Üye Ol  -  Şifremi Unuttum?
Facebook
 
 
> Müslüman Alim ve Öncü Şahsiyetlerin, İslam Adına Batıl Siyasete D...

> Mısır darbesinin idam kararları ve İslami Duruşumuz - II...

> Mısır darbesinin idam kararları ve İslami Duruşumuz - I...

> Ertelenemez ve Terk Edilemez Sorumluluğumuz...

> İLKAV´ın 25. Yılında Mehmet Pamak´la Söyleşi 3. BÖLÜM :...

   
 
Hesap İsmi: İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı
Para Cinsi: Türk Lirası (TL)
Şube/Hesap: Kızılay Şub. / Hesap No: 2000614-4
IBAN: TR820020300002000614000004
En Çok Okunanlar

Anasayfa  >   PANELLER  >  2015
 
KUR´AN´DA RASUL´ÜN (S) KONUMU,
Tarih: 08/04/2015
   


Kur’an´daki Rasule (s) itaat etmek, Allah´a(c) itaat etmektir.

İLKAV PANELİ :

Kur’an´daki Rasule (s) itaat etmek, Allah´a(c) itaat etmektir.

 

İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı-İLKAV’ın düzenlemiş olduğu “Kur´an´da Rasul´un (SAV) Konumu, Vahiy-Sünnet-Hadis İlişkisi ve Rasul Üzerinden Üretilen Hurafeler" konulu panel Ankara, Mamak  Necmettin Erbakan Kültür Merkezinde yapıldı. Panelin konuşmacıları Ahmed Kalkan, Mehmet Pamak, Şükrü Hüseyinoğluidi. Panelin yöneticiliğini ise Emrullah Ayan yaptı.

 

Panelin sunumunu ve vakfın her yaş grubuna dönük faaliyetlerinin tanıtımını Abdullah Başaran yaptı. Panel Yusuf Sertkaya‘nın okumuş olduğu Kur´an ve meali ile başladı.

Açılış konuşmasını Şeyho Duman hoca yaptı. Şeyho Duman hoca dua ederek başladığı konuşmasında özetle şu hususlara değindi:

“Resul bize örnek olması hasebiyle bizim içimizden gönderilmiştir. Allah´ın elçisinde güzel örnekler vardır. Beşer olan Muhammed’de değil, elçi olan Muhammed´de (s) güzel örnek olduğu vurgusu önemlidir. Rabbimiz her kelimeyi çok hikmetli bir şekilde seçerek Kur’an’da beyan etmiştir. Resulün risalet görevi dolayısı ile ortaya koyduğu bir örneklik vardır. Ve bu tüm Müslüman´ım diyenleri bağlar. Firavun Musa’ya (as) değil Allah´ın elçisine isyan etti. Elçinin risaleti dolayısı ile beyan ve açıklamaları, davranışları bize örnektir. Peygamberimiz (SAV) Kur´an’ı kendi fiiliyatı ile bize tercüme etti. Resul manayı ortaya koydu. Kur’an’ın uygulaması resule aittir. Ona muhtacız. Onun örnekliğine muhtacız. Ümmetin çeşitli fesatlara uğradığı bu sıralarda Kur’an Rasulü (s) nasıl anlattı ise o şekilde öğrenmeliyiz. Bugünkü dağınıklık ve yanlış din algılayışları bizim Rasulu Kur’an’da belirtildiği gibi anlamadığımızdandır. Emanete riayet böyle olur. Rasulu (s) iyi tanımak lazımdır. Kur´an ve Rasul´ün sünneti bizim için yol göstericidir. Rasulün tatbikatından Rabbimiz bizi ayırmasın. Allah hepinizden razı olsun".

Panel yöneticisi olan Emrullah Ayan konuşmasında ülkemizde vahye uymayan Rasul /peygamber anlayışı yaygın olduğunu ifade ettikten sonra, bu durumun ahiret ve tevhid anlayışını sakatladığını söyledi. Ayan konuşmasına şöyle devam etti: "Bunun altında Kur´an´dan uzak olmak yatmaktadır. Rasul/nübüvvet müessesesi rabbimizin insanlık tarihine müdahalesidir. Nübüvvet müessesesi insanlığın görmüş olduğu en önemli eğitim müessesesidir. Dirençli dava adamlarıdır peygamberler. Davalarına ihanet etmemişlerdir. Tarihte yanlış resul algılayışları Yahudilerde Hıristiyanlarda mevcuttur. Yahudiler Rasulleri basitleştirmişler, sıradan insan konumuna indirgemişler hatta onları şehid etmişlerdir. Hıristiyanlar ise örnek alınmayacak biçimde yüceltip ilahlaştırmışlardır. İnşallah biz bu panelde Resulun konumunu Kur’an bağlamında en güzel biçimde ortaya koymaya çalışacağız".

