip selim olma vasfını yitirmiş bulunan seküler aklın heva ve zannı ilahlaştırarak ürettiği şirk dini/ideolojisi/modeli/hayat tarzıdır. Allah’a karşı tuğyan etmeyi, şirki ve ifsadı esas alan bu dinin/hayat tarzının, halkın seçimlerle yönetimleri belirlemesi aldatmacasını putlaştırarak, bu put çevresindeki propagandayla insanları uyutup oyaladığını, bunun arka planında ise şirke dayalı seküler hayat tarzını dayattığını artık bütün Müslümanlar çok iyi anlamalıdırlar.

 

Darbeci Mısırlı Generaller ve Yargı Bürokrasisi, Ekonominin % 60’ına Hükmeden İşbirlikçi Burjuva Sınıfını Oluşturmakta

 

Mısır halkı, özgür iradesiyle yaptığı %52 orandaki tercihle Muhammed Mursi’yi seçtiği ve yeni anayasayı da %65 oranda onayladığı halde, emperyalistlerin işbirlikçisi darbeciler Mursi’yi görevden uzaklaştırdılar ve anayasayı da yürürlükten kaldırdılar. Böylece Mısır, anayasası olmayan bir ülke haline geldi. Buna rağmen anayasası olmayan bir ülkenin Anayasa Mahkemesi Başkanı olma onursuzluğunu taşıyan başkan ikinci bir onursuzluğu içine sindirerek varlık sebebi olan anayasayı kaldıran darbeciler tarafından Cumhurbaşkanı olarak atanma zilletini de içine sindirebildi. Ayrıca üçüncü bir ahlaksızlığı da yaparak kaldırılmış olan anayasa üzerine yeminle göreve başlamaktan da utanmadı. Tıpkı Türkiye’de darbecilerin 1980’de anayasayı yürürlükten kaldırmalarına rağmen, resmi ideolojinin kulu olan Anayasa Mahkemesi üyelerinin, varlık sebepleri olan anayasayı kaldıran darbeye itiraz edip istifa etmek yerine, darbecileri kutlamaya gitmeleri gibi onursuz bir tavır söz konusudur. Üstelik Türkiye’dekiler de, Mısır’dakiler de anayasasız bir ülkenin Anayasa Mahkemesi üyeliğini sürdürüp maaş almaya devam etmek gibi bir başka onursuzluğu daha içlerine sindirebilmişlerdir.

 

Mısır’daki ayaklanmayı müteakip Mursi, bizce yanlış yaparak muhaliflerini de razı etmek için, “sivil demokratik bir devlet kuracaklarını” söylediği ve demokratik sistem içi yöntemle seçildiği halde, kısmen de olsa İslam şeriatına atıftan bile razı olmayarak, darbeciler ve arkalarındaki Batılı ve batıcı güçler seküler hayat tarzını bütün olarak dayatmaya kalktılar ve ihvan yönetimini ve Mısır halkını çok boyutlu haksızlıklara, zulümlere, katliamlara muhatap kıldılar.

 

Mısırlı Batıcı kurumlar, güçler ve liberal sol çevreler, demokrasi içinde İslami olana da bir miktar alan açmaya bile asla razı olmayarak, İslam’a kapıları tamamen kapatmak üzere, liberal, sol, sosyalist, batıcı tüm laik çevreler meydanlara çıkarak, her zamanki gibi utanmazca bir çığırtkanlıkla darbecileri davet etmişlerdi. Rabbimiz vahye düşmanlık yapıp hevalarını ilah edinenleri ‘hayvandan aşağı’ düşmekle nitelendirmektedir. İşte vahye düşman darbeciler ve destekçileri bu hayvandan aşağı alçaklığı tercih edenlerdir.

 

İşte bu seviyeyi temsil eden darbeciler, referanduma sunulan ve halk tarafından kabul edilen anayasayı değiştirmek üzere bir komisyon oluşturdular. Basına yansıdığı kadarıyla bu komisyonda şimdiye kadar 50 civarında maddeyi değiştirdiler. Enteresan olan şu ki, değiştirilen maddeler hep darbecileri destekleyen emperyalist kapitalist laik devletleri ve bölgedeki işbirlikçileri olan despot yönetimleri memnun edecek istikamette oldu. Mesela bunlardan birisi, “yasaların kaynağının İslam şeriatı olduğu” vurgusunu yapan maddenin anayasadan çıkarılması, bir diğeri de ekonomi politikalarının temel stratejik hedeflerini belirleyen ve Mısır ekonomisine kendi ayaklarının üzerinde duracak bir muhteva kazandırmayı hedefleyen “Tarıma ve sanayiye öncelik verilecek” hükmü yerine batıya bağımlılığı devam ettirecek değişiklikle “Turizme öncelik verilecek” hükmünün konmasıdır.

 

Mısırlı Generaller ve ülke üzerindeki vesayeti birlikte sürdürdükleri yargı bürokrasisi, Amerika’nın, Batı’nın, küresel emperyalist sermayenin ve seküler zihniyetin kölesi olup, kendi ülkelerinin de, ekonominin %60’nı kontrolleri altında tutan sömürücü burjuvazisini oluşturmaktadırlar. Generaller holdingleştirilirken, Yargı da Mübarek rejimince yine bu sınıfla bütünleşen bir başka rant kapısı haline getirilmiştir. Egemen sınıfın çıkarlarını korumaya endekslenmiş olan bu yargı yapılanmasına göre, bir hakim veya savcı kendi ailesinden ve akrabalarından on kişiyi aynı makamlara veya devletin diğer önemli noktalarına atayabilme yetkisiyle donatılmışlardır. Böylece tam bir kast sisteminin devlete, orduya ve yargıya hakim olması, aynı ailelerden gelen ayrıcalıklı, imtiyazlı bir sınıfın ortaya çıkması ve statükonun devamıyla kendi sınıfsal çıkarlarının örtüşmesi temin edilerek, halka karşı devletin safında yer alan bir sınıf dayanışması sağlanmıştır. Onları devşirmiş olan batılı emperyalist devletler, bilerek ve kasten onları ülkelerinin ekonomisinde etkili bir burjuva sınıfı haline de getirmektedirler ki, böylece küresel hegemonya sahibi uluslararası büyük sermaye ile çıkar birliği oluşturarak, gerektiğinde bu sınıfsal çıkarları için kendi halkına karşı emperyalist sermayenin ve küresel finans diktatörlüğünün safında yer almaları temin edilmektedir.

 

Tıpkı Türkiye’de TSK generallerinin OYAK üzerinden holdingleştirilip küresel emperyalist sermaye ile çıkar birliğine sokuldukları, halkın kaynaklarını sömürerek ekonomik çıkarları peşinde koşan kapitalist bir sınıf bilincine sahip kılındıkları gibi. Ve yine bu generallere gerektiğinde de hem işbirlikçisi oldukları uluslararası emperyalist sermayenin, hem de kendi sınıfsal ayrıcalıklarının korunması refleksiyle darbe yaptırarak, yerli halkı emperyalist çıkarları istikametinde hizaya sokmaya çalıştıkları gibi. İşte Mısır’da da bu işbirlikçi vesayetçi asker-yargı bürokrat-burjuvazi sınıfı, emperyalistlerin projeleri ve kendi sınıfsal çıkarları için, işbirlikçisi olduklarının desteğiyle silahlarını halkın üzerine doğrulttular. Tehdit ve baskıyla, seçilmiş Cumhurbaşkanı ve kadrosunu tutukladılar, halkın seçtiği hükümeti silah zoruyla devirdiler. ABD ve AB’nin desteği olmadan, onlara göbeğinden bağlı Mısırlı generaller bir tek adım atamazlardı.

