Üye Ol  -  Şifremi Unuttum?
Facebook
 
 
> İlk Kur’an Neslinin Mekke Örneğinden Çıkarılacak Dersler ve Mekke...

> Kur’an ve Sünnete Dayalı Sahih İslam Anlayışını, Her Şartta Taviz...

> Zulüm bataklığında çürüyüp toplumu da çürüten bir sistemin kurulu...

> Mü’minlerin, Ameller, Hayat Tarzı ve İtaat Alanında Bâtıl Olandan...

> Allah’ın Rahmetine ve Kurtuluşa, Ancak Kur’an’a Uygun Yaşayıp Tak...

   
 
Hesap İsmi: İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı
Para Cinsi: Türk Lirası (TL)
Şube/Hesap: Kızılay Şub. / Hesap No: 2000614-4
IBAN: TR550020300002000614000005
En Çok Okunanlar

Anasayfa  >   ALTERNATİF EĞİTİM KONFERANSLARI  >  2015
 
Üstüntaş: Yönetimlerin meşrulukları Allah’ın vahyine dayanmasındadır.
Tarih: 01/06/2015
   


İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı’nın bu yılki Alternatif Eğitim Konferanslarının sonuncusu Eğitimci Yaşar ÜSTÜNTAŞ’ın sunmuş olduğu “Hilafetten saltanata geçiş ve İslam Dünyasına Etkileri “ konusu ile İLKAV salonunda gerçekleştirildi.

İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı’nın bu yılki Alternatif Eğitim Konferanslarının sonuncusu Eğitimci Yaşar ÜSTÜNTAŞ’ın sunmuş olduğu “Hilafetten saltanata geçiş ve İslam Dünyasına Etkileri “ konusu ile İLKAV salonunda gerçekleştirildi.

Konferansın sunumunu Abdullah Başaran yaptı. Vakıf faaliyetleri hakkında bilgi veren Başaran, vakfın düzenleyeceğiyaz okulu duyurusunda da bulundu. Hayati İsaoğlu’nun okumuş olduğu Kur'an ve meali ile konferansa başlandı. Yaşar Üstüntaşkonuşmasında hilafet, saltanat, asabiyet, istişare, şura ve demokrasi kavramlarına değindikten sonra bunlar arasındaki ilişki ve bozulmaları, İslam tarihinden örnekler vererek açıkladı. Müslümanların tarih bilinci ve geçmişe bakışlarının vahye uygun olması gerektiğine değinen Üstüntaş, İslam tarihinde iyi ve kötü birçok uygulamanın toptan red veya kabul edilmeden ibret alınarak günümüze ışık tutması gereğinden bahsetti. Tarihin ana unsurunun insan olduğunu, insanın ise zaaf ve kısıtlı akılla malul olduğunu belirten konuşmacı, güç, iktidar, asabiyet, kadim kültür, toplum,mezhep ve devletlerin islamın yaygınlaştığı dönemlerde perdelenerek İslam kaynaklarına etkide bulunmuş olduğunu da sözlerine ekledi. Bu yüzden tarihten gelen her mirasın mutlaka korunmuş olan vahiyle sağlamasının yapılmasının günümüz Müslümanlarına bir görev olduğunu belirten Üstüntaş,hilafet müessesesinin ümmetin İslam kaynaklarından ve uygulamalarından geliştirdiği bir yönetim biçimi olduğunu, tarih içinde müspet tarafları yanında, kötü uygulamalarla beraber saltanata dönüşen bu yöntemin, İngilizler ve yerli işbirlikçileri tarafından tamamen ortadan kaldırıldığına da değindi. İnsan hevasının ve dar aklının ürünü, felsefi bir temeli olan demokrasinin şura ile bir tutulamayacağını, demokrasiyi sadece sandık olarak değerlendirmenin yanlışlığına değinen Üstüntaş, bir Müslümanın kendi özgün kaynaklarından neşet eden, vahyin doğrultusunda,Allah’ın hükümlerinin hakim olduğu bir yönetim şekline talip olması ve bu yolda çalışması gerektiğini de sözlerine ekledi.

Konferans soru-cevap kısmını müteakip, çay ve poğaça ikramı ile son buldu.

Not: Konferans videosu hazır olunca bu sayfada yayınlanacaktır.

Yaşar Üstüntaş’ınkonuşmasının özeti aşağıda verilmiştir.

HİLAFETTEN SALTANATA GEÇİŞ VE İSLAM DÜNYASINA ETKİLERİ

 İnşallah bugün Rabbimiz nasip ederse dilimizin döndüğünce hilafet nedir? Saltanat nedir? Asabiyet nedir? Resulün Kur’an ile inşa ettiği ilk nesil daha hayatta iken neden hilafet saltanata evrilmiştir? Bunun ardında yatan gerçekler nelerdir? Bu süreç engellenebilir miydi? Sonradan Saltanatın hilafet olarak algılanmasının sağlanması ve böyle kullanımının İslam dünyasına etkileri neler olmuştur? Yeniden hilafet kurulabilir mi? Hilafet bir zorunluluk mu yoksa sadece bir araç mı? Sorularına cevap aramaya çalışacağız. Söylediğimiz ve ulaştığımız doğrular Rabbimizden ve onun bize bir lütfu, yanlışlar ise bizim kendi eksikliğimiz ve zannımızdır. Rabbim kalplerin özünü en iyi bilendir.

1

NEDEN GEÇMİŞİMİZİ ÖĞRENMELİYİZ?

 Tarihte yaşanılan olaylara temas etmek her zaman riskli bir iş olmuştur. Tarihi olaylara dönüş yapmak, o zamanlarda yaşanılan hatalı durumları tespit etmek,o günü yaşayanların ne kadar hatalı ve samimiyetsiz insanlar olduklarını belirlemek ve onları mahkum etmek amacına matuf değildir. Onları yargılamak İslam dairesinin dışına çıktıklarını iddia etmek basiret sahibi müminlerin yapacağı işlerinden değildir. Zira Rabbimiz bakara suresi 134 ve 141 şöyle buyuruyor.

134. Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmezsiniz.

Onların yaptıklarından sorulmayacağımız gerçeği onların yaptıklarını öğrenmemek onların yaptıkları hataları aynen yapmak anlamına da gelmemektedir. Çünkü Rabbimiz

 ‘’Bunlar, kendilerinden önce gelip geçmiş olan ve kuvvetçe kendilerinden güçlü olanların bile akıbetlerini görmek için neden yeryüzünde dolaşmıyorlar? Ne göklerde, ne yerde hiçbir şey Allah’ı aciz bırakamaz! Şüphesiz ki O, her şeyi bilendir, her şeye Kadirdir.” (Fâtır; 44) buyurmaktadır.

 Müminler için geçmişi öğrenmek, ibret alarak onların yaptıkları hataları tekrar etmemek ve Rabbimizin razı olacağı ebedi mutluluğu da sağlayacak iyi bir hayat inşa etmek içindir.

Tarih bugüne kadar genelde hep iki şekilde okunmuştur

a)Yergici (sövgücü)bakış açısı ile tarihi okuyanlar,

 b)Övgücü(yüceltici) bakış açısıyla tarihi okuyanlar,

Zamanındaki sorunları, devamı ve uzantısı oldukları atalarının bakış açısı ve dünya görüşüne, bağlayarak tarihe bütün sorunların kaynağı olarak bakanların her fırsatta yaptıkları, atalarına küfretmektir. Bu tip insanları günümüzde İslam dünyasında fazlası ile görüyoruz. Aslında hınçları atalarından çok onların değer sistemleri iledir. Çünkü bu zihniyet sahiplerinin daha eski ataları ile bir sorunları yoktur. Sümerlere, Perslere, antik Yunana ve eski şaman kültürlerine hayranlıklarını her fırsatta dile getiririler. Onlara göre geri kaldık, çünkü atalarımızın değerleri başka bir şey üretemezdi. Bu zihniyete sahip olanlar karşılarında yenik, ezik hissettikleri güçlü kavimleri taklitten başka bir şey yapmazlar.

 İkinci grup insanlar ise, kendilerini o kadar küçük görürler ki Ataları onların karşılarında devleşir; ’biz onların ayağının tozu olamayız, onların sözlerinin hepsini anlamak ne haddimize! onlar yanlış yapmazlar, sorunlu görünen olayların sebebi hikmetini bilmeden biz konuşamayız’ gibi sözler bu tip insanlardan sadır olur.

 Müminlerin tavrı ise bu ikisi de olamaz. Bizden önce yaşayan insanlar içinde iyileri de vardır kötüleri de. Nihai akıbetin dışında İman edenlerin tüm yaptıkları iyi olmadığı gibi inkarcıların da her yaptığı da yanlış değildir. Rabbimiz Bakara suresi 143’te rotamızı çiziyor:

 “Böylece biz sizi, insanlara şahid (ve örnek) olmanız için orta bir ümmet kıldık; Peygamber de üzerinizde bir şahid olsun”

 Örnek olma ise ne ifrat ne de tefrite kaçmamakla sağlanabilir. Rabbimiz kimi zaman hata yapan peygamberlerini bile örnek almamamızı istiyor:

Sen Rabbinin hükmüne sabret, balık sâhibi (Yûnus) gibi olma.

Vahiyle sürekli kontrol altında tutulan Peygamberler bile kimi davranışlarından dolayı örnek alınmaması gerekenler olarak vasıflandırılıyorsa diğer insanların her yaptıklarının doğru olarak kabul edilmesi mümkün gözükmemektedir.

O halde yapacağımız, tarih içinde yaşanılan ve günümüz anlayışına yön veren o günleri,tarihi veriler ve Rabbimizin ayetleri doğrultusunda anlamaya çalışmak ve hatalardan ibret almak, doğru olan davranışları da örnek almaktır.

HALİFE VE HİLAFET NEDİR

 Halife kelimesi, h-l-f (halefe) kökünden türemiştir. Halefe, geride kaldı, sonradan geldi anlamındadır. Halife, öncekinin yerini alan, sonradan gelen (nesil), birinin yerine bırakılan demektir. Aynı zamanda bu kelimenin kapsamı içinde vekâlet ve yöneticilik de vardır. Hilâfet, halife olmak, halifelik, reislik, başkanlık, birinin yerine geçmek, onun adına iş yapmak ve onu temsil etmek anlamına gelir. Istılahta ise; "Hz. Peygamber (s.a.s.)'den sonra, Ona halef olarak mü’minlere emir olmak" şeklinde tarif edilmiştir. Bey ‘at sonucu mü’minler adına tasarruf yetkisine sahip olan ve ahkâmın tatbikini sağlayan kimseye halife denir. (Ragıb el isfehani Müfredat h-l f maddesi.)

 Halife’nin çoğulu halâif ve hulefâ’dır. İstihlâf ise, birini halife (temsilci/artçı) kılmak anlamındadır. H-l-f (halefe) kökünden türeyen kelimeler Kur'an'da çokça (127 yerde) geçer. Ama konumuzla direkt ilgili olarak halife kelimesi tekil olarak Kur'an'da 2 yerde geçmektedir.