 

Panelin ilk konuşmacısı İLKAV Başkanı Mehmet Pamak’tı.

Pamak konuşmasında Kur’an ayetleri ışığında Resulün Konumunu anlattı. Pamak´ın, Rasulün (s) konumunu ortaya koyan Kur´an ayetlerini 15 başlık altında topladığı konuşma metninin, ilgili ayetlerin sayısını azaltarak yaptığımız özetini aşağıda sunuyoruz:

Kur´an´da Resulullah´ın (s) konumu ve önemi

Kur’an, bir hayata inmiş ve o hayatın içine okunmuş, hayatın içinden okunmuş ve o ilk hayatı, Resulullah’ın (s) ve ilk Kur’an nesli olan ashabının hayatını inşa ederek tamamlanmış bir kitaptır. Bu sebeple de, o ilk hayattan koparılan, soyutlanan bir Kur’an okuması, bugün de hayatla bağı kurulamayacak teorik bir kitabın ortaya çıkmasına ve ilk şahitlikten kopmaya, bugün hayata taşınması, sosyalleştirilmesi güç bir din anlayışının doğmasına yol açar. 

Resulün önderliğindeki ilk Kur’an nesli örnekliği, indiriliş amacına uygun olarak, anlamak, öğüt almak ve yaşamak için okunan Kur’an’ın, doğrudan ve hemen hayatın içinde ve hayata okunmasıyla, indirilen vahyi hayata hâkim kılma çabasıyla gelişen, hayatı ve toplumu dönüştüren, tekrarlanabilir, tekrarlanması da gerekli olan bir pratiktir.  İşte bu pratiği yönlendiren Kur’an, ilk indiği hayatı inşa etmek ve Kur’an’la inşa edilen bu ilk hayatı insanlığa örnek kılmak, toplumu kuşatan zulümâtın zindan duvarlarını yıkarak onları aydınlığa çıkarmak için indirilmiş bir kitaptır.  

Bu sebeple de Kur’an, o ilk hayattan koparılmadan/soyutlanmadan okunursa, o ilk inşa ettiği hayatın içinde, o ilk neslin hayatıyla birlikte dosdoğru okunursa, hakkıyla (tertilen-sindire sindire, ağır ağır, anlama ve özümseme çabası öne çıkarılarak) okunursa, nüzul ortamı, kavramların nüzul ortamındaki karşılıkları, nüzul sebepleri bilinerek ve siyerle iç içe geçirilerek okunursa, bugün de hayatla bağı kurulacak pratik ilkeleri yakalamak ve ilk örneği bugünkü hayata taşımak mümkündür. Üstelik bu tür bir okuma, isabet kaydetmek için zorunludur. 

I - Peygamberlerin gönderiliş sebebi:

21.Enbiya 107 - (Ey Muhammed!) Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.("Alemlere rahmet ettiğimiz için gönderdik").  

17. İsra 82- Biz Kur´ân´dan, iman edenler için bir şifa ve rahmet kaynağı olan âyetler indiriyoruz. Zalimlerin de ancak zararını artırır.

21.Enbiya 25 - Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere"Şüphesiz, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Öyleyse bana ibadet edin" diye vahyetmişizdir.

65.Talak 11 - İman edip salih amel işleyenleri, karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size Allah´ın apaçık âyetlerini okuyan bir peygamber gönderdi...

33.Ahzab 45- 46 : Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcıAllah´ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçive aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik.

II - Peygamberlerin görevi tebliğdir ve onlar istediğini hidayete erdiremez ve tebliğ karşılığında ücret, karşılık kabul etmezler.

5.Maide 67 -Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğetEğer bunu yapmazsan, O´nun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun...

5.Maide 99-Peygamberin üzerine düşen ancak tebliğdir. Allah, sizin açıkladığınızı da, gizlediğinizi de bilir.

72. Cinn 23-´(Benim görevim,) Yalnızca Allah´tan olanı ve O´nun gönderdiklerini tebliğ etmektir.Kim Allah´a ve O´nun elçisine isyan ederse, içinde ebedi kalıcılar olmak üzere onun için cehennem ateşi vardır.´

28.Kasas 56 -Gerçek şu ki, sensevdiğinihidayeteerdiremezsin, ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir; O, hidayete erecek olanları daha iyi bilendir.

2. Bakara 142 -..."Doğu da, Batı da Allah´ındır. Allah, dilediği kimseyi doğru yola iletir (hidayete erdirir)."

6.En´am 90 -...De ki: "Bu tebliğe karşı sizden bir ücret istemiyorum.O (Kur´an), bütün âlemler için ancak bir uyarıdır."