 

Kendisine Enkaz devredilen ve Kadrosunu İş Başına Getirmesi de Engellenen Mursi’yi, Bir Yılda “Başarısız Oldu” Diye Devirmek Olağan Darbeci Ahlaksızlığının, Bütün Dünyanın Darbecilerin Yanında Olması da Her Zamanki Putunu Yeme Alışkanlığının Göstergesidir

 

Kendi kadrosunu yönetime getirmesi engellenen, bu bakımdan yargı ve asker tarafından içerden ve ayrıca emperyalist devletlerce ekonomik yönden dışarıdan kuşatılan Mursi’ye, Firavun döneminde soyularak dibe vurmuş ekonomiyi, tam bir enkaz halinde bıraktılar. Üstelik ekonomik hayat % 60 gibi yüksek bir oranda halen kapitalist generaller eliyle kontrol altında tutulurken, ekonomiyi bir yılda düze çıkaramadı ve başarısız oldu diye suçlayıp darbe yapmak, “suyumu bulandırıyorsun” bahanesi çıkarmak olup, bu da zulüm ve ahlaksızlıktan başka bir şey değildir. Ayrıca, bizzat asker kontrolünde oluşturulan aleyhte kampanya sürerken, aynı çevrelerce özellikle kotarılan (elektrik ve petrol darlığı gibi) ekonomik sıkıntılar, yine ellerindeki medyayı da kullanarak abartılı biçimde aleyhte propaganda edilerek Mursi hükümeti zor duruma düşürülmüş ve başarısız gösterilmeye çalışılmış ve böylece darbeye zemin hazırlanmıştır.

 

Darbeye zemin hazırlamaya yönelik bu süreç devam ederken, sözüm ona daha önce Mübarek despotizmine karşı Tahrir’e çıkan liberal ve sol kesimlerin de, çok kısa süre sonra bu sefer de Mübarek’in zulmünün aracı olan aynı orduyu darbe için çağırmak üzere yine aynı meydana koşmaları, darbecilerle sahip oldukları İslam düşmanı aynı seküler zihnin yol açtığı ideolojik bağnazlığa dayalı ve çıkar eksenli bir sonuçtur. Aynı gerekçelerle, Amerika başta olmak üzere, bu yerli işbirlikçilerin efendileri olan batılı emperyalist demokrasiler ise, seçimle gelip seçimle gitmek (halk iradesinin belirleyiciliği) putlarına sahip çıkıp darbeyi kınamak yerine, bu putlarını her zamanki gibi ahlaksız bir oburlukla yediler ve darbeye destek çıktılar.

 

İslam düşmanlığı, İsrail’in güvenliği ve kendilerinin bölgedeki süfli çıkarları onları bu zelil konuma düşürmekte ve bu sonucun çirkinliğini fark bile edememektedirler. Tıpkı Rabbimizin Bakara Suresi 11-12. Ayetlerde vasıflarını tanıttığı üzere, “Kendilerine yer yüzünde fesad çıkarmayın dendiğinde, biz ıslah edicileriz demekteler”, ama Allah onların fesad çıkarıcılar olduklarına, ama bunun farkında bile olmadıklarına şahidlik yapmaktadır. Batılı emperyalist demokrasilerin ve Mısır’daki yandaş liberal ve sol çevrelerin darbecilerden yana tutumu, tam da hevalarını ilah edinmeleri anlamına gelen demokrasinin de doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmış olmaktadır. Seküler zihnin kodları arasında, heva ve zannın kural koyuculuğu, aklın ve hevanın ilahlaştırılması, pragmatizm ve çıkarcılık belirleyici olup, her şartta korunması gereken ahlaki ve insani değerler, ölçüler söz konusu değildir. Zaten bu sebeple, vahye sırt çevirmiş ve fıtri olanı bozmuş, insani ve ahlaki değerleri tüketip, süfli çıkarlarını putlaştırmış olduğu için, insanı insanın kurdu haline getiren ve hayvandan aşağı düşüren sapkınlık sonucu fesadı küreselleştirmiş ve dünyanın her yanında çıkarı uğruna sürekli işgaller, darbeler, sömürü, adaletsizlik ve katliamlar gerçekleştirmiş bulunmaktadır. Bu sebeple, Mısır darbecilerini aynı süfli çıkarları gereği desteklemeleri de Batılı emperyalist devletlerin ve yerli yandaş liberal-sol çevrelerin sahip oldukları sapkın seküler kültürün ve İslam düşmanlıklarının doğal bir sonucudur.

 

Zaten on yıllardır bölge halklarına zulmeden, sömürü, adaletsizlik ve katliamlarla kuşatan tüm dikta rejimlerinin ve darbecilerin arkasında da hep emperyalist demokrasiler yer almışlardı. Alçakça destekledikleri bu despot kahyaları eliyle bölge halklarını kan, göz yaşı ve sefalete mahkum etmişlerdi. Bu sebeple de, bölge halklarının yerli despot rejimlerden kaçarken demokrasilere sığınmaya kalkmaları, kahyanın zulmünden kaçarken, bu zulmün esas banisi olan ağaya sığınmak gibi bir konuma düşmeleri anlamı taşıyacaktı.

 

Mısır’a Karşı Özellikle Suudi Arabistan ve Körfez Ülkelerinin Tutumu, Gerekçeleri ve Amaçları

 

Bu ahlaksız ve hukuksuz müdahale, Müslüman halkın kaderi üzerinde söz sahibi olması sırasının kendilerine de geleceği korkusu içindeki, bölgenin emperyalist işbirlikçisi diğer despot yönetimlerce takdirle karşılandı. Amerikancı Suudi Arabistan, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri başta olmak üzere, bölgenin diğer taguti despot yönetimleri, körfez ülkeleri bu darbe girişimini sevinçle karşılayıp kutladılar. Halkın iradesiyle kurulan bir yönetimin Mısır’da başarıya ulaşması ve hele bu yönetim İslami adaleti sahici boyutlarıyla uygulamaya koyarak örnek olursa, halkların zenginlik kaynaklarını ve iktidarlarını gasp etmiş bulunan bu Suud ve körfez despotlarının zalimliğinin, sahtekarlığının, soygunculuğunun daha çok fark edilmesine ve kendi ülkesinde de mazlum halkın aynı adaleti, refahı istemesine, sonuçta da  kaderi ve zenginlik kaynakları üzerinde söz sahibi olmayı isteyeceğinden, iktidar ve ranttan payını talep etmesine yol açacağından korkmaktadırlar. İşte bu tür süfli çıkarları için darbeci Sisi’yi bütün imkanlarıyla destekleyip İhvan liderlerini katletmesini bile isteyecek kadar alçalan Suud Kralı Abdullah, tüm Araplara ve Müslümanlara yönelik olarak yaptığı bir açıklamada İhvan için “terörist” diyerek gerçek terörist olan kendisini ve tetikçisi Sisi’yi gizlemeye kalkışmıştır: “Mısır’da nefret yanlılarınca istikrar hedef alındı. Suudi Arabistan teröre karşı savaşında Mısır’ın yanındadır”. (http://haber.stargazete.com/yazar/misir-bolge-dengelerini-degistirdi/yazi-782205)

 

Kendi saltanatları da sarsılacak korkusuyla, ahlaksız, utanmaz bir çıkarcılıkla, iktidar ve rant hırsıyla dünyayı put edinmiş, hevasını ilah edinmiş müfsid diktatörler olarak Mısır’daki darbeye kendi halklarından çaldıkları trilyon dolarlardan bir miktar aktararak destek veriyorlar.  Ayrıca silahsız sivil bir direnişle hak ve adalet talep eden yüz binlerin üzerine silahlı saldırılarla katliamlar yapmalarını da özellikle verdikleri paralarla teşvik ediyorlar. Üstelik katliamı yapan paralı silahlı tetikçilerini haklı, masum kadın, çocuk silahsız maktulleri ise “terörist” ilan edecek kadar da cüretkar ve aşağılık bir konumu benimseyebiliyorlar. İşte Rabbimizin “hayvandan aşağı” ya da “esfele sâfilin” (ağalıların aşağısı) diye adlandırdığı konum bu olsa gerek.