Bakara suresinde insanın yaratılışı anlatılırken;

” Rabbin meleklere: 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım'2/30 yani bir halife tayin edeceğim kendi iradem kuvvet ve sıfatımdan bazı yetkiler vereceğim(Elmalılı Hak dini 1/299) buyurduğu açıklanmaktadır. Burada anlatılan halifeden kasıt insandır. Yani Adem ve neslidir. Halife kelimesinin geçtiği ikinci ayet ise Sad suresi 26. ayettir.

“Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma, sonra bu seni Allah'ın yolundan saptırır.“Hz Davud kendi hevesine göre değil Allah’ın kendine bildirdiği ilkeler doğrultusunda hükmetmesi istenmektedir. Yani o adaletin tesis edilmesi batılın ortadan kaldırılmasında görevlendirilmiştir.

 "Yani ey Davud, seni hükümdar yaptık ki iyiliği emredesin ve kötülükten sakındırasın. Böylece senden önceki peygamber ve salih önderlere halef olasın" "Sonra da, sizin nasıl davranacağınızı görmek için onların ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık." (10/Yûnus, 14). "Yani onların yerine artık siz hükmedeceksiniz." Halife kelimesiyle, nesil nesil birbirini takip edecek ve nesillerden her birinin diğerine halef olacağı bir canlı türü kastedilmiştir. Yine Hz. Nuh ve kavmi için de şöyle buyrulur: "Onları (yeryüzünde) halifeler kıldık; ayetlerimizi yalanlayanları da (denizde) boğduk." (10/Yunus 73)

 Bu ayetlerde "halife" kelimesi, sözlük anlamı olan; başkasının yürüttüğü bir işi, ondan sonra yüklenip yürüten anlamındadır. Ancak devralınan iş, hâkimiyetle ilgili bir iştir. Nitekim Hz. Adem için "halife" kelimesinin kullanıldığı ayetten hemen önceki ayette:

 "Allah, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı." (2/Bakara: 29) buyurulmaktadır. Demek ki Hz. Âdem’in halife kılındığı şey, yeryüzünün hâkimiyet ve yönetimiyle ilgili bir iştir

Kur’an’da ya yalın veya “arzda halife” terkibi halinde geçen halife kelimesini bu bütünlükte değerlendirdiğimizde, insanlar yeryüzünde ömür süren, orayı imar ve ıslah eden, orada iskân eden yeryüzü halifeleri anlamında kullanıldığı anlaşılır; onlar birbiri ardından gelen nesillerdir (43/Zuhruf, 60; 19/Meryem, 59). Bu anlamda, beşeriyetin yeryüzündeki kaderini ve Allah'a vereceği hesabı anlatan Bakara suresi 30. ayetteki halife insan, yeryüzünün halifesi olacak, orada iskân edecek, kan dökecek, ama Rabbinden isimler öğrenecek ve yaptıklarının hesabını verecek bir nesildir (Bkz. 27/Neml, 62; 35/Fâtır, 39; 6/En’âm, 135).

 Arz üzerindeki bütün güçler, bütün tabiat yasaları insana boyun eğmiş ve insan, bunları kendi yararına kullanmak kabiliyetinde yaratılmıştır. Yeryüzündeki diğer yaratıklar insana boyun eğdirilmiştir. İnsan, dünya üzerindeki canlıların hiçbirinin yapamayacağı işleri yapmaktadır; bu özellikleri, insanın halife olarak yaratılmasından dolayıdır.

 “O ki, sizi yeryüzünün halifeleri kıldı.” (6/En’âm, 165) “Onların ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık, nasıl davranacağınıza bakalım diye.” (10/Yûnus, 14) Ayetlerde “yeryüzünün halifeleri” ve “yeryüzünde halifeler” ifadeleri geçmekte ve insanın halife kılınarak bir imtihana tâbi tutulduğu belirtilmektedir. İmtihansa elbette irade sahibi olmayı gerektirmektedir. İrade, seçme özgürlüğü demek olduğundan insanın istediği şekilde hareket edebileceği ortaya çıkar. İrade sahibi bir varlığın iyilik yapabileceği gibi, kötülük de yapabileceği kolayca anlaşılır. Şu halde, irade sahibi olma “halife” kelimesinin kapsamı içindedir ve melekler insanın fesat çıkarıp kan dökeceğini buradan anlamış olabilirler. Öte yandan, Halife’nin irade sahibi olması, belli bir hâkimiyet gücünü elinde bulundurması demektir. (Ahmet KalkanKavram Tefsiri Halife maddesi)

 Allah'ın bir halifesi olamaz. Nitekim Hz. Ebu Bekir'e "Ey Allah'ın halifesi!" denildiğinde, "Ben Allah'ın halifesi değilim; ben ancak Rasûlullah (s.a.v)'ın halifesiyim ve bu bana yeter" (Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/10-11 İbni Sad Tabakat3/183) demiştir. Hz Ebu Bekir’in peygamberimizin halifesi olması Kuran gerçeklerine uymamaktadır. Çünkü Rabbimiz Peygamberimize bileinsanların vekili olmadığını :

 “Sen onların üzerine Vekil değilsin.”(şura/6-48, 29/18-36/17) ayetlerinde söylerkenHz. Ebu Bekir’in peygamberimizin vekili olması düşünülemez. Çünkü hukuken vekâlet geçici surelerde olur. Peygamberimiz vefat ettiğine göre hukuken onun vekili olmaya da imkân yoktur. Peygamberimizin nerede ise bütün hadis kaynaklarında geçen ”Biz peygamberler topluluğuna varis olunmaz geriye bıraktıklarımız sadakadır” sözü(Buhari 4/210 -5/23 Müslim2/1378….) de bu gerçeği anlatmaktadır. Peygamberlerin miras bırakmamasının maddi servet açısından mı yoksa risalet görevi açısından mı olduğu konusu üzerinde durmak gerekmektedir. Allah’tan vahy alması dışında peygamberimizin diğer insanlardan farkının olmadığı Kuranın beyanıdır; Kehf suresi 110.Ayette,

“De ki: "Ben sadece sizin gibi bir insanım. Ancak şu farkla ki bana "sizin ilahınız tek İlahtır"diye vahyediliyor.(Ayrıca43/6, 14/10-11, 21/3-34, 23/24-33-47, 17/93-94) ayetlerde belirtildiğine göre peygamberimizin insanlardan ayrıldığı konu Risalet görevi olduğuna göre o konuda insanlardan farklı bir uygulamaya tabi olabilir ve miras bırakmaz. Çünkü tüm ümmetin değeri olarak risalet sadaka olmaya daha uygundur. Fakat yukarıda sözü geçen hadise istinaden Hz Fatıma’ya talep ettiği halde peygamberimizden kalan Fedek arazisi verilmemiş. Uygulamanın yanlış olduğu düşünülmüş ki Ömer bin Abdülaziz döneminde iade edilmiş ondan sonra tekrar alınmış Abbasi halifesi Me’mun zamanında da Hz. Fatıma’nın torunlarına verilmiştir.(Adem Apak Ana Hatlarıyla İslam Tarihi 3 s 202)

 O zaman Hz. Ebu Bekir’in peygamberimizden sonra halifeliği, risalet anlamında değil 10/14 deki gibi arkasından gelip yönetim işini devralan anlamında kullanıldığın da doğrudur.

Hilafet konusunda Kuranın (38/26) söylediği gibi halifeler adaletle hükmetmek üzere insanların ve ümmetin halifeleridirler.

SALTANAT NEDİR?

Yönetimin bir sultanın elinde olması ve babadan oğula geçmesine sultanlık (saltanat) denir. Batılı anlamıyla bu sisteme monarşi denir. Bütün krallıklar ve babadan oğula geçen yönetim şekilleri birer saltanattırlar.

 İslam tarihinde ilk saltanat yönetimi Muaviye’nin oğlu Yezidi kendinden sonra veliaht olarak seçmesiyle başlamıştır. Bozulma da o andan itibaren katlanarak sürmüştür.

Saltanat yönetiminin meşru olup olmadığı ilk dönem sahabe ve İslam âlimleri tarafından çok fazla eleştirilmemiştir. O dönem âlim ve sahabeleri saltanat sistemini değil onun Beni Ümeyye’ye verilmesini eleştirmişlerdir.

 İslam’ın geldiği dönemde Mekke ve Arap dünyasında saltanat, önde gelen mele takımı tarafından arzu edilen ve hedeflenen bir şeydi. İslam’ı tam kavrayamadıkları için bu insanlar peygamberimizin bir saltanat peşinde olduğu zannına kapılabiliyorlardı.

Bunun en güzel örneklerimden biri Mekke’nin fethi günü yaşanmıştı. Müşriklere gözdağı vermek için On bin ayrı noktaya gece ateş yakılmıştı.Sabah Resulullah’ın emri ile ordunun ihtişamını görmesi için vadinin en dar ve atların sıkışarak geçtiği yere götürülen Ebu Süfyan; Üç yüzerlik birlikler halinde Mekke’den tanığı kimselerin başkanlığında önünden geçen İslam ordusunu görünce çok şaşırmış. Abbas’a” kardeşinin oğlu ne büyük saltanat elde etmiş” demekten kendini alamamıştı. Abbas bu söze müdahale etmiş “hayır saltanat değil bu bir peygamberliktir” diyerek onu düzeltmişti.(Celalettin Vatandaş Hz Muhammed’in Hayatı c2 s.433)

Ebu Süfyan’ın o günkü bu sözü aslında o zamana kadar İslam’a karşı tavrının nedenini de ele vermektedir.

Saltanat sisteminin en önemli özelliği veliahtlık sistemidir. Veliaht yaşayan sultanın, kralın, padişahın ölümünden sonra yerine geçecek kişidir. İslam’da veliahtlık sistemi yoktur. Bazı yazarlar Hz Ebu Bekir’in Hz Ömer’i önermesini veliahtlık olarak görmek isterler. Fakat bu öneriden sonra bey’at yapılmıştır. Arap kültüründe şeyhin kendinden sonrakini veliaht tayin etme hakkı vardı. Hz. Ebu Bekir’in oraya dayanmış olması muhtemeldir.(İbrahim Halil Er; İslam’da Siyasal Düşüncenin Doğuşu s,68)

 Aslında Kuranda dolaylı olarak saltanat ve veliahtlık sistemine bir değini vardır. “Süleyman Davut’a mirasçı oldu”( Nemlsuresi 16).Fakat Kuranın bu değinisi emir yada tavsiye niteliğinde değil zamanın şart ve durumunu haber verme anlamındadır.

Hz. Ömer oğlu Abdullah’ı Halifeyi seçecek şuraya halife seçilmemek kaydıyla almıştı. Yine Hz Ali şehit olmadan önce yanında bulunanların Hz Hasan’ı veliaht tayin etmeleri teklifine olumlu cevap vermemiş bu işi kendinden sonraki insanlara bırakmıştır. Bu bilgilerde göstermekte ki İslam’da mutlak veliahtlık diye bir müessese yoktur.