10.Yunus 72 -Eğer yüz çeviriyorsanız, sizden zaten hiçbir ücretistemedim. Benim ücretim, ancak Allah´a aittir.Bana müslümanlardan olmam emredildi."

III - Peygamberlerin tebliğ görevi, davetin muhataplarına Kur´an´ı okuyup açıklamak, onları arındırmak, onlara kitap ve hikmetin eğitimini vermek, onlara bilmediklerini öğretmek gibi büyük bir misyonu yerine getirmeyi de içermektedir.

2.Bakara 151-Nitekim içinizde sizden bir Resul gönderdiksize âyetlerimizi okuyor,sizi tezkiye ediyor, size kitab ve hikmet öğretiyorve size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor

3.Al-i İmran 164 -Andolsun, Allah, mü´minlere kendi içlerinden; onlara âyetlerini okuyan, onları arıtıp tertemiz yapan, onlara kitab ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.

IV - Peygamberler (s), ancak Allah´ın izniyle kendilerine itaat edilsin diye gönderildiler.

8.Enfal 24 - "Ey iman edenler! Size hayat verecek (diriltecek) şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah´ın ve Resûlü´nün çağrısına uyun...

24.Nur 51 -"Aralarında hüküm verilmek üzere Allah´a ve peygamberine çağrılan müminlerin sözüsadece "işittik ve itaat ettik"dir.İşte kurtuluşa erenler bunlardır".

24.52- Kim Allah´a ve Resûlü’ne itaat ederseve Allah´tan korkup O´ndan sakınırsa, işte ´kurtuluşa ve mutluluğa´ erenler bunlardır.

4.Nisa 59 -Ey iman edenler!Allah´a itaat edin. Peygamber´e itaat edinve sizden olan ulu´l-emre (idarecilere) deHerhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah´a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız,onu Allah ve Resûlüne arz edin.  Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir

4.Nisa 64 -Biz her peygamberi sırf, Allah´ın izni ile kendisine itaat edilmesi için gönderdik...

1 - Resule itaatsizlik Allah´a itaatsizliktir ve küfürdür

4.Nisa 65 - Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, nefislerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.

4.Nisa 80 -Kim peygambere itaat ederse, Allah´a itaat etmiş olur.Kim yüz çevirirse, (bilsin ki) biz seni onlara bekçi göndermedik.

33.Ahzab 36 -Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, o işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur. Her kim de Allah ve Resulüne âsi olursa (karşı gelirse) apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.

3.Âl-i İmran 32 -De ki: Allah´a ve Resûlü´ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlersebilsinler ki Allah kâfirlerisevmez.

4.Nisa 115 -Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan sonra peygambere karşı çıkarmü´minlerin yolundan başkasına uyarsa,onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir.

2 - Allah´a ve Peygamber´e (s) itaat etmeyenin amelleri boşa gider

47.Muhammed 33-Ey iman edenler! Allah´a itaat edin, Peygamber´e itaat edin. Amellerinizi boşa çıkarmayın.

49.Hucurat 2-Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber´in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber´e yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.

3 - Allah´a ve Peygamber´e duyulması gereken sevgi, Allah´a ve Rasulüne itaate götürmelidir. Ayrıca bu sevgi tüm diğer sevgilerin üzerinde ve diğerlerini de belirleyici olmalıdır.

9.Tevbe 24 -De ki: "Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve beğendiğiniz meskenler size Allah´tan, peygamberinden ve O´nun yolunda cihattan daha sevgili ise, artık Allah´ın emri gelinceye kadar bekleyin! Allah, fasık topluluğu doğru yola erdirmez."

33.Ahzab 6 -Peygamber, mü´minlere kendi canlarından daha önce gelir. Onun eşleri de mü´minlerin analarıdır...

3.Al-i İmran 31 - De ki: "Eğer Allah´ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir."

V - Bütün Peygamberler gibi Rasulullah da (s), insan üstü değil, insan (beşer) Peygamberdir.

14 İbrahim 11 -Resulleri onlara dediler ki: ´Doğrusu biz, sizin gibi yalnızca bir beşeriz, ...

17.İsra 93-...De ki: ´Rabbimi yüceltirim; ben, elçi olan bir beşerden başkası mıyım?´

17.İsra 94 -Zaten, kendilerine hidayet rehberi geldiğinde, insanların (buna) inanmalarını sırf, «Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?» demeleri engellemiştir.

17.İsra 95 -De ki: "Eğer yeryüzünde, (insanlar yerine) yerleşip dolaşan melekler olsaydı,elbette onlara gökten birmelekpeygamberindirirdik."