 

Darbeciler ve onların safında yer alan Batılı emperyalistler ve bölgedeki diğer despot yönetimler, Mısır ve Suriye’deki Müslümanları kırdırıp, tasfiye ederek, aynı zamanda İsrail terör devletini rahatlatmayı da hedeflediler. Bu amaçla, Mısırlı darbeciler hemen ilk iş olarak, Mursi döneminde açılmış olan Refah kapısını kapattılar ve bunun yanında, Gazze’nin nefes borusu olan tünelleri ABD ve İsrail ile yardımlaşarak yıkma çalışması başlattılar. Bazı körfez ülkelerinin İsrail ziyaretleri ve ihvan’a karşı birlikte mücadele stratejisi üzerinde çalıştıkları da medyaya yansımış bulunuyor. İsrail ile Suudi Amerika, Müslümanların mübarek Mescidlerini (Mescid-i Haram, Mescid-i Nebevi ve Mescid-i Aksa’yı) işgal altında tutan ve Müslümanlara zulmeden yönetimler olmak bakımından, İslam’ı ve Müslümanları “ortak düşman” konumunda görmektedirler. Bu sebeple de, bölgedeki Müslüman halkların kaderleri üzerinde söz sahibi olmalarını engellemeyi, hele de İslami şiarları ve şeriatı egemen kılma ihtimalinden korktukları ihvanın iktidar olmasını önlemeyi ortak sorumluluk olarak algılamakta ve bu konuda yardımlaşmaktadırlar. Bu sebeple de, hep birlikte Mısırlı darbecileri ve katliamlarını teşvik edip desteklemektedirler.

 

Şüphesiz ki, Mısır’daki darbeci generallerin konumu, kendilerini destekleyen emperyalist devletlere ve bölgedeki diğer despot rejimlere nazaran çok daha aşağıdır. Kendilerini destekleyen emperyalist ABD ve işbirlikçileri olan bu tür bölgesel despotların çıkarlarını ve Mısır’daki kendi sınıfsal ayrıcalıklarını korumak için tetikçilik yaparak, halkın vergileriyle alınan silahlarla kendi halklarına yönelik katliam yapmaları, efendilerine nazaran daha aşağı, hatta çukur olarak vasıflandırılacak kadar alçakça ve daha zelil bir duruma işaret etmektedir.

 

“Arap Baharı” Kışa mı Dönüyor?

Yıkıldığı İddia Edilen Tagutlar Geri mi Dönüyor?

 

Mısır ve Suriye’de Batılı ve Doğulu emperyalistlerin, yerli işbirlikçi despotları, emperyalist çıkarlar uğruna kendi halkına silah sıkmaktan utanmayan alçak orduları destekleyerek Müslümanları katliamlarla yok etme, sindirme ve ülkelerin kaderleriyle ilgili işlevsizleştirme çalışmaları yürütülüyorken, ardından da faili derin suikastlar yapan provokasyonlarla içerden ve çok boyutlu olarak dışarıdan kuşatılarak Mısır’da yaşananları Tunus’ta da tekrar etmeye yönelik çabalar ortaya konmaya ve Mısır’da darbe zemini oluşturulmaya çalışıyor. Bütün bunlar üzerine zihinlerde ister istemez şu sorular oluşuyor; Neler oluyor, Arap Baharı kışa mı dönüyor, domino taşları tersine mi devriliyor?”

 

Bizler halk ayaklanmaları sürecinde, halkların samimi ve haklı öfke patlamasıyla ortaya çıkan bu isyan sürecinde, başta ABD ve AB olmak üzere emperyalist güçlerin devreye girip çıkarları istikametinde yönlendirmeye başladıklarına dikkat çekip basiretli davranmaya çağırıyorduk. Bilindiği üzere pek çok Müslüman ayaklanma sürecinde vahyin ölçüleri içinde aklın değerlendirmelerinden çok duygularla hareket etmiş ve “Müslüman halkların intifadası tagutları deviriyor” sloganları atmayı tercih ederek bu söylemi manşetlerine taşımışlardı. O gün bizler bu tutumu eleştirip vasat ve adil değerlendirmeler yapmaya, abartmamaya davet ettiğimizde, tagutların devrilmediğini, sadece miadı dolmuş liderlere el çektirilip bu kaotik ortamda Amerika ve Batılı güçlerin de bu ayaklanmaları yönlendirmeye ve işbirlikçi orduların koruması altında taguti sistemi güvence altına almaya ve gelişmelere kendi çıkarları istikametinde şekil vermeye çalıştıklarını söylediğimizde, “Amerika kadiri mutlak mı?” haksız tepkisini verenler ve hatta aşağılama üslubunu kullananlar “halkların sadece kendi inisiyatifleriyle yürüttükleri intifadalarla tagutları devirdiklerini” iddia ediyorlardı. Tabii şimdi de pek çok kişi nezdinde şu sorular haklılık kazanıyor: “Ne oldu tagutlar devrilmemiş miydi? Yoksa tagutlar geri mi dönüyor?” Aslında sorun duygusallıkla hareket edildiği için sağlıklı değerlendirme yapamamaktan kaynaklanıyordu. Tıpkı Türkiye’de de sistem içi değişime ve buna öncülük eden kadroya aynı duygusallıkla abartılı bir konum biçilmesi ve sonuçta da aynı sebeple bu kadronun politikalarına eklemlenilmesi gibi.

 

Biz de o zaman şunu söylüyorduk; “bölgedeki etkinliği sebebiyle Amerika’yı ‘ol deyince her şeyi olduran’ kadiri mutlak gibi görmek akıdevi bir sapma iken, halk ayaklanmalarının hiçbir müdahale ve yönlendirme olmaksızın sadece halkların inisiyatifiyle tagutları devrildiklerini iddia etmek ise ahmaklıktır. Olay bu iki uçtan da uzakta vasat bir zeminde adaletle değerlendirilmelidir”.  Bugün ise, gerek 3 Temmuz darbesi öncesi Mısır Tahrir, gerekse İstanbul Taksim Gezi Parkı olayları sonrasındaki darbe kalkışmalarının, hatta daha önce Yemen ve Suriye ayaklanmalarının diktatörlerce bastırılmasının arkasında yerel darbecilerle ve küresel emperyalistlerin yer aldığını bizzat kendileri yazıp söylüyorlar.

 

İşte bunları söyleyen bir alıntı: “Yemen’deki, Suriye’deki özgürleşme hamlelerinin diktatörlük rejimlerince ezilmesine bunun için müsaade edildi ve ediliyor. Küresel kapitalizmin yerli işbirlikçileriyle birlikte toplumsal fıtri haklar karşısında, Yemen ve Suriye’de elde ettiği ‘barikat oluşturma tecrübesi’, şimdi İslami gelişme ve normalleşme sürecinin önünü kesebilmek için Mısır’da sergilenmek isteniyorABD ve AB kendi ellerini bulaştırmadan coğrafyamızdaki siyasi maşaları olan diktatörlük rejimleriyle Mısır’da olduğu gibi Tunus’a da müdahale etmek istiyorlar… Yerel ve küresel istikbar, Türkiye’de 2007 Cumhuriyet Mitingleri veya 2013 Gezi Parkı Kalkışması’yla hedeflediğini Mısır’da başarmıştı. Zaten The Economist, Der Spiegel gibi dergiler özel sayılarıyla İslam’la demokrasinin bağdaşamayacağını, İslami köklerden gelen açılımların Batıcı-seküler sistemi (yani kendi oluşturdukları kolonyalist sistemi) tasfiye edebileceğini yazmaya başlamışlardı. Yani Türkiye’de Kemalist vesayet, Mısır’da Nasırcılıktan gelen diktatörlük rejimleri demokratik yollarla Müslüman siyasiler tarafından değiştirilecekse, Müslümanlar demokratik süreçten dışlanmalı, bunun için “halkın devrimi” diye sunulacak demokrasi dışı müdahalelerle yönetime el konulmalıydı.” (Mısır Direnişi İslami Öğrenim ve Demokrasi Meselesi, Haksözhaber)

 

Bu kardeşimizin ifadesine göre, “Yemen’deki, Suriye’deki özgürleşme hamlelerinin diktatörlük rejimlerince ezilmesine müsaade eden”in de, aynı şeyi “İslami gelişme ve normalleşme sürecinin önünü kesebilmek için Mısır’da sergileyen”in de, “Küresel kapitalizmin yerli işbirlikçileriyle birlikte” oluşturdukları güç olduğu ifade ediliyor. Aynı güçlerin, “ABD ve AB (nin şimdide) kendi ellerini bulaştırmadan coğrafyamızdaki siyasi maşaları olan diktatörlük rejimleriyle Mısır’da olduğu gibi Tunus’a da müdahale etmek istedikleri…” vurgulanıyor. Üstelik bu dış güçlerin ve yerli işbirlikçilerinin, Türkiye’deki Kemalist vesayetin, Cumhuriyet mitinglerinin ve en son Gezi Parkıyla başlayan darbeci kalkışmanın da arkasında rol oynamış oldukları söyleniyor. Bu değerlendirmeye göre, “Yerel ve küresel istikbar, Türkiye’de 2007 Cumhuriyet Mitingleri veya 2013 Gezi Parkı Kalkışması’yla hedeflediğini Mısır’da başarmıştı”. Küresel emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin emrindeki “The Economist, Der Spiegel” gibi medya organlarının menfi propagandasını da kullanarak oluşturdukları zeminde “demokrasi dışı müdahalelerle yönetime el koydukları” ifade ediliyor. Görüyorsunuz ki, bu kardeşlerimize göre de, meğer bu güçler nelere kadir imiş?