Saltanatta otoriteyi elde etmenin yolu baskı zorbalık veliahtlık ve aileden geçiştir. Saltanatta yönetici Allah’ın vekili olduğunu yani bu sultanlık işinin “ilahi bir hak “olduğunu iddia eder. Saltanatta tebaanın otoritenin devir ve denetlenmesinde rolü yoktur.

 Saltanat sahipleri halka, baskı ve otoritelerini güçlendirip, isyanları engellemek için saltanatın kendilerine Allah’ın bir ikramı olduğunu söylemişlerdir. Aslında birer Sultan olan Emevi ve Abbasî halifeleri yaptıkları zulümlerini perdelemek için “Emiru’l Müminin” unvanını terk ederek “Allah’ın Halifesi” unvanını kullanmışlardır. Artık Hz. Ebu Bekir’in kullandığı “Halifetu Rasulillah” ve Hz. Ömer’in kullandığı “Emiru’l Müminin” sıfatı yerine kendini dinin koyucusu olarak gören halifeler “Zillullahi fil Arz”(Allah’ın yeryüzündeki gölgesi) ve “Sultanullahi fi Arzihi”(Allah’ın yeryüzündeki sultanı) gibi sıfatları kullanmıştır. Haccac Basralılara yaptığı konuşmada “Dinleyin itaat edin… Abdülmelik bin Mervan Allah’ın Halifesi ve sevgilisidir” diyordu.(İbrahim Sarmış yönetim s70,77) Emevi halifesi olan Ömer bin Abdülaziz bu sıfatları kullanmayı reddederek dedesi gibi Müminlerin Emiri sıfatını kullanmıştır.

 Emevilerle başlayıp Osmanlı imparatorluğunun yıkılmasına kadar süren yönetim şeklinin saltanat olduğunda şüphe yoktur. Bu yönetimler esnasında genelleme yapmadan saltanatın tüm gayri islamilikleri yaşanmıştır. Zevk-ü sefa, zulümler, kardeş katliamları ve dini menfaatleri için kullanmanın her türlüsü… Fakat bu sıkıntılara rağmen bu yönetimlerin İslam’a ve Müslümanlara düşman yönetimler olduğunu söylemekte insafa sığmaz. Bu yönetimlerin saltanat olduklarına bakarak tümden yanlış olduklarını söyleyemeyeceğimiz gibi onları kutsayıpen ideal yönetim şekli olduklarını da söyleyemeyiz.

Bu yönetimler şeriat kurallarının yanında daha çok resmi otoritenin görüşlerine göre hareket etmişlerdir. Âmâ hiçbir zaman bugünün beşeri laik sistemleri gibi şeriatın bütün hükümlerini toptan kaldırmamışlardır….İdeal olan Allah Resulünün uygulamaları ve Raşit Halifeler dönemindeki doğru uygulamalardır. Raşit Halifeler dönemindeki yanlış uygulamalar ise bizim için delil değil ibret alma belgeleridirler.

ASABİYET NEDİR?

Sinirlilik; akrabalık, soy yakınlığı. Akraba, soy, kavim, vatan, millet, din gayreti gütmek, bir toplumun ileri gelenleri. Bir kimsenin baba tarafından akrabaları.

İslam Mekke de peygamberimize indirilmeye başlandığı andan itibaren en fazla direnci asabiyetten görmüştür. Sonradan meydana gelen bozulmaların büyük çoğunluğunun nedeni de eski cahiliye asabiyetinin nüksetmesinden başka bir şey değildir. Bugünkü asıl konumuz olan halifelik sisteminin saltanata evrilmesinin altında yatan gerçek te budur.

 [ İslâm öncesi Arap toplumunda bir kimse kabilecilik his ve gayretiyle baba tarafından olan akrabasını yahut da umumiyetle kendi kabilesinden olan birini, haklı haksız her konuda başkalarına karşı korur, ona destek olurdu. Bu anlayışa göre, korumada önemli olan, kişilerin zalim veya mazlum olmaları değil, himaye edenlerin kabilesine mensup olup olmamalarıdır. Aynı telâkki, bir cahiliye devri şiirinde şu şekilde ifade edilmiştir: "İster zalim olsun ister mazlum, Akraban olan kişinin yardımına koş. "

 Kuranı kerim ise bunun tam tersini söylemektedir. “Allah'a ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah'a ve Resulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir.” (Mücadele suresi 22)

Kur'an-ı Kerim'de asabiyet kelimesine rastlanmaz. Ancak, akraba olsun ya da olmasın bir cemaat anlamı ifade eden "usbe" tabiri geçer. Bunun yansıra kavmiyetçiliği reddeden ayetler vardır. Asabiyet kelimesi Peygamber Efendimiz (sav)'in hadislerinde görülmektedir. Bu hadislerden birinde asabiyet, "Bir kimsenin kavmine zulümde yardım etmesidir." şeklinde tanımlanmış ve bu şekilde zulümde yardımlaşmayı sağlayan asabiyet şiddetle men edilerek "İnsanları bir asabiyet için toplanmağa çağıran bir asabiyet için savaşan ve asabiyet uğrunda ölen bizden değildir. " buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Edeb, 112). Hadis bilginleri içerisinde, bu hadiste geçen asabiyet kelimesini yalnız "zalime yardımcı olma" şeklinde yorumlayanlar olmuştur. Halbuki İslâm'da, "zalimin zulmüne engel olma" emredilmiştir. Nitekim Ashab-ı Kiram "Mazlum da olsa zalim de olsa din kardeşinize yardımcı olunuz" şeklindeki Hz. Peygamber'in ifadesini açıklamasını isteyince, "Zalimi zulmünden engellemek ona yardımcı olmaktır." buyurmuştur.

Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet edilen bir hadîste de asabiyet duygusuna kapılanların İslâm ve Allah nazarındaki durumları en güzel bir şekilde dile getirilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: "Allah cahiliyetten kalma bir duygu olan babalar ve atalarla övünmeyi yasaklamıştır. Bu atalar ister mü'min ve muttakî, ister fâcir ve günahkâr olsun fark etmez. Siz Âdem’in neslindensiniz ve Âdem de topraktan yaratılmıştır. Sizden kavimlerle övünen bir kimse olmasın (kavimlerinizle övünmeyesiniz). Atalarla övünenler Cehennem kömürlerinden bir kömürdürler. Onların bu hali Allah nazarında burnuyla pislik yuvarlayan pislik böceğinden daha kötüdür. " (Ebû Dâvud, Edeb, 112).”](islam ansiklopedisi Asabiyet Maddesi)

 İslamin asabiyetle mücadelesinin Fransız ihtilali sonrası meydana gelen milliyetçilik akımları neticesinde ne kadar önemli olduğu bir kez daha doğrulanmıştır. Bu akımlar Ulus Devletleri doğurmuş. Asabiyet ve kavim bağları artmış ümmet bilinci ve dini bağlılıklar zayıflamıştır. Tek iri ve diri olan Müslümanlar irili ufaklı onlarca devlete bölünerek güçlerini kaybetmişlerdir.

 Bu asabiyet anlayışı sadece Müslümanları etkilememiştir. Ulus devletler birbirleri ile hâkimiyet yarışına girmişler 1. Ve 2.Dünya savaşları bu asabiyet dolayısı ile çıkmış. Tarihte bugüne kadar yapılan savaşlarda görülmüş en büyük insan kaybı- yaklaşık yüz milyon –bu nedenle yaşanmıştır.

 Hz Muhammed(sav)610 yılında aldığı mesajı yakınlarından başlamak üzere önce Mekke toplumuna, ardından tüm Arabistan yarımadasına tebliğ etti. O sıfırdan bir toplum inşa etti. Cahiliye gibi yeryüzünün en karanlık dönemlerinin birinden Rabbimizin kendisine verdiği ilke ve yöntemle ”Asr-ı Saadet” diye nitelenen bir toplum yetiştirdi. Onun bütün mücadelesi Cahiliye düşünüşüne idi. O günkü en büyük put olan “asabiye” anlayışını yerle bir etti. Bize örnek olan mücadelesi boyunca karşılaştığı en büyük direnç te bununla ilgiliydi.

ASABİYET İNSANI NE HALE GETİRİR?

 İslam’ın aksine bütün etkisine rağmen, Arap toplumlarındaki siyasal ve sosyalolaylardaki en büyük amil asabiyet olmuştur. Asabiyetin Arap toplumundaki gücünü gören İbn-i Haldun “olanı”“olması gerekene” tercih edip biraz abartarak “asabiyet sosyal grupları bir arada tutan bağ ve siyasi otoritenin aslıdır.” diyerek devleti geniş aile veya aşirete dayalı insan toplumlarının sosyal birimlere doğru meyletmesinin bir ürünü olarak açıklamıştır. İbn- i Haldun hilafeti nübüvvetin bir uzantısı olarak açıklamıştır ki, nübüvvet te hilafet te asabiyet bağını ortadan kaldırmayı amaç edinmiştir. Hiç bir peygamber kendi kavminin asabiyetinden faydalanmamış bilakis zarar görmüştür. (Reşit Rıza, Hilafet 269-271)

“(Lût:) Keşke benim size karşı (koyacak) bir gücüm olsaydı veya güçlü bir kaleye sığınabilseydim! dedi.”(Hûd,80)

“Hani kâfirler seni tutuklamak, öldürmek ya da Mekke'den sürmek amacı ile aleyhinde tuzak kurmuşlardı. Onlar tuzak kurarken Allah da tuzak kuruyordu. Hiç kuşkusuz Allah en etkili tuzak kurucudur.”(Enfal 30)

 İstisnalar olmakla birlikte genel olarak baktığımızda, İslam daveti geldiğinde inanan ya da davete kol kanat gerenlerin Haşim oğulları olduğu, davetin karşısında durup en sert tepkiyi verenlerin de Ümeyye oğulları olduğu bilinen bir şeydir. Bu durumda Ebu Süfyan ve Mekke’nin ileri gelenlerinin saltanat ve iktidarlarının gideceğini görmüş olmaları kadar nübüvveti saltanat gibi algılamalarının da etkisi vardır.