 

Halbuki ilk ayaklanma sürecinde Tunus ve Mısır’da ordu, polis, yargı ve istihbarat kurumlarına egemen olan, onlarla uzun yıllardır işbirliği halinde olan bu emperyalist güçler, silahlı ve sivil bürokratların kontrolünde ayaklanan halkın önünü açarak artık miadı dolmuş diktatörlerin ipini bizzat kendileri çekmişler, onları feda ederek denetimleri altındaki ordularla batıcı sistemi kurtarmışlardı. Yani despot taguti liderleri devirmekle devrim yaptığını zanneden halk rahatlatılırken, yönetim bir nevi darbe sonucu asker ve yargı bürokratlarına devredilerek taguti sistem ayakta tutulmuştu. Aslında taguti sistem de bu kurumlar demekti. Firavunu ayakta tutan da, yıllarca baskıcı, işkenceci, sömürücü, zalim sistemi koruyup sürdüren de bunlardı. İşte taguti sistemi ayakta tutan bu kurumlar, kimilerince devrim zannedilen Firavun Hüsnü’nün istifasını müteakip yine ülkeye egemendiler. Yapılacak göstermelik seçimlerle yeni yönetimin ortaya çıkarılmasını ve bilahare devamını sağlamak, kontrol ve denetim altında tutmak ve gerekirse kulağını çekmek de ABD, AB ve İsrail desteğindeki bu kurumların elindeydiOndan sonra da bu taguti sistem içi seçimlerle sonucu görmek istemişler, bu süreçte de yandaş diktatörlükleri de kullanıp destekleyerek Yemen ve Suriye’de ayaklanan halkların inisiyatifleri kolayca işe yaramaz hale getirilmiştir. Yani ardı ardına kendiliğinden doğal bir seyirle ve sadece halkın inisiyatifiyle yıkıldığı zannedilen domino taşları, emperyalistlerin müdahalesiyle, Mısır ve Tunus sonuçlarının nereye evrileceği belli olana ve Batı çıkarları çizgisinde kalması kesinleşene kadar durduruluvermişti.

 

Ancak Mısır’da İHVAN’ın, Tunus’da NAHDA’nın seçimleri kazanması hayal kırıklığı yaratmış, belli bir süre yönlendirmeye çalışsalar da, sonucu olumlu görmeyince emirlerindeki ordu, polis, istihbarat ve yargı bürokrasisini, orduyla da iç içe olan işbirlikçi sermaye ve medya imkanlarını kullanarak karşı devrimleri kolayca organize edip gündeme sokmuşlar ve domino taşları süratle tersine devrilme eğilimine girivermiştir. İşte çok abartılan süreç özet olarak bundan ibarettir.

 

Şimdi kimi kardeşlerimiz Tahrir’de Mursi yönetimine karşı ayaklanan “Temerrüd” isyan hareketinin de, Taksim Gezi parkı bahanesiyle AKP hükümetine karşı ayaklanan kitlelerin de arkasında yerel ve küresel emperyalist güçlerin, bölgedeki despot rejimlerin ve darbecilerin bulunduğunu, sosyal medyanın bu konuda kullanılarak insanların tahrik edildiğini, yönlendirildiğini, hatta Yemen ve Suriye’de halk ayaklanmalarının başarıya ulaşmasının engellenmesinin de aynı yerel ve küresel güçlerce sağlandığını kendileriyle çeliştiklerini fark etmeden rahatlıkla söyleyebiliyorlar. Bunlar doğru da kardeşim, despotlara karşı ayaklanmalar süreci sonunda daha büyük kitlelerin desteğiyle oluşmuş yönetimleri, karşı devrimi organize edip, bu kadar kısa sürede yıkmaya kalkışmak ve bunu başarmak daha zor iken, bunları ABD ve küresel güçler yapıyor dediğinizde “Amerika kadiri mutlak” mı demiş oluyorsunuz? Eğer böyle demiş olmuyorsanız, bizim, sisteme egemen asker, polis, istihbarat, yargı ve medya ile arkalarındaki ABD-İsrail-AB gibi güçlerin, Tunus ve Mısır’da ayaklanma sürecinde halkın önünü açmak suretiyle, şahıs olarak diktatörü harcayıp kitlelerin devrim arzusunu tatmin ederek, orduyu da şirin gösterip onun kontrolünde sistemi kurtarma ve yönlendirme çabası içinde olduğuna dikkat çekmemiz ve Müslümanların bu oyunları fark etmesine yönelik uyarılarımız sebebiyle, neden bize karşı “Amerika Kadiri mutlak mı?” sorusunu  yönelttiniz? Üstelik her yazı ve konuşmalarınızda bu vurguyu tekrar ederek kullandığınız aşağılayıcı üslubu nasıl izah edeceksiniz? Hiç değilse artık açığa çıkmış olan bizim halklılığımızdan, sizin de isabet edemeyen tespitlerinizden, apaçık ortaya çıkan çelişkilerinizden ve bize karşı kullandığınız üslubunuzdan dolayı mahcubiyet duyup bir özür dilemeyecek misiniz?

 

Bu Büyük Musibet, Fercr-i Kâzib’ın Aldatıcılığından Uyanışa Vesile Olup, Çok Daha Büyük Hayırların Kapısını Açarak, İnşallah Fecr-i Sâdık’a Ulaştıracaktır

 

İnşallah bu büyük musibet, haksızlık ve zulüm, yeni bir uyanışın, gerçek bir inkılabın ve hakiki anlamda bir hayrın inşasının başlangıcı olur. Mursi’yi destekleyen kitlelerin onun doğru çağrısına uyup, meydanları doldurmayı ve tevhidi ilkelere sadakat gösteren bir direnişi sürdürmeleri halinde, bundan önceki aldatıcı ve yanılgılarla dolu süreç yerine inşallah doğru istikamete yönelen yeni kapılar açılabilecek, yeni ve sahici umutlar yeşerebilecektir. Allah yolunda tevhid ve adalet eksenli mücadelede sabır, sebat ve fedakarlıklar sonucunda hak-batıl karışımı aldatıcı “devrimler” süreci sona erecek ve  inşallah gerçek, sahici bir Kur’ani inkılap bundan sonra yaşanacaktır. Böylece inşallah yalancı şafak sökmesi olan “fecr-i kâzip”in aldatıcı, yanıltıcı ve yanlış yerde oyalayıcı griliğinden kurtulunacaktır.

 

Nitekim ihvan öncüleri de yaptıkları açıklamalarda, eski sistemin adamlarıyla ve askerle kurdukları ilişkiler ve baştan seçime katılmayacaklarını ifade ettikleri halde daha sonra seçime girmeleri konusunda hata yaptıklarını anladıklarını ifade etmişlerdir;  Müslüman Kardeşler´in liderlerinden Salih Sultan ve ayrıca Muhammed Mursi´nin danışmanı Muhammed Kazzaz da yaptığı açıklamalarda; (Türkiye’deki, ihvan’dan fazla ihvancılara göre daha doğru ve daha ferasetli değerlendirmeleri, hem de en çok bedel ödedikleri süreç devam ederken yapabiliyorlar), doğru bir tespitle, ayaklanma süreci ve sonrasında sistemin kurumlarıyla, özellikle de ordu ve eski statükonun temsilcileriyle Mübarek’in devrilmesini müteakip yapılacak reformlar konusunda diyalog kurmakla, görüşmeler yapmakla ve “şartların olgunlaşmasını beklememeden” “sorumluluk almak konusunda acele davranmakla hata ettiklerini” açıkça ifade etmektedirler.

 

Evet ifade edildiği ve sorgulanmaya başlandığı üzere İhvan yönetimi Firavuni sistemin esas sahibi olan askere güvenmekle, onlarla görüşmeler yapmakla, onlara güvenerek ve dışarıdan yapılan telkinlerle ikna olarak sistem içi hükümet olmak üzere seçimlere katılmakla büyük hatalar yapmıştır. Halbuki İhvan, sistem içi değişim amaçlı seçime katılmamalı ve sivil toplumsal alanda kalmalıydı. Gerekçesini de açıkça şu şekilde izah etmeliydi; “Halka ve değerlerine yabancı olan baskıcı rejimin bütün kurum ve kuruluşlarıyla devam ettiğini, Mübarek rejiminin tüm zulmünü icra eden ordusu, yargısı, polisi, baltacısı ve istihbaratıyla olduğu gibi hükmünü sürdürdüğünü, bunların aynı zamanda ekonomiye ve medyaya da egemen olduklarını ve böylesine bir kuşatma altında mevcut sistemin içinde hükümet olmanın hiçbir anlam ve değer taşımayacağını görüyor ve tespit ediyoruz. Sonuçta seçim kazanılsa bile özgün programımızı uygulamamıza fırsat verecek bir adalet zemininin olmadığı, asker ve yargı vesayetinin sürdüğü bu şartlarda ve böylesine ağır bir kuşatma altında siyaset yapmayı reddederek halkımızın arasında yer alacağımızı ifade ediyoruz. Bundan sonra başta tebliğ, eğitim olmak üzere, diğer sosyal çabalarımızla halkımızın hizmetine gireceğimizi ve halkımızın İslami kimliği, imani, ahlaki değerleri istikametinde toplumu vahiyle inşayı esas alacağımızı, yine halkımızın hak ve özgürlükleri için zulme ve ifsada karşı adalet ve ıslah mücadelesi içinde olacağımızı beyan ediyoruz”.

 

Sonra da, rakipsiz kalan liberal-sol Batıcılar hükümet olduklarında, önceki yönetimden devraldıkları dibe vurmuş ekonomisiyle, sosyal, siyasal toplumsal sorunlarıyla çökmüş, çürümüş sistemi, Batı ve bölgedeki emperyalist güdümlü diğer despot yönetimlerin yardımıyla da olsa, ayağa kaldırma sorumluluğunun altında ezilecekler ve başarı şansları çok az olacaktı. Yaygın ve derin yoksulluk, eğitim ve sağlık alanındaki kronikleşmiş büyük zaaflar, sorunlar, ekonomik alandaki sömürü ve adaletsizlikler, büyük işsizlik oranı, başta ordu ve yargı bürokrasisi olmak üzere devletin tümünü kuşatmış olan yolsuzluklar ve sadece Kahire’de milyonları bulan fakir kitlelerin tarihi mezarları ev olarak kullanıp hayatlarını buralarda sürdürmek zorunda olmaları gibi devasa sorunların altından kalkmak mümkün değildir. Üstelik, halka ve değerlerine yabancı elit liberal-sol batıcı siyasetçilerin, hem halka hizmet anlamında bir gündemleri yoktur, hem de bu konuları ve halkın dertlerini içselleştirmedikleri için bu alanda yetenekleri de gelişmemiştir. Sonuçta başarısızlık kaçınılmazdır. Ayrıca bunların önemli bir kısmı ordu ve yargı bürokrasisi başta olmak üzere, bundan önce olduğu gibi ekonominin büyük kısmını ellerinde tutmaya ve kapitalistçe daha çok kazanıp daha lüks yaşamaya da devam edecekler, yeni yolsuzluklara dalacaklardır. Nitekim darbeden sonraki şu dört aylık süreçte bile, Batı’dan ve Suud’dan, körfezden on miyarlarca dolar yağdırıldığı halde, şu anda ekonomi en zor dönemlerini yaşamakta, halkın var olan sorunları zirve yapmış bulunmaktadır. O halde kendi pisliklerini kendileri temizlesinler. Onların kuşatması altında hükümet olunduğunda, inisiyatif ve özgün programını uygulama imkanı vermeyecekleri Müslümanlar bu bataklığa girip, onlardan kaynaklanan başarısızlığın faturasını İslam’a ve Müslümanlara kestirmemelidirler.

 

İşte İhvan kadroları bu süreçlerde, yeni liberal demokratik hükümetin getireceği görece özgürlük ortamından da istifade ederek, daha önceki diktatörlük döneminin daha baskıcı ortamında yapamadıklarını da yapmak suretiyle, daha güçlü bir örgütlenme ve daha nitelikli projelerle, daha güçlü ve yaygın bir çalışma içine girmelidirler. Ayrıca bu süreçte, toplumsal sorunlar ve yönetimle ilgili farklı konularda, uzman şahsiyetlerin görev alacağı komisyonlar kurularak, toplumsal inşayı müteakip sistemin değiştirilmesi ve İslami sistemin inşası dönemi geldiğinde hazır olmak üzere, siyasi, ekonomik, sosyal, ahlaki, hukuki tüm alanlara ve sorunlara yönelik çözüm ve yeniden yapılandırma projeleri hazırlamaya yönelik laboratuar çalışmaları yapılmalıdır. Bu çalışmalar, projeler, İslam adına topluma deklare edilmeden zaman, şartlar ve veriler değiştikçe yenilenerek geliştirilmelidir. Toplum bu tür üretilmiş projelere değil, inzal edilmiş değişmez akıdevi değerlere, dinin sabitelerine, nasslara davet edilmelidir.

 

Toplumsal dönüşüm üzerinden sistemi değiştirme amacıyla bir yandan, bütün bu fakir, sömürülen, açlığa-sefalete mahkum edilen mağdur ve adaletsizliğe muhatap kılınan mazlum halk kitlelerinin yanında yer alarak, mezar evleri, işsizleri kucaklayarak azığını onlarla paylaşmaya, dertlerine ortak olmaya, onlara zulmeden sisteme karşı haklarının savunucusu fonksiyonu görerek muhalefet bilincini yükseltmeye çalışmalıdırlar. Diğer yandan da, onlar nezdinde bu tür ahlaklı örneklikler oluşturarak “Muhammed-ül Emin” kimliğini kendi hayatlarında ete kemiğe büründürüp günümüze taşımak suretiyle eminlik kazanan davetçileriyle tevhidi daveti hâl (davranış-ahlak) ve kâl (söz) ile taşıyan sorumluluklar üstlenmelidirler. Yani bir yandan tevhidi davetle toplumu dönüştürüp vahiyle inşa çabasıyla, her şartta geri dönmeden ve ertelemeden, bıkmadan ve yılmadan, tavizsiz bir biçimde tevhidi stratejik mücadele hattı sürdürülmeli, diğer yandan da tüm toplumsal sorunlarla ilgilenip, bu sorunlara yol açan yönetimin adaletsizlikleri, zulümleri, haksızlıkları, yolsuzlukları, sömürüleri ifşa edilip mağdur ve mazlum kitlelerin yanında yer alınmalıdır. Böylece bu kesimlerin muhalefet bilinci yükseltilerek zalimlere karşı örgütlenmeleri ve güç oluşturmaları temin edilmelidir.

 

Sonuçta ortaya çıkan bu yeni gücün de aynı istikamete yönlendirilmesi, tevhidi davet, eğitim, şahidlik sorumluluklarını, ıslah ve adalet çabalarını yaygınlaştırmak üzere aynı hedefe doğru sevk edilmeleri sağlanmalıdır. İşte ısrarlı ve istikrarlı biçimde sürdürülecek bu tevhidi davet ve eğitim çabalarının birikimi ve bu durmak bilmeyen toplumsal devinimin sonucunda, güçsüz ve zayıf su damlalarının ısrarlı ve istikrarlı biçimde aynı noktaya vurmaları halinde en sert kayaları bile oymaları vakıasında olduğu gibi, inşallah toplumun özüne tesir edilecektir. Böylece önce fertlerden başlayan, daha sonra da bu fertlerin cemaatleşmesiyle vasat ümmet bazında ilk Kur’an toplumu nüvesini oluşturarak, bu nüvenin öncülüğünde Mekke’den Medine’ye doğru ilk neslin yolunu takip eden adanmış kadroların mücadelesi sonunda toplum davete icabet edip özündekini değiştirdiğinde, toplumsal planda Kur’ani bir inkılab yaşanmış olacak ve Allah da vadini yerine getirip o toplumun durumunu (var olan sistemini) değiştirip, toplumun geldiği yeni duruma, İslami niteliğine uygun olan İslami adalet sistemini takdir edecektir. Bunlar, Kur’an, siyer ve topluma dair okumalarımızdan çıkardığımız yol haritası mahiyetindeki tespitler olup, Merhum Hasan el-Benna’dan bu yana İhvan kardeşlerimiz bu yolda epey mesafe almış ve önemli birikimler de sağlamış bulunmaktadırlar. Bugün yapılması gereken, Benna’dan daha sonraki süreçlerde istikametin sistemin içine doğru çevrilmesiyle oluşan hatalı gidişatı sorgulayıp istikameti düzelterek, tevhidi stratejik yürüyüşte sebat ve ısrar etmektir.