Mahzum oğullarının bir ferdi olan Ebu Cehil ’in inanmama gerekçesi de budur. “Bizler Abdulmenaf soyu ile şan ve şeref konusunda yarışıp durduk, onlar yemek yedirdiler biz de yedirdik, onlar çeşitli görevler üstlendiler biz de üstlendik. Onlar verdi iyilik etti biz de verdik iyilik ettik. Onlarla yarışıp durduk. Şimdi onlar ‘gökten kendisine vahiy gelen bir peygamberimiz var’ diyorlar. Biz bunu nasıl kabul ederiz. Onların bu çıkışlarına nasıl karşılık verebiliriz. Vallahi biz ona asla inanmayacağız. Onu asla tasdik etmeyeceğiz. Yapabileceğimiztek şey budur. Abdulmenef soyuna itaat etmemiz olacak şey değil” (İbn-i İshak Siyer250.İbn-i Hişam 1/337-338- )

 Kureyşli Ebu Cehil ‘in bu sözünün benzerini ise ilk dönem siyer kaynaklarında belirtildiğine göreKureyşli olmayan bir Arap şöyle ifade ediyordu. “Vallahi ben Muhammedin söylediklerinin hak olduğunu biliyorum. Bu konuda herhangi bir şüphem yok. Fakat Kureyşliler ”Hicabet biz de olsun” dediler “Peki” dedik. “Nedve bizde olsun” dediler. “peki” dedik. “Liva bizde olsun” dediler “peki” dedik. ”Sikaye” bizde olsun” dediler “peki” dedik. Şimdi ise “Peygamber bizden” diyorlar. “Hayır vallahi yapamam. Onların adamına kesinlikle bağlanamam.”(İbn-i İshak ,Siyer 271,Zehebi Tarihul islam2/72-73)

Kureyş içinde kabile asabiyeti nedeniyle Hz. peygambere karşı koyanlar olduğu gibi, Müslüman olmamalarına rağmen onu destekleyenler bulunmaktaydı. Kureyş in dışında bulunan bazı kabileler de Kureyş ’ten bir peygambere tabi olmaktansa kendi kabilelerinden olan yalancı bir peygambere uymayı tercih ettiklerini belirtmişlerdir.(Ahmet Akbulut Sah. D. İktidar K. S,4)

 

ÜMEYYE OĞULLARININ HAŞİMOĞULLARI İLE KAVGASININ KAYNAĞI NEDİR?

Mekke’deki asabiye anlayışının kaynağını daha iyi anlamak için biraz tarihi bilgiye ihtiyacımız vardır.

Peygamberimiz doğmadan yüz yıl önce Mekke işgalci Huzaalıların elinde idi. Huzaalılar Kâbe’nin saygınlığına uygun davranmıyorlardı. Mekke’den Huzaalılarca çıkarılmış olan Kureyş kabilelerini peygamberlerimizin ve diğer büyük kabilelerin de büyük dedesi Kusayy Bin Kilap bir araya getirdi. Kusayy sayesinde birlik olan Kureyş Huzaalılardan Mekke’yi kurtardı.

Kusayy’ın 1-Abduddar 2-Abduluzza 3-Abdulkusayy 4-Abdulmenaf adındadört tane oğlu vardı.Baba Kusayy sağlığında yönetim görevini Abduddar’a bıraktı. Kusayy ölene kadar bir sorun yaşanmadı. Amâ öldükten sonra çok itibarlı ve şerefli bir iş olan Kâbe’nin hizmetleri Abdulmenaf’ın oğulları tarafından talep edildi. Diğer kardeşler de birbirlerine taraf oldular. Diğer soylarda Abduddar ve Abdulmenaf’a taraf olma konusunda bölündüler.

Abdulmenaf’ı;Esed, Zühre ve Haris oğulları, Abduddar’ ı; Mahzum, Sehm, Cumah ve Adiyy oğulları destekledi. Silahlı çatışma ihtimali artınca Abduddar yemek (rifade) Sikaye,(su)işlerini Abdulmenaf’a vermeye razı oldu. Böylece çatışma olmadan sulh yoluyla sorun çözüldü. Abdulmenaf aldığı görevleri layıkıyla yaptı. ve zamanla da Mekke’nin lideri oldu.

Abdulmenaf’ın1-Abdulşems 2-Haşim 3-Muttalip 4-Nevfel dört oğluvardı. Abduşşems’in oğlu Ümeyye, Ümeyye’ nin oğlu Ebu Süfyan’dır. Haşim’in oğlu Abdulmuttalip, Abdulmuttalib’in oğlu Ebu Taliptir.Abdulmenafkardeşi Abduddar’dan aldığı görevioğlu Haşim’e devretti. Haşim diğer kardeşlerle özellikle de Abduşşems’in oğlu Ümeyye ile geçinemedi. Ümeyye bazı görevleri kendi istedi. Ticaret yaparak zengin olduğu için kendini hak sahibi olarak gördü. Rifade görevini istedi. Yine silahlı çatışma ihtimali belirdi. “Münafereye ”(hakem ile şerefliyi belirleme işi) karar verildi. Kaybeden on yıllığına sürgüne gidecekti. Münafere sonucu Ümeyye haksız bulundu ve on yıllığına Şam’a sürgüne gönderildi. Bu on yıllık sürgün sırasında Ümeyye ve çocukları Şam’da birçok dostlar edindiler. Oranın idari ve sosyal yapısını iyice öğrendiler. Şam ile bağlantılarını hiç koparmadılar. Muaviye’nin Şam’daki gücünün bu sürgün olayı ile bağlantısını unutmamak gerek.

Ümeyyesürgünden döndüğünde amcası Haşim ölmüş yerine Abdulmuttalip geçmişti. Ümeyye döner dönmez amcası Nevfel’in yardımıyla Abdulmuttalib’in bazı arazilerini gasp etti. Abdulmuttalip bu durumu ancak Medineli dayıları Necranoğulları ve bazı Arap kabilelerle siyasi anlaşmalar yaparak dengeledi. Abdulmuttalip ve Ümeyye arasındaki husumet onların çocukları arasında İslam döneminde de devam etmiştir. Ebu Süfyan ve Ümeyye oğulları genel olarak yapacak bir şeyleri kalmayınca Mekke’nin fethi ile iman etmişlerdir. Bundan dolayı da kendilerine biraz da aşağılama kastıyla “Tüleka”(serbest bırakılmış esirler) denildi. İslam’ın Mekke’nin fethine kadarki döneminde en büyük düşmansonradan ‘tüleka’ olarak isimlendirilen bu insanlardı.

Emevi -Haşimi kavgası Raşit halifeler zamanında içten içe devam etti. Emevi Halifesi Yezit zamanında yaşanan Kerbela olayında zirveye çıktı. Bu olayda ve sonrasında Emeviler Haşimilere çok zulümler yaptılar. Arap olmayan kabilelerin desteğini alan Haşimi Abbasiler daha sonra iktidarı ele geçirdiler. Fakat bu sefer onlar Ümeyye oğullarına zulmettiler.

İSLAMİN YÖNETİM KONUSUNDAKİ İLKELERİ NELERDİR?

1-EHLİYET

İslam geldiğinde her türlü kavmiyetçiliği kaldırmış. Üstünlüğün yalnızca takvada olduğunu belirtmiştir. Kuran böyle asabiyet ve yer yer cahiliye tortularının nüksettiği topluma emaneti ehline teslim etmeyi emretmiştir.

“Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.”(nisa 58)

“Müminler o kimselerdir ki emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler.(Müminun 18)

Mekke fethedilince Peygamberimizin amcası Hz. Abbas Sikaye ve Sidane görevlerinin kendisine verilmesini istedi. İşte Nisa 58 bu olay nedeniyle inmiştir. Peygamberimiz amcasının bu istediğini geri çevirmiştir. Bu görevleri yeni Müslüman olan daha önce de aynı görevleri yapan Osman bin Talha’ya vermiştir.(Beyzavi Envarul Tenzil 2/100,Zemahşeri Keşşaf 1/252)

Bununla ilgili diğer örnekler ise; Peygamberimiz Halid bin Velid Müslüman olunca ona Seyfullah ismini verdi. Amr bin As Müslüman olunca da onu belirli bazı seferlerde İslam Devletinin Silahlı Kuvvetler komutanlığına getirdi.(Muhammed Hamdullah İslam peygamberi s 449) Tüm Mekke döneminde Müslümanlara karşı müşriklerin lideri olan Ebu Süfyan’ı Müslüman olunca Necran’ a vali yapmıştır.(ibnul esirUsdul Gabe 3/12) Yine Allah Resulü vefatından hemen önce Usame bin Zeydi Ensarve Muhacirinin başına daha 20 yaşında iken komutan olarak atamış itirazlar yükselince “Ey insanlar daha önce babasının komutanlığı hakkında da konuşmuştunuz. Babası gibi Usame’de komutanlık için yaratılmıştır” buyurmuştu.(İbni hişam siyer 4/300 ibni Sad Tabakat2/249).

Yine peygamberimiz “Emanet ehline verilmediğinde kıyametin kopmasını bekle” buyurarak konunun hassasiyetine dikkat çekmiştir..(Buhari 1/21 Müsned 2/361)

Bir peygamberin babası Allah düşmanı olabileceği gibi oğlu ve karı da onun getirdiğinin düşmanı olabilir.bunu Kuran-ı KerimHz. Nuhun dilinden şöyele aktarıyor

” Nuh Rabbine dua edip dedi ki: “Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vâdin ise elbette haktır. Sen hakimler hakimisin Allah: ‘Ey Nuh! O senin ailenden sayılmaz; çünkü kötü bir iş işlemiştir; öyleyse bilmediğin şeyi Benden isteme. İşte sana öğüt, bilgisizlerden olma’ dedi.”(Hud 45-46)

 Yine rabbimiz Hz. İbrahim’e seni insanlara imam yapacağım buyurduğu zaman Hz İbrahim benim zürriyetimden de diyerek soyundan da imamlar gelmesini isteyince Rabbimiz benim ahdim zalimlere erişmez.(Bakara 124) buyurmuştu.

 Bu gerçeği çok iyi bilen peygamberimiz yakınlarına “Kendinizi kurtarmaya bakın. Allah huzurunda size hiçbir yararım dokunmaz” (Buhari Vesaya 11/3 191-192 Müslim iman 89-1)

Peygamberimiz sefer için Medine dışına çıktığında yerine Kureyşli olmayan bir çok sahabeyi görevlendirmiştir. Bunlardan bazılar şunlardır: Ensar’dan Sad bin Ubade ,Kelpli azatlı köle Zeyd bin Harise ,GıfarlıSiba bin Urfuta, Leysli Numeyle, Ensar’dan Muhammed bin Mesleme ,Saidli Ebu Ducane’dir.

Raşit halifeler döneminde de Damri Sinan, Kindeli Şurahbil, Temimli Yala bin Umeyye, Şeybanlı Müsenna bin Harise, köle Ammar bin Yasir, Ensar Zeyd bin Sabit, Kelpli İmrul Kays,vb..devletin en üst düzey konumlarında görevlendirilen Kureyşli olmayan sahabelerdendir.( Said Hatipoğlu Hilafetin Kureyşliliği )

Kısaca nübüvvet ve İlk halifeler döneminde görev verilmiş zatlar incelendiğinde kavmi ve ırki bir şart aranmadığı görülmektedir.

Sadece siyaseten gerektiğinde görevlendirme kavmi bir nedene dayandırılmıştır. Mesela, Hudeybiye’de görevlendirilen Hz. Ömer’in can güvenliği nedeni ileitirazı neticesinde Ümeyye oğullarına mensup Hz. Osman görevlendirilmiştir.8

2- İSTİŞARE

Hz. Peygamber Allahtan vahiy almasının dışında diğer insanlar gibi insandı.” De ki: "Ben sadece sizin gibi bir insanım. Ancak şu farkla ki bana "sizin ilahınız tek İlahtır" diye vahyediliyor.”(Kehf 110 Ayrıca 43/6,14/10-11,21/3-34,23/24-33-47,17/93-94)

“De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım”(Ahkaf 9)

 Peygamberimiz hakkında vahiy olmayan konularda Ashabı ile istişare ederdi. Çünkü bu Allah’ın bir emri idi:

“İş hakkında onlara danış.Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.”(Ali İmran 159)

“Yine onlar, Rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. Onların işleri, aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da harcarlar”(Şura 38)

Peygamberimiz istişare sonucu ashabın çoğunluğunun görüşüne uyardı. Uhut savaşında onun şahsi düşüncesi Medine’ de savunma savaşı yapmaktı. Ama Bedir’e katılamayan gençler korkmadıklarını göstermek istiyorlardı. İstişare sonucu dışarı çıkıp savaşmak ağır basınca peygamberimiz evine gidip zırhını giyip geldi. Gençler bu durumdan pişman oldular ve savunma savaşı yapabileceklerini söylediler. Peygamber (sav) “Bir peygamber için zırhını giydikten sonra savaşmadıkça onu çıkarması uygun olmaz” diyerek savaş için harekete geçme emrini verdi.