 

İşte İhvan kardeşlerimiz, halka yapılacak yukarıdaki açıklamadan sonra sivil alanda kalmalı ve orada yapılacak sosyal inşa eksenli çabalarla izahı yapılan yolda ısrar ederek sistemi değiştirmeyi hedeflemeliydi. Tabii ki,  bu amaçla da öncelikle toplumu tevhidi istikamette değiştirmeye yönelik tebliğ, eğitim ve vahye şahidlik alanlarında yoğunlaşmayı esas almalıydı. Aynı zamanda sistemin zulümlerine, adaletsizliklerine, hak ve hukuk ihlallerine karşı adalet ve özgürlük mücadelesi de vermeliydi. Daha önceki uzun yıllara sari çok ağır ve çok zor şartlarda yeteri kadar yapamadıkları eğitim, kadrolaşma, örgütlenme ve daveti daha yaygın, daha nitelikli ve daha güçlü projelerle daha geniş kitlelere ulaştırma işlevini, görece özgürlükçü yeni dönemde yapmaya çalışmalıydılar. Bu sebeple, halk ayaklanmalarıyla oluşan kaotik ortamda fırsattan istifade sistem içi hükümetlere talip olma yanlışından uzak durmalıydılar. Toplumsal planda yukarıda zikrettiğimiz faaliyetlere yoğunlaşıp, sonuçta siyasal değişime yol açacak sosyal değişimi, toplumsal dönüşümü inşaya yönelmeliydiler. Sistem içi hükümet olmanın ilkesel pek çok mahzuru yanında, sistemin kuşatması altında eli kolu bağlanmış bir pozisyonda, despot yönetimler döneminde birikmiş ve kronikleşmiş, çözüm bekleyen ekonomik, sosyal, siyasal, ahlaki sorunların bataklığında boğulmak ve faturasını da İslam’a kestirmek bir büyük riski de söz konusudur.

 

İnşallah İhvan yetkililerinin yukarıda alıntılanan ve hatalarını sorgulayan bu tür sağlıklı değerlendirmeleri devam ederse, yapılan hatalar fark edildiği gibi ilk neslin örnekliği ve vahyin ilkeleri istikametinde ıslah da edilirse doğru istikamet yakalanacak ve sistem içi hükümet arayışları yerine toplumu vahiyle inşa etme sorumluluğunda yoğunlaşmaya yönelme zemini oluşacaktır. Bu sebeple ihvan kardeşlerimiz, artık hem ilkesel bakımdan yanlış, hem de anlamsız, saçma ve gerçekçi olmayan, üstelik karşı tarafların da ciddiye almayıp alay ettiği bir konuma düşüren sistem içi demokratik siyaseti bırakmalıdırlar. Üstelik bu tarzın seçilmesi ve “demokrasi” vurgusu yapılmasıyla razı edilmesi hedef alınan dış ve iç demokratik kesimlerin de asla razı edilemediği ve edilemeyeceği gerçeği artık kavranarak, kendilerini ve mücadelelerini batıl “demokrasi” kavramıyla seçime indirgeyerek de olsa tanımlamaktan vazgeçmelidirler. İslami kimlik ve tevhidi ilkelere sadakatle ve şiddete başvurmayan bir direnişi sürdürerek halka ve cemaate yönelik baskıları, yasakları aşmaya çalışmalıdırlar. Diğer yandan da bu sıcak ortamın manevi havası içinde tevhidi mesajı daha geniş kesimlere ulaştırmaya çalışmalıdırlar. Aynı zamanda sınıfsal çıkarları için halka kan kusturan darbeci yönetimin zulümleri, katliamları, haksızlıkları, halkın kaynaklarını çalan yolsuzluklarını halka anlatarak muhalefet bilincini yaygınlaştırmaya çalışmalıdırlar. Ancak ordunun geri çekilmesi yada bölünüp önemli bir kısmı Müslümanların yanına geçme durumu söz konusu olduğunda yeni değerlendirmeler yapılabilir. Ancak toplum İslami sistemi isteyecek hale gelene ve İslami sistemi kuracak bir bağımsız güç olana kadar, sistem içi seçimlerden ve sistem içi hükümet arayışlarından uzak durulmalıdır.

 

Bilindiği üzere emperyalist demokrasiler hep darbe ve baskılarla bölge Müslümanlarını hizaya sokmaya çalışmışlardır. Emperyalist güçler ve yerli işbirlikçileri vesayetçi elitler, bu tür darbe ve baskı yöntemleriyle netice aldıkları sürece de bu yöntemi denemeyi sürdüreceklerdir. Cezayir’de sonuç alınca Filistin’de denemişlerdir, orada sonuç alınca en son Mısır’da yaptıkları gibi denemeye devam etmişlerdir. Nitekim geçmişte, Tunus’ta Gannuşi önderliğindeki NAHDA hareketi baskılar sonucu 30 yılda nereden nereye gelmiş büyük bir demokratikleşme değişimi yaşamıştır. Türkiye’de de hak-batıl karışımı da olsa Refah partisine yönelik darbe ve baskı sonucunda da yine o kadroyu dönüştürüp, laik liberal demokratik sisteme daha uyumlu AK Partiyi çıkaracak bir başarı elde etmişlerdir. İşte bu şekilde sonuç aldıkları sürece bu tür denemelere devam etmekten neden vazgeçsinler ki? Bu sebeple Türkiye modeli bir başka açıdan daha bölgede tekrarlanmak isteniyor.

 

O model de şudur; 28 Şubat darbesiyle baskı altına alınan muhafazakâr RP içinden etkili bir grup, bu baskı sonunda geri adım atmak ve sistemle daha ileri boyutta uzlaşmak üzere değişim geçirerek, “gömlek değiştirdiklerini” söylemeye, daha önce reddettikleri AB’ni artık benimsediklerini ifade etmeye, hatta daha da ileri giderek “bir medeniyet projesi olarak kabul edip” savunmaya, laik liberal demokratik sistemle tam bir uzlaşma içine girmeye başlamışlar ve bu değişimden AKP modeli doğmuştur. Şimdi bütün Arap halk ayaklanmalarında, Tunus ve Mısır’da, hatta Gazze’de İslami hükümet kurma ihtimali olan kadroları darbelerle, çok boyutlu kuşatmalarla, baskı ve yasaklarla, hatta katliamlarla zorlayarak içlerinden AKP modeli gibi bir değişim ve dönüşümü umuyorlar, bekliyorlar, zorla bu istikamette yönlendirmeye çalışıyorlar. Bugünkü İslami cemaat kadrolarının ya kendilerinin zor karşısında değişip küresel seküler kapitalist sisteme uyumlu hale gelmesini ya da hiç değilse RP içinden çıkan ve onu aşıp etkisizleştirerek yerine geçen etkili kadro benzeri birilerinin çıkmasını istiyorlar. İşte AKP’lileşmiş bu değişimci kadroların öncülüğünde muhalif kesimlerin sistemle tam bir uzlaşma sağlamasını kotarmaya çalışıyorlar. Böylece bu sistem içi değişimci siyasi kadroların, patlamaya hazır kitlelerin kimi taleplerini karşılayıp onları sistem içine çekmelerini ve sistemle barıştırıp ona eklemlemek suretiyle oluşturacakları yeni enerji ve güçle de, sistemi yeniden üretmelerini bekliyorlar.