İstişare sonucu değişen karar örnekleri;

 a)Hudeybiye’de Hz. Ömer’in itirazı ve Hz. Osman’ın Beni Ümeyye’ den olması dolayısıyla tercihi,

b)Hendek savaşında düşman tarafını bölmek için Gatafanlılara Medine hurmalarının 1/3 nü vermek üzere anlaşma imzalayan Peygamberimize Evs’in lideri Sad bin Muaz ile Hazrec’in lideri Sad bin Ubade’nin “Ya Rasulalah bu anlaşmayı kendi fikrinle mi yoksa Allah’ın emri ile mi yaptın? Sorusuna “kendi görüşüm” demesi üzerine Sad bi Muaz “bunlar biz putlara taparken bile rıza ve satiş dışında bizden zırnık alamazlardı. Biz Müslüman olduktan sonra mı alacaklar?. Allaha andolsun ki kılıçtan başka bir şey vermeyiz( İbnul Esir Usdul Gabe /2-284) Böylece anlaşma feshedildi.

 Peygamberimiz kararların ilgilendirdiği toplum kesimlerinin görüşünü mutlaka alırdı. Sahabe de peygamber (sav) vahye dayalı olmayan görüşlerinin karşısında bir görüşe sahip olabiliyorlardı. Peki sahabe Allah ve resulüne itaati emreden ayetleri bilmiyorlar mıydı?

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ وَمَن يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُّبِينًا

“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur”(Ahzap 36).

 Bu durumdan biz anlıyoruz ki sahabeler peygamberimizin kendi görüşleri ile vahyin arasını net bir biçimde ayırıyorlar, vahiy ya da vahyin açıklaması ise “işittik ve itaat ettik” diyorlar. Değilse kendi görüşlerini söylemekten asla çekinmiyorlardı.

3-BİAT KONUSU

 Biat egemenliği tanıma, itaat etmek için sözleşme anlamına gelir. Terim olarak ta ümmetin halife seçmede muvafakat etmesi onaylaması anlamına gelir. Hudeybiye’de Hz. Osman’ın öldürüldüğü haberi gelince daha önce biat etmiş olan sahabe “güvenoyu” diyebileceğimiz bir şekilde yeniden biata davet edildi. Rıdvan Biat’ına atfen Rabbimiz “Ey Muhammed şüphesiz sana biat edenler, Allaha biat etmişlerdir.(Fetih 10)

 Hz. Ebu Bekir hilafete geldiğinde eğer Allah’ın kitabına ve Resulün sünnetine uyduğum müddetçe bana itaat edin uymazsam bana itaat etmeyin demesine rağmen İslam siyasi geleneğinde biatin geri çekilmesi uygulaması maalesef uygulanamamıştır. Hz. Osman bu konuda “Allah’ın bana giydirdiği gömleği çıkarmam” diyerek Osmanlının son dönemine kadar yöneticinin ila nihaye seçilmesi geleneğini başlatmıştır ki bu; oluşturulan hilafet sisteminin çıkmazlarındandır. Teoride olan azl müessesesi ancak isyan ile sağlanmaktadır. İsyanda meşru değildir.

PEYGAMBERİMİZİN VEFATINDAN ÖNCE YAŞANAN ŞEYLER NEDEN ÖNEMLİDİR?1

Peygamberimiz 632 yılı sefer ayında hastalandı 13- 14 gün süren hastalığı ve ölümü sırasında ve sonrasında yaşanan ya da yaşandığı söylenen olaylar sonraki dönemleri doğrudan etkilemiştir. Bu olaylara kısaca bakacak olursak;

a)Namaz imamlığı, sağlığında kendisi namaz kıldırmakta olan peygamberimiz hastalanınca Ebu Bekir’e namazı kıldırmasını emretti. (İbn-i Hişam 4/303 –İbn-İ Sad Tabakat 2/215-224-Taberi2/439-Buhari 8/145) Mescide açılan kapılardan Ebu Bekir’in dışındakileri kapattırdı.(Taberi 2/437) Ebu Bekir olmadığı için namazı Ömer’in kıldırdığı, onun sesini duyan peygamber(sav) kızdığı ve “Ebu Bekir nerede? Allah ve Müslümanlar buna razı olmaz” dediği ,(İbn-i Hişam Siret 4/303)Daha sonra Ebu Bekir’in arkasında namaz kıldığı ve” Hiçbir peygamberin canı yerine ümmetinden bir adam geçmedikçe kabzedilmez.(İbn-i Sad 2/222) buyurduğu belirtilmiştir.

Bu rivayetleri Kuran ve peygamberimizin daha önceki davranışları ışığı altında ihtiyatla değerlendirmek gerekmektedir. Çünkü biz peygamberimizin daha önce Abdurrahman bin Avf arkasında namaz kıldığını biliyoruz.(İbn-i Kesir Bidaye5/22)Ayrıca Ebu Bekir’in olmadığı zamanda namaz kılınmayacak mıdır?.

Bu rivayetlerin çıkış sebebi ile ilgili olarak İbn- i Sad’ın Tabakat’ında geçen bir rivayet bize yol göstermektedir. Buna göre Allah Resulü “Ebu Bekir’e söyleyin namazı kıldırsın. Eğer o geçmezse insanlar itaat etmezler” bu rivayetten anlıyoruz ki namaz imamlığı ile hilafet arasında ilişki kurulmaktadır. Daha sonra ise Allah’ın Resulünün dinimiz istediğini neden dünyamız için seçmeyelim anlayışına ulaşılmıştır. Hatta iş daha da ileriye götürülerek peygamber vefat ettiğinde Hz Ali’nin mi, Hz. Aişe’nin mi kucağındaydı? Sorusunun cevabından bile medet umulmuştur. (Akbulut age.s35)

b) Kırtas hadisesi; Peygamberimiz hastalığının 5. Gününde “size bir şey yazayım ki ondan sonra sapıtmayasınız” diye kâğıt kalem istemiş. Sahabe arasında tartışma olmuş. Hz Ömer “Allah resulüne ölüm sekaratı geldi. Yanımızda Kuran var o bize yeter dedi. Peygamber (sav) ise Bir peygamberin yanında niza yakışmaz”(7/9-5/137 Müsned6/47)başka rivayetlerde ise “Ebu Bekir için bir kitap yazayım” ibaresi vardır. Bu rivayetlerin Şiilerde Hz Ali için yazıldığı söylenen vasiyetine karşılık olarak oluştuğu söylenebilir.

Peygamberimiz Kuran dururken son dakikada böyle bir şey ister mi?

Elif lâm râ. (Bu,) Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarıp o güçlü ve övgüye lâyık olan(Allâh)ın yoluna iletmen için sana indirdiğimiz Kitaptır.(İbrahim 1)

“Andolsun size, içinde şerefiniz bulunan bir kitap indirdik. Aklınızı kullanmıyor musunuz?”(Enbiya 10 )

Öyleyse sen, sana vahyedilen Kur'an'a sarıl. Şüphesiz ki sen doğru bir yol üzerindesin. Doğrusu Kur'an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan sorumlu tutulacaksınız.”(Zuhruf 43-44)

Bu ve buna benzer onlarca ayet varken Peygamberimizin insanlara sapmamaları içinKurandan başka bir şey yazdırması düşünülebilir mi? Ayrıca “Peygamber, mü’minlere kendi öz nefislerinden, canlarından, birbirlerinden daha yakındır”(Ahzap 6) ayetinin uygulamasını hayatlarında onlarca kez ispatlamış sahabeden, Allah resulü, hem de istenilen şeylerin yapılması en kuvvetli zaman olan ölüm anında, bir şey isteyeceksahabe yapmayacak olacak şey mi?

Biz bilmekteyiz ki Hz. Ebu Bekir ölmeden önce vasiyette bulunarak Hz. Ömer’i vekil tayin etmiştir. Hz Ömer de yaralı ölüm döşeğindeyken vasiyette bulunmuş ve kendinden sonra halifenin seçilmesi için bir Şura tespit etmiştir. Bu iki sahabenin vasiyetleri de müminler tarafından yerine getirilmiştir.

 Nasıl olurda Hz. Ebu Bekir ve Ömer’in vasiyetleri hiç itiraz edilmeden yerine getirilirken Hz. Peygamberin (sav) vasiyeti yerine getirilmez. Bu ölüm sekaratı nasıl bir şeydir ki sadece Rasulullaha gelmektedir. Ayrıca Hz. Muhammed (sav) öldüğünde onun öldüğünü söyleyenin boynunu vuracağını söyleyen Hz Ömer birkaç gün öncesinde onun öleceğinden nerede ise emindir? Bu rivayetlerin içine doğru ile yanlışın karışmış olduğu çok açık belli olmaktadır. Sanki rivayetlerin bir kısmı sonradan Hz. Ebu Bekir’in hilafetini desteklemek için söylenmişler izlenimi vermektedir. En doğrusu Rabbimiz bilir.

c) Kendinden sonrası için atama sorunu; peygamberimiz kendinden sonra Müslümanların başına geçecek kişiyi atamamıştı. Bu konuda açık bir beyanı da olmamıştı. Bu işin nedenleri üzerinde bugüne kadar birçok görüş serdedilmiştir. Bu konudaki en isabetli görüş; peygamberimiz (sav)kendinden sonra ümmetin kendi idarelerini belirtilen esaslar doğrultusunda kendilerinin belirlemesini istemiş olmasıdır. Ayetler müminlerin işlerinin danışma ile yapmalarını ve emaneti ehil olana vermelerini emretmektedir. Hz. Abbas Hz. Ali’ye hilafet işini peygamberimize sormayı teklif edip Hz. Alinin “Eğer hilafet meselesini Allah’ın elçisine sorarsak bizi bundan men edebilir o zaman onu bize insanlar ebediyen vermezler ”şeklinde cevap verdiğini de kaynaklardan öğreniyoruz.(İbni sad2/245 İbni Hişam 4/304)

 Bu haberlerden anlaşılmaktadır ki Haşimiler Nübüvvet ile Hilafet arasında, Kureyş’in diğer kabileleri ise Kureşlilik ve Hilafet arasında bağ kurmuşlardır. Ensar ise Medine’nin gerçek sahipleri olarak coğrafya ile hilafet arasında bağ kuruyordu.

PEYGAMBERİMİZDEN SONRASI RİVAYETLERDE DOĞRU MU ANLATILIYOR?

Peygamberimiz (sav) 13-14 gün yattıktan sonra 2 Rebiyülevvel Pazartesi günü vefat etti. Vefatından sonra geliştiği söylenen olaylara bakmamız ve onları arı duru bir din algısı için tahlil etmek gerekmektedir. Bu olaylar ;

a) Hz.Ömer veya Hz.Osman’ın peygamberimizin ölmediğini söylemeleri; Hz. Ömer ayağa kalkarak Peygamberin öldüğünü söyleyenlerin münafıklar olduğunu, onun Musa bin İmran gibi Rabbine gittiğini onun öldüğünü söyleyenin elini ayağını keseceğini bildirdi.(İbn-i Hişam 4/35 İbn-i Sad 2/226 Yakubi Tarihul Yakup 2/95)Sonra Ebu Bekir ayağa kalkarak şu ayetleri okudu.

“Ey Muhammed! Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölüp gidecekler”(Zümer 30)

“Ve senden önce bir beşeri, ebedî (ölümsüz) kılmadık. Öyleyse sen ölürsen, o zaman onlar, ebedî mi olacaklar (ölmeyecekler mi)?”(Enbiya 34)

Diğer ayeti kerimeler de ise,“Muhakkak ki; benim namazım, kurbanım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.” de.”(Enam 162

“Ve Muhammed sadece bir Resûl'dür. Ondan önce de resûller gelip geçmiştir. Şimdi O, öldü veya öldürüldü ise, siz topuklarınız üzerinde geriye mi döneceksiniz?(“3 Ali İmran /144)

“Her canlı ölümü tadacaktır”(enbiya 35)

Bu kadar ayeti Hz. Ömer gibi en önde gelen sahabelerden birisinin bilmemesi mümkün değildir. Hz. Ebu Bekir dışında yüzlerce hafız sahabenin de olaya müdahale etmemesi manidar. Bu sözün Hz. Ömer gibi bir sahabenin söyleyemeyeceğinin bir delili de Uhud savaşında müşriklerin “Muhammed öldü” sözüne inanarak bir köşede oturanlardan birisinin de Hz. Ömer olmasıdır. Bu olayın Hz. Ebu Bekir’i öne geçirerek Halife seçilmesine meşruluk kazandırmak için ileri sürülme ihtimali öne çıkmaktadır.

b)Beni Saide Olayı;Peygamber ( sav) vefat edince Ensar Beni Saide gölgeliğinde bir araya geldi. Hacrec’in lideri halife olmayı çok istiyordu. Bir konuşma yaptı. Hilafetin Medinelilerin hakkı olduğunu belirtti. Onu istemeyen 2 kişi durumu Ebu Bekir’e bildirdi. Hz. Ebu Bekir Hz. Ömer ve Ebu Ubeyde’yi de yanına alarak Beni Saide ye geldi. Böylece toplantı halife Ensar’dan mı yoksa Muhacirden mi olmalı? şekline döndü. Hz. Ebu Bekir söz alarak şu delilleri sundu.

“Biz sizden önce Müslüman olduk”

“Biz muhacirler peygamberin aşiretindeniz. Onun aşiretinden olanlar hilafete daha layıktır.”

“Araplar bu konuda Kureyştyen başkasını tanımazlar”.(Müsned 1/56)

 Bunun üzerine Ensar’dan Hubab bin Münzirbir emir bizden bir emir sizden olsun”,(Buhari 4/194) Hz. Ebu Bekir “bizler emir sizler vezirlersiniz”(Buhari4/194) bir rivayete göre de “İmamlar Kureyş ’tendir” hadisini zikretti. Ensar’ın Evs ve Hazrec olarak bölünmesi Muhacirlerden bir halife seçilmesini kolaylaştırmıştır. Zaten Halifelik için Ensar’ın toplandığını Muhacirlere yine bir Ensar bildirmişti. Ensar’dan Useyd Bin Hudayr KabilesiEvse tıpkı Hz. Ali’nin Hz. Abbas’a dediği gibi şu uyarıda bulunmuştu. Eğer Hazreç bir defa emirliğe geçerse bu fazilet size karşı onların elinde kalır. Ebediyen de size bir pay ayırmazlar. Bundan dolayı Ebu Bekir e biat edin. Böylece Sad bin Ubade azınlıkta kaldı. Evs’in Hz. Ebu Bekir’i ehliyetini delil göstererek seçmek yerine asabiyete göre tercih etmeleri Kuranın mesajı ile uygunluk arz etmemektedir.

Toplantıda Kureyş’ in iki en büyük kabilesi-ki cahiliye döneminde Mekke’nin lideri idiler-Haşimiler v e Emeviler yoktular. Sonuçta Sad bin Ubade’ ye rağmen Hz. Ebu Bekir’e biat edildi. Böylece Hz. Ebu Bekir Kureyş’ in karşısına Ensar’ın çoğunluğunun desteğini almış olarak çıktı.

 Sad bin Ubade devletin başına geçemedi. Yaşadığı sürede de İlk iki Halifeye biat etmedi. Tüm telkin ve tekliflere rağmen Kureyş’e asla biat etmem diyerek Hz. Ömer zamanında izin alarak Şam’a hicret etmiş ve hicri 15 yılında orada vefat etmiştir. O İslam’a çok hizmeti dokunanlardan peygamberimiz tarafından yerine vekil tayin edilen az sayıdaki sahabeden biriydi.2. Akabe Biatında peygamberimizi Medine’ye davet eden heyette idi. Bedir de savaşan sahabelerden büyük çoğunluğu Ensar’dandı. Bedir de 86 Muhacir 238 Ensar vardı.

 Hz. Alibize ulaşan rivayetlerden anlaşıldığına göre Hz. Muhammet’ten sonra devletin başına geçmek istiyordu. O güne kadar ki Arap geleneklerine göre de bu konuda en yakın aday olarak kendini görüyordu hatta buna kendinden başka kimsenin talip olamayacağını düşünüyordu. Zira cahiliye üzerine yaşamamış ilk Müslümanlardan, peygamberimiz amcasının oğlu ve kendinden sonra soyunu devam ettiren kızı Hz. Fatıma’nın eşi yani damadıydı. Kendisine niçin biat etmediğini soran Hz. Ebu Bekir’e “Fakat biz bu işte hakkımız olduğuna inanıyoruz. Ama siz bunu zorla elimizden aldınız”(Taberi 2/448.İbni Kuteybe imam 14)

 İbni Abbas’a Hz. Ömer “Ben nübüvvette onlara üstünlük sağladığınızı biliyorum.Ama hilafette de üstün olursanız bize bir şey bırakmazlar diye düşündüler ”demiştir. Hz. Osman halife seçildiğinde Hz. Ali ona şöyle demiştir: “Sen diyorsun ki Beni Haşim başınıza geçerse hilafet asla onların dışına çıkmaz. Hâlbuki Beni Haşim’in dışındaki Kureyşlilere kalınca kendi aranızda dolaştırıp durursunuz”(Taberi Tarih3/298 İbni Esir el- Kamil3/37))

 Aslında Kureyş Kabilesi bu işte hak sahibiiddiasını hak ve doğru bir iddia olarak ele alırsak, Hz Ali bu işe daha ehil ve daha layıktır dememiz gerekmektedir. Çünkü madem Kureyş peygamberimizin aşireti olması hasebiyle bu işin sahibidir o halde peygamberimizin kendi kabilesiHaşimiler Kureyş ’in içinde bu işe en layık olan kabiledir. Bundan dolayıZeynel Abidin Ali,İbn Sad ‘ın Tabakat’ında şöyle yakınmaktadır “Eğer Arapların Arap olmayanlara üstünlüğü doğru ise Muhammed bizden olduğu için biz Ehli Beyt’in de Kureyş’e üstünlüğü vardır.(İ.Sad tabakat5/220-MUSNET 5/186)

Hz. Ali Ebu Bekir’e (r.a ) 6 ay sonra biat etmiştir. Taberi de geçen ifadeye göre Hz. Ali kendinden önceki 3 Halifeye de halifelik onların hakkı olduğundan değil Müslümanların onlara biat etmesinden dolayı fitneye sebep olmamak için biat etmiştir.

 Ebu Süfyan Kureyş’ in azınlıkta olan bir kabilesinin halifeliği ele geçirmesine tepki göstererek Hz. Ali ye “Eğer istersen Ebu Bekir’e karşı her tarafı atlar ve insanlarla doldururum” demiş. Hz Ali ona şu tarihi cevabı “Ey Ebu Süfyan uzun zaman İslam’a ve İslam ehline düşmanlık yaptın da İslam’a hiçbir zarar veremedin. Şimdi mi vereceksin? Biz Ebu Bekir’i ehil buluyoruz” demiştir.(Taberi 2/449)Ki böylece bir müminin katılmadığı ama istişare sonucu ortaya çıkan bir durumda nasıl davranılması gerektiğinin uygulamasını bize göstermiştir.

 Hz. Ebu Bekir’in sahabenin icma etmesi ile seçildiğini söyleyen görüşler doğru değildir. Sad bin Ubade Hz. Aliyi bir kenara bıraksak Hz. Ömer’in Müsned’te geçen mevkuf hadisteki şu sözleri ona biat etmeyenlerin olduğunu göstermektedir Hz. Ömer şöyle söylüyor “Bu iş aceleye geldi meşveret yapılmadı. Böyle bir biatten Allaha sığınırım.”(Müsned 1/55-ibni Hişam 4/308)

Soruyu şöyle sorarsak belki anlaşılmamız kolaylaşır. Hz. Ebu Bekir seçilmeseydi daha mı iyi olurdu? Kesinlikle hayır. Hz Ebu Bekir hangi yönden ele alınırsa alınsın o günkü şartlarda seçilmesi gereken en isabetli kişiydi. Belki tek kişiydi. Ama seçim ve biat aceleye getirilmişti. Sonradan oluşturulma ihtimali de olan hilafetin Kureyşliliğinin delil olarak kullanılması da sorunun kaynağını oluşturmaktaydı.

 Dünyadaaşiret soy sultanlık veliahtlık ,padişahlık ve krallık gibi yönetim anlayışlarının hakim olduğu bir zaman diliminde İslam en büyük devrimlerinden birini yaparak, bu hakkı ve yetkiyi sayılanlardan hiçbirine vermeyip üstünlük olarak sadece takvayı esas aldığını hepimiz söyleriz de geleneğin bu konudaki görüşünün dışına çıkamayız.

Rabbimizin bu konudaki buyruğu çoknettir: Hucurat 13 te

“Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi soylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstününüz en çok takva sahibi olanınızdır. Allah bilendir, (her şeyden) haberdar olandır.”Yine inanmayan oğlu için o benim oğlumdu diyen Hz Nuha Rabbimiz Hud 45-46 da

“Ve Nuh (a.s) Rabbine seslendi. Sonra (şöyle) dedi: “Rabbim! Muhakkak ki oğlum benim ailemdendir. Ve muhakkak ki Senin vaadin haktır ve Sen, hüküm verenlerin en iyi hüküm verenisin.”