 

Yine AKP örnekliğinde açıkça görüldüğü üzere bu sonuca ulaştıklarında da iş bitmiyor ve değişimle gelinen bu hal ile de yetinip razı olmuyorlar. Mutlaka bir “gizli ajanda”sı olduğunu iddia ederek, baskılarla “gömlek değiştirttikleri” kadrolar üzerindeki baskıyı, “Demokles’in Kılcı” misali tepelerinde sallandırarak sürekli kılmak istiyorlar. Küresel seküler liberal sistemin bölgedeki hegemonyasını, çıkarlarını, İsrail’in güvenliğini koruma altına alan ve tevhidi İslami uyanışı engellemeye dair “kırmızı çizgiler”ine uyup uymadığı, bölgede kendisine tanınan inisiyatifi kullanırken aşırı gidip gitmediği hususunda denetleyip, kendilerince tahammül edilmez aykırılıklar gördüklerinde “Gezi Parkı Kalkışması” örneğinde olduğu gibi yeni darbe teşebbüslerini de gündeme getirebilecek operasyonlarla terbiye etmeyi sürdürüyorlar.

 

Bu sebeple Mısır’lı Müslümanlar bu oyunu bozmalı ve bu emperyaslit güçler ve yerli işbirlikçileri darbeciler bu sefer sonuç alamamalı, darbe ve baskılar sonucu ihvana da boyun eğdirerek içinden sisteme daha uyumlu, daha uzlaşmacı ve daha liberal demokrat bir siyasi dönüşümü temsil eden kadro çıkaramamalıdırlar. Evet bu sefer inşallah, ihvanın dirayetli ve basiretli tutumuyla onlar hüsrana uğramalı ve Müslümanları olduğu gibi kabul etmek, İslami sistemin zuhuruna razı olmak zorunda kalmalıdırlar.

 

Şüphesiz ki, bütün bunlar Kur’an ve siyer okumalarımızla, takip edebildiğimiz kadarıyla Mısır’daki vakıa arasında kurmaya çalıştığımız bağ soncundaki çıkarımlarımızdan ibarettir. Yine şüphesiz ki, amacımız kardeşlerimizin bu sıcak ortamlarında, sadece eleştirmek ya da sadece duygusal sloganik destekler vermek yerine, çıkarımlarımızı paylaşarak onların samimi bulduğumuz acılarla dolu mücadelelerinde yardımcı olmaya, hayra vesile olmaya çalışmaktan ibarettir. Rabbimiz kardeşlerimizin ayaklarını istikamet üzere sabit kılsın ve yardımcıları olsun, bizleri de kardeşlerimize yardımcılar kılsın inşallah.

 

Eğer bu sorumluluklar yerine getirilir ve tevhidi istikamet korunarak arınma, ıslah ve inşa mücadelesi sürdürülürse, sonuçta da inşallah cahiliye karanlığının, zulumatın bütün tonlarını yok eden güneşin aydınlığı gibi Kur’an’ın gerçek, kuşatıcı, arındırıp inşa edici Nuruna, hakiki aydınlığa “fecr-i sâdık”a kavuşulacaktır. Müslüman halklar Hablullah olan Kur’an’a topluca sarılıp tevhidi istikamette bir sosyal değişimi yaşayarak İslami adalet sistemini ve Allah’ın yardımını hak ettikleri zaman, bütün küresel kâfir güçler birleşseler de, Müslüman halkların kaderleri üzerinde söz sahibi olmalarını ve Allah’ın hükümlerini egemen kılarak adaleti ikame etmelerini önlemeye Allah’ın izniyle güçleri yetmeyecektir. Bu darbeci, baskıcı zulümler, inşallah en sonunda Müslümanların adalet yönetiminin oluşmasını engelleyemeyecektir.

 

İslami adalet sistemi ortaya çıktığında, herkesin sahibi, maliki, yaratıcısı ve rızık vereni olan Allah’ın hükümleriyle hükmedileceğinden, aslında imtihan sebebiyle inkar özgürlüğüne sahip olanlar da dahil bütün insanların bu imtihan dünyasında kendilerini özgürce gerçekleştirmeleri için gerekli olan temel haklar ve adalet vasatı sağlanmış olacaktır. Bütün kullarının hukukunu ve temel haklarını gözeterek ve güvence altına alacak kuralları, müeyyideleri vazederek hükmeden Allah’ın hükümlerine uygun bir yönetim gerçekleştiğinde, gayrimüslimler dahil her kesim adaletle muamele görecek, kimseye zulmedilmeyecektir. Tahrir meydanını doldurup darbecilere davetiye çıkaran ahmak mustazaf kitleler bilmiyorlar ki, bu isyanlarıyla gerçekte Mısırlı generaller ile yargı bürokrasisinin oluşturduğu sömürücü Mısır kapitalist sınıfının ve arkalarındaki emperyalist sermayenin çıkarlarına hizmet etmiş, kendi adalet beklentilerine de en büyük darbeyi indirmiş oldular. Çünkü Monarşi, oligarşi ve demokrasi gibi laik, seküler sistemlerde, gücü eline geçirenlerin, daha çok kendi çıkarlarını gözeterek yapacakları yasalarla yönetmeleri sebebiyle, çoğunluk insanlara zulüm, haksızlık ve sömürü kaçınılmaz bir sonuç olmaktadır.

 

Müslümanlar On yıllardır Isırıldıkları ve Oldukça Büyük Acılara Yol Açan Aynı delikten Bir Daha Isırılmak Basiretsizliğinden Artık Kurtulmalıdırlar

 

Demokrasiyi seçime indirgeyerek de olsa Müslümanları tanımlayacak bir kavram olarak kullanmak ya da demokratik yöntemle sistem içi hükümet arayışına girmek hem İslami ilkelerimizle bağdaşmayan bir yanlıştı, hem de gerçekçi de değildi. Nitekim pratikte bu tür denemelerle İslami sisteme ulaşmış bir tek örnek olmadığı gibi, bugüne kadar ki demokrasiyi seçime indirgeyerek sistem içi İslami hükümet kurma amaçlı bütün denemeler de, büyük halk desteğine rağmen büyük hüsranla sonuçlanmıştır. Büyük acılar çekilmiş, katliamlar yaşanmış ve bu İslami hareketler alanında onlarca yıl geriye giden kayıplara, yılgınlıklara, çözülmelere, dağılmalara yol açılmıştır.

 

Büyük bedeller ödenerek anlaşılmış olmalıdır ki, Müslümanların kendilerini ve mücadelelerini, seçime indirgeyerek de olsa demokrasiyle tanımlayıp ifade etmeleri, sistem içi hükümet arayışları, böyle yapılarak rızaları umulan seküler demokrat iç ve dış güçleri ikna ve razı edememektedir. Üstelik, batıl sistemin ideolojik bir kavramının kullanılması ve sistem içine dalmaya yol açması yüzünden, esas rızası umulan/umulması gereken Allah’ı da razı edememekte ve sonuçta vaat edilen ilahi yardımından da uzaklaştırarak, vaat edilen galibiyet yerine büyük ve acılı bir mağlubiyete, çok boyutlu bir geri gidişe yol açılmış olmaktadır.

 

Ayrıca  demokrasinin onlarca tanımının değişmez ortak paydası, ilahi otorite de dâhil üzerinde başka hiçbir otorite tanımaksızın “halkın iradesinin mutlak hâkimiyetidir”. Ve bu sebeple de halk temsilcilerinden oluşan Parlamentoda yasa yapılırken hududullahın sınırlamasını, vahyin nihai belirleyiciliğini, halkın çok büyük ekseriyeti destek verse de kabul etmezler. On yıllardır da bu hep böyle devam ede gelmiş ve demokrasiyi seçime indirgeyerek kullanmaya çalışan Müslümanlar hep kendilerini kandırmışlar, manevi kayıplara rağmen dünyada umdukları maslahata ulaşmamışlar, karşı tarafı ikna edememişlerdir.