(Allahû Tealâ) şöyle buyurdu: “Ey Nuh! Muhakkak ki o, senin ailenden değildir. Muhakkak ki onun yaptığı salih olmayan bir ameldir. Öyleyse senin hakkında bir ilmin (bilgin) olmayan şeyi, Benden isteme. Muhakkak ki Ben, cahillerden olursun diye sana öğüt veriyorum.”

“Muhakkak ki Hz. İbrahim’e insanların en yakın olanı elbette ona tâbî olanlar ve şu peygamber ve müminlerdir.”Ali İmran 68

 Aslında Araplar Kureyş’e rağmen İslam’a teslim olmuştu. Buna rağmen sonradan tekrar Kureyş’e İslamı teslim etmekgeleneğin islama yaptığı en büyük kötülüktür.

 İslam iman etmeyen eş ve çocukları bile aileden saymamış(11/46)onlara sevgi ve muhabbet duyulmasını yasaklamış(9/23)ve onların dost tutulmamalarını emretmiştir(9/23,67)islamda yegane fazilet ve üstünlük ölçüsü iman ve takvadır.(49/13-8/34-3/139)

Peki geleneğimiz ne demekte;

1-Ebu Hanife’nin görüşü direk kendinden gelen rivayetle değil de Nesefi’nin belirtiğine göre “imamlarKureştendir “ hadisine dayanarak halifenin Kureyşe ait olduğu şeklindedir.(Hatipoğlu hilafetin kureyşliliği 172)

2-İmam ŞafiUmm isimli eserinde bırakınız hilafeti “Kureyşi öne alın ve önüne geçmeyin”hadisine dayanarak varsa eğer namaz imamlığı için bile Kureyşliyi tercih ederim demektedir. .(Hatipoğlu a.g.e 173)

3-Ahmet ibni Hanbelhilafetin kureyşliliği ile ilgili rivayetleri eserine alan biri olarak halifeliği Kureşli bir fasığa ve facire dahi açık tutmaktadır. Zulmüne maruz kaldığı Abbasi halifeleri bile onun nezdinde Emiru’l müminindir.( Hatipoğlu a.g.e 173)

4-İmam Maturidiise Makalatında meseleyi dini açıdan ele alırsak en muttaki en dindar en ehil olan ve en iyi kararvereninimamete geçirilmesi gerekir. Ne var ki peygamber “imamlar Kureyştendir” demiştir, ashabı da imamı Kureyşten seçmiş ona biat etmiştir diyerek gerçeği yakalayıp nakledilene bağlı kalmıştır.(Ahmet Akbulut sah.dön siy.oly.kel.prob.etkileri 62-63)

Halbuki peygamberimiz Allaha rağmen bir şey söylememiştir. Ne buyuruyor Rabbimiz;

“Eğer Muhammed bazı laflar uydurup bize iftira etseydi, elbette onun(gücünü kuvvetini)sağını alırdık. Sonra onun can damarını keserdik. Sizden hiç kimse buna engel olamazdı.” Hakka 44-47

 Şimdi halifelikte o günkü şartlarda oluşmuş ya da sonradan ona meşruluk kazandırmak için üretilmiş delillerin doğru olup olmadığına bakalım.

1-O günün koşullarında Kureyş rakipsizdi. Bu tezin çok ta geçerli olmadığını biz yine Kur’an’dan öğreniyoruz. Zuhruf Suresi 31. Ayette Rabbimiz “Bu Kur’an iki şehrin birinden bir büyük adama indirilmeli değil miydi? Buyurmaktadır. Biz tarihi bilgi ve tefsirlerden bilmekteyiz ki ayette bahsedilen birbirine denk şehirler Mekke ve Taif’tir. Bunu bildiği içindir ki Mekke’de davetin önü tıkanınca peygamberimiz Mekke’ye karşı Taif’i yani Sakif’ i devreye sokmak istemişti. Taifve sakifin en son islama teslim olması gerçeği de bu durumu doğrulamaktadır.

2-Namaz imamlığı hilafete işaret etmektedir. Bu görüşte pek sıhhatli görünmemektedir. Çünkü peygamberimiz Tebuk seferinde ihtiyaç için uzaklaşınca sahabeler güneşin doğmasından endişe ederek Abdurrahman bin Avf’ı imam yapıp namazı durmuşlar peygamberimizde onun arkasında namaz kılmış ve bu durumu taktirle karşılamıştı. Ayrıca namaz imamlığı mı daha önemlidir ordu komutanlığı mı? diye bir soru sorulduğunda ordu komutanlığının dünyevi emirliğe daha yakın olmasından dolayı daha mühim olduğu çok net olarak ortaya çıkmaktadır. Peygamberimiz ölüm döşeğindeyken Usame bin Zeydi ordu komutanı olarak atamış ve Hz. Ebu Bekir Hz. Ömer gibi bir çok önde gelen sahabeyi de o orduya asker olarak görevlendirmişti. Peygamberimiz vefat ettiğinde birçok önemli sahabe 18 yaşındaki Usame’nin ordusunda askerdi.

3-Önce Müslüman olmak halifelikte tercih sebebidir. Ortaya atılan bu iddia bizzat peygamberimizin uygulamalarına terstir. Çünkü peygamberimiz Halid bin Velid, Amr bin As, Osman bin Talha ve Ebu Süfyan’ın görevlendirmesi gibi birçok görevlendirme de önce Müslüman olmayı değil ehil olmayı öncelemiştir.

4-Peygamberimizin en yakınında olmak halifelikte tercih sebebidir. Bu düşüncede yine Hz. Peygamberin uygulaması ile boşa çıkmaktadır. Zira Hz. peygamber Medinelilerle gizli görüşmeler yaparken bu sırrı henüz Müslüman olmadığı halde amcası Abbas’tan başka kimse bilmiyordu. Şimdi o kadar büyük sahabeler varken Hz. Abbas ümmetin halifeliğe en layık kişisi mi diyeceğiz? Hz. Abbas Mekke’nin fethine kadar iman etmemiş olmasının sonuçlarını bildiği için kendisi için değil yeğeni Hz. Ali için halifeliği talep etmiştir.

5-Bu yolda çok çile çekmek halifelik için tercih sebebidir. Bu düşüncenin deİslami bir karşılığı yoktur. Çünkü o zaman en acı işkenceleri çeken Ammar bin Yasir ile Bilal-i Habeşî’nin halife seçilmeleri gerekmektedir.

6- Bu sayılan delilleri 23 yıl Hz. peygamberin rahle-i tedrisinden geçen Hz. Ebu Bekir’in halife olmak için ileri sürmesi mümkün değildir. Bu sonraki devir insanların mevcut durumu meşrulaştırmak amacıyla savunmasından başka bir şey değildir.

7-Peygamberimizin vefatı öncesi ve sonrasında Hz Ömer’e atfedilen rivayetlerde de çelişkiler bulunmaktadır.

 Daha önce defalarca uğruna canını feda etmekten çekinmediği Peygamberimize hastalandığında “Kur’an bize yeter” diyerek isteğini yerine getirmediği söylenen hz Ömer böyle bir şey yapabilir mi? Dahası kırtas olayı olarak anlatılan olaydan sonra bu hareketinin tam zıddı bir tavırla peygamberimizin vefat ettiğini öğrendiğinde “o ölmedi Musa gibi Rabbine gitti ”diyebilecek gibi tasvir edilmiştir.

 Bu rivayetlerde ise Hz. Ebu Bekir’in tüm sahabeden daha çok İslam’a hakim olduğu anlatılmak istenmiştir. Fakat böyle bir rivayetin Hz. Ömer gibi bir sahabeyi Kur’an’ın yukarıda saydığımız birçok ayetini bilmediği anlamına geldiği hesaba katılmamıştır. Hz. Ömer’in böyle bir şey söylemesi şuurunu kaybetme durumundan başka bir şekilde açıklanamaz. Çünkü Hz. Ömer’in Kurana ve vahye muvafakatinin örnekleri tüm kaynaklarımızda yer almaktadır.(İbn Hacer’e göre 15 Suyuti’yegöre 21 yerde Allah Ömer’i doğrulamıştır.(Örn. Ezvacı Tahiratın tesettürü,kıskançlık dolayısı ile Resulullah sizi boşar demesi 66/5,Bedir savaşındaki esirlerle ilgili görüşü8/67 ,Abdullah bin Selül’ün cenazesine katılma tavsiyesi 9/84,içki hakkında kesin hüküm beklemesi 5/90,ifk hadisesini duyunca büyük bir iftiradır demesi24/16,)

Ayrıca biz bilmekteyiz ki onun hilafetinde Kur’anı muradı ilahiye ye göre yorumlaması İslam hukukunun en önemli kaynaklarındandır. Onun içtihatları ile ilgili müstakil eserlerinde yazıldığını bilmekteyiz.

8-Tüm insanlarda olduğu gibi sahabede de yönetime talip olma isteği gayet normaldir. Problem ise yönetim meselesinin dini bir şekle sokulmasıdır. Arap asabiyesinin etkisi ile hilafet sadece Kureyş’e hasredilmiş ardından da bu bir nass haline sokulmuştur.

Sonuç olarak Kurana göre yönetim işi ehil olan Şura ile seçilmiş olan her Müslümanın hakkıdır. Peygamberimizin uygulamaları da bu yöndedir.(Usame örneği)eğer gerçekten iddia sahiplerinin dediği gibi hilafet Kureyşe aitse buna en yakın akrabaları olan Haşimiler daha layıktır. Çünkü illet peygambere akraba olmak olduğuna göre en yakın akrabalar bu işe daha layıktırlar. Ama bunu diğer kabileler böyle görmemişlerdir.

 Bunun bu şekildekabullenilmesi ve nass haline getirilmesi ileride şarap içip kuran yapraklarına ok talimi yapan ama Kureyş’e mensup meşru(!?) Emevi ve Abbasî halifeleri çıkarmıştır.

 Allah Hz. Muhammedi Kuranı Kerimi tüm insanlara tebliğ etmesi için görevlendirmiştir. Onun kitabında zıtlığa mantıksızlığa ve tenakuza yer yoktur. İslam’ın içinden imiş gibi görünen tenakuz ve çelişkiler İslam’dan değil sonradan İslam’ın içine sokulan harici sebepler sonucu oluşmuştur. İşte hilafetin Kureyş’e ait olduğu şeklindeki anlayışta böyledir. Bu anlayış tamda İslam’ın mücadele edip yok etmek için geldiği Arap kavmiyetçiliğinin bir uzantısı niteliğindedir. Bu hatalı anlayışı reddetmek bize Kur’anın emridir.

 Hilafet Müslümanların peygamberimizle geçirdikleri zaman içinde gördüklerinden yaşadıklarından, eski Arap yaşamından da esinlenerek dünya işlerini idare etmek içindamıtarak oluşturduklarıbir mekanizmadır. Konferansımızın başından beri söylediğimiz eksikliklere rağmen dünyada bugüne kadar uygulanan en iyi yönetim şeklidir. Bunun en iyi yönetim biçimi olma hakikati onun kaynağının ilahi olduğu anlamına gelmemektedir.