 

İşte bundan dolayı da Cezayir’de FIS hareketi %85 civarında oy alarak iktidar olduğunda, başta Fransa olmak üzere batılı ülkelerin desteğiyle işbirlikçi orduya hemen darbe yaptırılıp, o günden bugüne on binlerce Müslüman’ı katleden bir süreci işlettiler.  Daha sonra da Filistin’de vahye dayalı bir hükümet kurmak üzere örgütlenip, İslami bir davet gerçekleştirerek, halkın çok büyük ekseriyetinin de (%65) desteğini alan HAMAS ve destekleyen Müslüman halk büyük acılara ve zulümlere sebep olan baskı, yasak, kuşatma, ambargo, saldırı ve katliamlarla muhatap kılındılar, sonuçta Filistin’de hükümet olmaları engellendi ve Gazze’ye hapsedildiler. Şimdi de Mısır’da %52 oyla iktidar olan İhvan temsilcisi Mursi darbeyle devrilerek yine seçim geçersiz kılındı. Dünyanın bütün demokratları, her seferinde utanmadan bu vahşetleri sessizce seyrettiler. Putlarına sahip çıkıp, “demokrasiye göre halka sunduğu projesiyle halkın çoğunluğunun desteğini alan, vaat ettiği İslami yönetim biçimiyle yönetmek üzere hükümeti kurmalıdır” demediler ve putlarını kolayca yediler. Çünkü demokrasinin, aynı materyalist seküler modern paradigmanın ürünü olan liberal ve sosyalist sistem ve yönetim biçimine izin verdiğine, ama ilahi vahyin belirleyiciliğine dayalı bir proje ve sistemin uygulanmasına karşı olduğuna inanmaktadırlar. Zaten demokrasi de esas olarak işte budur.

 

Bütün bu proje, baskı ve yönlendirmelerle ulaşılmak istenen amaç, İslami adalet sisteminin Müslüman halkları yeniden kuşatır hale gelmesini ve tüm dünya insanlığını kurtaracak Kur’ani mesajın, vahye dayalı İslami hayat tarzının bir ülkede de olsa ümmetin pratiğinde uygulanarak dünya insanlığına sunulmasıyla uyanışa yol açarak kendi liberal-kapitalist demokratik sömürü düzenlerinin sonunu getirmesini engellemektir. Allah, emperyalist zalimlere ve yerli işbirlikçilerine fırsat vermesin ve direnen Müslümanları muzaffer kılarak onların oyunlarını bozsun, tuzaklarını başlarına geçirsin inşallah. Ancak bölge Müslümanlarının da, daha uyanık olmaları, basiret ve ferasetle bu oyunları görüp, tevhidi istikameti koruyarak, bu oyunları bozarak, emperyal projeleri yırtarak ilerlemeleri gerekiyor.

 

Görüldüğü üzere Müslümanlar, on yıllardır hak-batıl karışımına yol açan demokratikleşme eğilimleriyle, defalarca aynı delikten ısırılmaya devam etmektedirler. Müslümanlar bu basiretsizlikten artık kurtulmalıdırlar. Hepimiz Allah’ın vaat ettiği yardımını hak edecek tevhid eksenli tavizsiz ve uzlaşmasız bir İslami mücadeleye adanmalı ve O’nun yardımı geldiğinde de, Allah’ın izniyle bize hiçbir gücün galip gelemeyeceği bilinciyle hareket etmeliyiz. İslami bir toplumsal değişim yaşanmadan, toplum İslami adalet sistemiyle yönetilmeye müstahak hale gelmeden, yeterli hazırlık ve birikim yapılmadan, farklı düşünce ve inançlardaki halk kesimlerinin despotizme karşı ayaklanmasından İslami iktidar çıkarmak için acele etmemeliyiz.

 

Tabii ki, “madem İslami sistemi kuramıyoruz, o halde diktatörlük devam etsin” de diyemeyiz. Toplum neye layıksa o sisteme kavuşabilmeli, eğer İslami sisteme değil de, liberal demokratik sistemse layıksa, o sisteme göre yönetilebilmelidir. Biz Müslümanlar ise, acele iktidara ulaşma özlemiyle, sistem içi demokratik hükümet arayışı ve batıl sistem içi değişimlere dalmak yerine, yeni gelen demokratik yönetimin görece özgürlük vasatını da kullanarak sistemi değiştirme ve bu amaçla toplumu vahiyle inşa etme hedefine kilitlenmeliyiz.

 

MAKALENİN DİĞER BÖLÜMLERİ:

ÜLKEDE VE BÖLGEDE DEĞİŞİM SÜRECİ VE MÜSLÜMANLAR -VI

ÜLKEDE VE BÖLGEDE DEĞİŞİM SÜRECİ VE MÜSLÜMANLAR -V-

ÜLKEDE VE BÖLGEDE DEĞİŞİM SÜRECİ VE MÜSLÜMANLAR -IV

ÜLKEDE VE BÖLGEDE DEĞİŞİM SÜRECİ VE MÜSLÜMANLAR -III-

ÜLKEDE VE BÖLGEDE DEĞİŞİM SÜRECİ VE MÜSLÜMANLAR -II-

ÜLKEDE VE BÖLGEDE DEĞİŞİM SÜRECİ VE MÜSLÜMANLAR -I-



[1] Bazı kardeşlerimiz bu söylemlerini haklı göstermek için mi bilinmez, daha sonraki süreçte “tagut” tanımlarını da değiştirip, taguttan gayri İslami bütün rejimlerin anlaşılmaması gerektiğini, tagutun sadece zalim diktatörlere has kılınması ve zulmü görece azalmış demokratik rejimler “Allah’ın hükmüyle hükmetmeseler de tagut sayılamayacakları” anlamına gelen açıklamalar yapmaya başladılar. Böylece, gerek Türkiye’deki, gerekse bölgedeki Allah’ın hükmüyle hükmetmeme vasfı devam eden, ama diktatörlükler yerine seçimle gelen görece özgürlükçü hükümetlerin kurulmasıyla oluşan sistem içi değişim ürünü yeni statükoların taguti olarak tanımlanmayacağını ima ediyorlardı. Halbuki Allah’ın hükmüyle hükmetmeme hali tuğyandı ve şirk en büyük zulümdü ve bu kardeşlerimiz de bunu çok iyi biliyorlardı. Ama kendilerine yakın gördükleri sistem içi görece özgürlükçü hükümetleri kayırmak duygusallığıyla meşrulaştırmak için bunları söylemeye başlayabilmişlerdir.

[2] “6 Nisan Gençlik Hareketi Kasım 2008 yılında New York´da düzenlenen Gençlik Hareketleri İttifakı (Alliance of Youth Movements -AYM) toplantısına katıldı. Bu toplantıdan Movements.org adlı bir hükümetler dışı bir kuruluş doğdu. Kuruluş amacını dünyanın çeşitli yerlerindeki dijital aktivistleri tespit etmek, birbirlerine bağlamak ve desteklemek olarak tanımladı. Bu kuruluşun ortaya çıkmasında öncü rolü oynayanlardan Jared Cohen hem Condoleezza Rice hem de Hillary Clinton´a danışmanlık yapmış bir isim. Aynı zamanda da Google´da idari bir görevi var. Ayrıca, bizzat Amerikan Dışişleri yetkililerinin açıklamalarından biliyoruz ki, Amerikan hükümeti, dünyanın çeşitli yerlerindeki aktivistlerin kendilerinin korumalarına imkan sağlayacak iletişim teknolojilerinin geliştirilmesi için milyonlarca dolar para ayırmış durumda. 2008 yılı itibariyle, dünyanın çeşitli yerlerinden 5 bine yakın aktivist bizzat Amerikan hükümetinin desteklediği eğitim seminerlerine katılmıştı. Bu seminer çalışmalarına Tunus, Mısır, Suriye ve Lübnan´dan katılanlar oldu. Bu çabalarda genellikle özel girişimler gibi görünmekle beraber, Amerikan yetkilileri kendilerinin de bu projenin elinden tutanlar arasında olduklarını saklamıyorlar. Ancak ön cephede sivil toplum kuruluşu ya da NGO nitelikli kuruluşlar yer almakta.”

 (http://www.dunyabulteni.net/?aType=haberYazdir&ArticleID=266823&tip=haber)

Bu içerik 1031 defa görüntülendi.
 
 
MAKALENİN YAZARI

Mehmet PAMAK
  Yazarın Diğer Makaleleri

 
 
Yorumlar
Yorum Ekleyin
Adınız Soyadınız
e-Posta Adresiniz
Başlık
Yorum
Kalan karakter sayısı : 6000
Güvenlik Kodu
 
 
Copyright © 2013 İLKAV - İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı
Strazburg Caddesi No:18/4 SIHHIYE/ANKARA
Telefon :  +90 (312) 229 79 76 e-posta:  iletisim@ilkav.org
Dataişlem