Bu konuda islam dünyasında ilk halife seçiminden itibaren üç değişik görüş ortaya çıkmıştır.

a)Yönetimi Vahye Dayandıranlar(ŞİA)

 Bu grup Şia’dır. Onlara göre nasıl peygamberi Allah seçerse imamı da o seçer. Onlara göre siyasi bir iş değil dini bir vecibedir. Onlara göre İslam’da imam seçiminden daha önemli bir iş yoktur. Çünkü diğer farzların uygulanması ona bağlıdır. Hz. Âdem den itibaren Allahtan aldıkları vahiyle kendinden sonraki imamı silsile yoluyla vasiyet olarak tayin ederler. Onun için imamlar masumdurlar.

PeygamberimizdeAli’yi vasiyet yoluyla tayin etmiştir. Ama güya Hz Ali canı tehlikede olduğu için sesini çıkarmamıştır. Fakat Şia’nın çok önem verdiği Hz Ali ve onun en yakınlarında olan Ebu Zer, Ammar, Selman, Mikdat bin Esved’inilk üç halifeye biat ettiklerini hatta Hz. Selman ilehHz. Ammar’ın Hz. Ömer’in valileri olmaları mantıklı olarak açıklanamamaktadır. Kısaca Şia kıyamete kadar imamların Hz Fatıma soyundan olduğuna inananlardır. Bu inancın sonucunda şu rivayetler oluştu.“kim bir imama biat etmeden ölürse cahiliye üzere ölmüştür.”(Müslim 2/1478,Nesai 7/123)hadisinin çıkış yerişia bakış açısı olabilir.

b)Yönetimin Belirlenmesini Ümmete Bırakanlar: HARİCİLER

Haricilere göre yöneticileri ümmet belirler. Onları bu görüşü benimsemeye götüren neden ise Kur’anı çok iyi anlamaları değil, Kureyşli olmamaları ve Kureyşe duydukları tepkiydi. Onlara göreİmam olmak için soy ve sopun önemi yoktur. İman etmiş liyakati olan herkes ümmetin seçmesi ile imam ve yönetici olabilir. Onların bu görüşü hilafeti Hz Fatıma soyuna has kılan Şiaya bir tepkidir.

c)Yönetim İşinde Ehli Sünnetin Görüşü

 Şehristani gibi alimler Ehli Sünneti bu konuda seçimi savunanlar olarak gösterse de durum öyle değildir. Ehli Sünnet bir taraftan bu konuda nas olmadığını söylerken bir taraftan da peygamberimizin son günlerindeki bazı olaylardan imalı anlamlar çıkarmaya çalışmışlardır. Eşariye göre imam içtihat ve takva ehli bir kişinin imamete layık bir kişiyle sözleşme yapmasıyla sahih olur ve ona itaat gerekir. Bazı alimler ise bu yetkiyi başkentteki alimlere has kılmışlardır. Bu görüşler neticesinde halk siyasete ilgisiz kalmıştır.(Akbulut 91-92)

“Kim hükümdarında beğenmediği bir şey görürse sabretsin”(buhari 7/87 müslim2/1477)

Hatta başka bir rivayette”eğer sırtına da vurulsa,malın da alınsa dinle”(muslim2/1476 ibni Hanbel1/310)

İlahi olan hilafet değil onu oluşturan ilkelerdir. Bunlar da İslam’ın genel prensipleri olan istişare ehliyet, liyakat ve adaletin devletin ve sosyal hayatın her noktasında hâkim kılınmasıdır. Peygamberimiz yönetici seçme usulünü belirtmediği gibi Raşit halifelerde her biri farklı yöntemlerle diyebileceğimiz şekilde seçim usulü belirlediklerine göre, bugün bize düşen tüm tartışmaları bitirecek, bütün Müslümanları tek çatı altında toplayacak iyi bir yönetim biçimini kurumsallaştırmak olmalıdır. Bunu tarihte Hz. Süleyman ve Davut gibi peygamberler krallık yoluyla Hz. Yusuf atama yoluyla, Ömer bin Abdülaziz ise Emeviler gibi zalim bir saltanat sisteminin içindegerçekleştirmişlerdir.

Peygamber efendimizin vefatında naaşı daha dururken Sakifede halife seçildiği duyulduğunda ümmetin önderleri peygamberimizin cenazesini bile ikinci plana alarak fitneyi engellediler. Bu konunun önemini biz 3 mart 1924 te ilga edildiğinde anladık. İngilizlerin Müslümanın namazıyla haccıyla değil de hilafetle ilgilenmesi bu yüzdendir. Halifelik ümmeti Muhammedîn iyiliklerinin toplandığı bir havuzdur. Halifeler ne kadar kötü de olsa halifelik kazanımları ümmete aittir. Dertlerimizin nedeni başsız bir bedeni yaşatma gayretinden başkası değildir.

 Lozan’ın önemli bir bölümü neden hala devlet sırrıdır? Lozan bugün övünülen çağdaş değerlerin de aslını oluşturuyor. Bu bile bizi uyandırmıyor? İngilizlerin ordularımızla geri gideriz, fakat hilafet kaldırılsın demelerinin nedenini iyi anlamalıyız. Resulullah’ın vefatı ile başlayan hilafet Resulullah’ın fiilen de öldürülmek istendiği 1924 nasıl öldürüldüğünü anlamamız gerekir.

 Burada sosyolojik bir gerçeğe de işaret etmek gerek. Hilafet tüm sosyal gerçekliklerde olduğu gibi belli sebepler neticesinde düştü. Yani biz layık olmadığımız için elimizden alındı.

Ne buyuruyor rabbimiz;

'Hani Rabbiniz size şunu da bildirmişti: Şükrederseniz size daha çok veririm. Nankörlük ederseniz, o zaman da azabım çok çetindir (İBRAHİM 7)

Her şeyin şükrü kendi cinsinden olur. Hilafet neyi icra ediyorsa şükrü de öyle olmalıdır. Aşama aşama nasıl yok edildi ona bakmalıyız. İlk darbeyi sakife de cahiliye adeti olan asabiyet hortlatılarak yedi. Ardından peygamberimizin iki kızının kocası Hz Osman’ı ölüme götüren süreç sahabeler tarafından azl müessesi geliştirilemeyerek engellenemedi. Sonra peygamberimizin damadı İlk Müslümanlardan Hz Ali’den alınarak Saltanataevrilmesiyle bir darbe daha aldı. Bu duruma ses çıkarmayan hatta Muaviye’nin yanında yer alanların eliyle bir darbe daha yedi. Emevi ve Abbasilerin hilafete vurduğu darbe ise çok büyüktü. Selçukluların hilafete yaptığı kötülük ise daha büyüktü çünkü onlar bugün eleştirdiğimiz lanetlediğimiz laikliği Müslümanların yönetimine soktular.

 Osmanlının hilafete vurdukları hançerler ise daha büyüktü. Açlıktan karnına taş bağlayan peygamberin yönetim işini üslenen Osmanlı halifesi Topkapı Sarayından Yıldız Sarayına oradan Dolmabahçe Sarayına geçen mekanlarda yaşadılar. Halifelik 14 ton altın suyu ile bezenmiş Dolmabahçe sarayından ilga edildi. Bugün ümmetin başına bela olan İsrail’in Filistin’e yerleşmesi konusunda Abdülaziz’in hataları da hilafetin ilgasının nedenleri arasındaydı.

Elmalılı Hamdi Yazır Abdülhamid’in hal fetvasını verirken hilafetin ortadan kalkmasına neden olan yolu açtığının farkında değildi. Abdülhamid’e karşı mücadele eden zalim despot diyen Mehmet Akif ile güya istibdat yönetimine karşı duran Said Nursi ile Şeyhülislamlık makamında olan Mustafa Sabri Efendi gibilerin affedilmez hataları içi iyice boşaltılmış olan halifeliğin kaldırılması konusunda bardağı taşıran son damlalardı. Hilafet aslında kaldırılmadı. Sünnetullah gereği Allah bizim elimizden aldı. Daha doğrusu bunu hak etmeyen bir nesil kendini heba etti. Ne zaman onu hak eden bir nesil gelecek Allah onu tam ve kamil şekliye bize nasip edecek inşallah.

Büyük önderliğin elden bu şekilde çıkması sonucu ümmet bölük pörçük oldu her cemaat kendi yanındakinin en doğru olduğuna inandı ve onunla övünmeye başladı.Öğrenilmiş çaresizlik yaşıyor bugün ümmet. bununla da yetinilmedi gerçekten habersizlik öğrenilmiş çaresizlikle birleşince modern zamanların hurafeleri mutlak doğrular olarak kabul edilir oldu. Vahiyden uzaklaşma; beşeri, seküler her şeyi bize cazip gösterdi, ilahi olandan yoksunluk beşeri olanın kutsanmasına yol açtı .

 En son sapış Demokrasi yolunda oldu. Beşer aklının ondan da öte sapkın batılı beşer aklının bütün dini görünümlerden sıyrılışı için bulduğu bu yöntem bir çok Müslümanı da ağına aldı . Yavaş yavaş ısıtılan kurbağanın haşlandığını fark etmediği gibi, demokrasinin ağına düşenlerde maalesef durumun vahametinin farkında değiller. Günümüz hakim sistemi Modernizminin,öğütücü etkisi ile demokrasiyi insanlara dayattığını söyleyebiliriz. Tıpkı 41 yılında Muaviye’nin saltanatını o günün hakim sistemihanedanlığı dayatması gibi. Günümüz dünyası Müslümanı, Hristiyan’ı ateist ve Budist’iyle demokrasiden başka hiçbir yönetim şekli düşünememektedir. Tüm insanlık öğrenilmiş çaresizlik yaşamaktadırlar.

 Bütün mesele bakış açısında… İslam’ın bir bakış açısı vardır ve tüm hayatı o bakış ile anlamlandırırsak gerçek müminler oluruz. Protestan ahlakın kapitalizmi doğurması gibi modernist ve seküler bir yaşam belli bir süre sonra kendi değerlerini tabilerine aşılamaktadır. Bugün her güzel şey ,bu seküler zihinlerin elinde birer tüketim metaı haline geldi.

Allah mı hükmedecek insan mı? Batı Modern düşüncesinin sekülerleşmeye başlaması Bacon’ un Matematiği kullanarak ilahi bilgiye denk bilgiye ulaşabiliriz teziyle oldu. Böylece her şeyideney ile çözeceğine inandırıldı insan. Yeryüzünü keşfettikçe kibri ile yaratılışı inkara yöneldi. Mesele Allah’ın yöneteceği onun emirlerinim geçtiği bir dünya oluşturmaktır.

 

 

Bu içerik 3996 defa görüntülendi.
 
 
Yorumlar
Yorum Ekleyin
Adınız Soyadınız
e-Posta Adresiniz
Başlık
Yorum
Kalan karakter sayısı : 6000
Güvenlik Kodu
 
 
Copyright © 2013 İLKAV - İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı
Strazburg Caddesi No:18/4 SIHHIYE/ANKARA
Telefon :  +90 (312) 229 79 76 e-posta:  iletisim@ilkav.org
Dataişlem