18 Kehf 110 - De ki: ´Şüphesiz ben, ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim; yalnızca bana sizin ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık salih bir amelde bulunsun ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak tutmasın.´

21.Enbiya 7-8 -  “Ey Peygamber! Senden önce kendilerine vahyedip gönderdiğimiz peygamberler de insanlardan idi...Biz onları da yemeye-içmeye ihtiyaç duymayan bir nitelikte yaratmamıştık; onlar ölümsüz de değillerdi.”

5.Maide 116 -Allah, kıyamet günü şöyle diyecek: "Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara, Allah´ı bırakarak beni ve anamı iki ilâh edinin, dedin?"İsa da şöyle diyecek:"Seni bütün eksikliklerden uzak tutarım. Hakkım olmayan bir şeyi söylemem, benim için söz konusu olamaz. Eğer ben onu söylemiş olsaydım, elbette sen bunu bilirdin.

VI - Peygamber (as) vahiy gelmeden önce de "büyük/azim/yüce bir ahlak üzereydi", "Muhammed-ül Emin" idi.

42.Şura 52 -İşte böylece sana da emrimizle Kur´an´ı vahyettik.Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin.

Peygamberimiz kendisine vahiy gelmeden önce toplumunda dürüst ve ahlaklı bir şahsiyet olarak temayüz etmiştir. Kendisinden olağanüstü bir takım mucizelerin sudur ettiği biri değil bunun aksine toplumsal ve bireysel ilişkilerinde adil, dürüst ve erdemli biri olarak ön plana çıkmıştır. Peygamberimizin belki de risaletten önceki bu örnek durumu onun Mekke müşrikleri tarafından gayr-i ahlaki ithamlarla suçlanmasını engellemiştir. Ve müşrikler ona "Muhammed-ül Emin" demişlerdir.

68.Kalem 4 -Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.

Vahiy geldikten sora, artık Resulün ahlakı, bu fıtri ahlaka ilaveten vahiyle şekillenmiş ve Kur´an ahlakı olmuştur.Vahiy inzal oldukça Resulün ahlakını, hayatını ve uygulamalarını yönlendirmiş, inşa etmiştir. Bu sebeple, Resulullah´ın ahlakının, hayatının ve sünnetinin muhtevası ile ilgili birinci kaynak da Kur´andır.

VII- Peygamberler, insanları zincirlerinden kurtarmak, kula kulluktan, taguta ve hevaya kulluktan kurtarıp, sadece Allah´a kullukla hürriyetine kavuşturmak üzere gönderilmişlerdir.

16.Nahl 36 - Andolsun biz, her ümmete"Allah´a kulluk edin, tâğûttan  kaçının" diyepeygamber gönderdik...

45.Casiye 18 - Sonra emirden (olan) bir şeriat ile seni vazifelendirdik; (Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık.)onun için sen o şeriata uy da, ilmi olmayanların (bilmeyenlerin) heva ve arzularına uyma!

Bir yanda zanna ve yalana dayalı heva ve heves, diğer yanda ise inzal edilmiş sahih bilgiye dayalı ilim (Allah´ın emrinden olan şeriatı) vardır. İnsan bu ikisi arasında yapacağı tercihle hayatını bu ikisinden birisine göre düzenleme imtihanındadır. İşte Allah bu imtihanda, Rasulünü (s) ve ona tabi olanları hevaya değil de vahyin getirdiği sahih bilgiye dayalı ilme tabi olmaya yönlendiriyor.

2.Bakara 120 -...Sana gelen ilimden sonraonların heva ve arzularına uyacak olursanandolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.”

Bu ayetten anlaşıldığı üzere, Resulullah (s)´e, kendisine gelen ilimden sonra kitap ehlinin heva ve arzularına uyması halinde, Allah´tan kendisine dost ve yardımcı olmayacağı uyarısı yapılmaktadır. Aynı şekilde Peygamber, kendisine gelen ‘İlim’den sonra, Yahudi ve Hristiyanların hevâlarına uyması halinde, zalim olacağı sebebiyle uyarılır:

2.Bakara 145 -“…Sana gelen ilimden sonraeğer onların heva ve arzularına uyacak olursan, işte o zaman sen zalimlerden olursun.”

Peygamberlerin tebliğinin önemli bir hedefi de, insanların Peygamberlerini, din adamlarını, hevalarını ve tagutları ilahlaştırarak ürettikleri hurafeler bataklığından ve zihinlerini kuşatan kölelik zincirlerinden kurtulmalarına vesile olmaktır.

7.Araf 157 - Yanlarındaki Tevrat ve İncil´de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber´e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. Peygamber´e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr´a (Kur´an´a) uyanlar var yaişte kurtuluşa erenler onlardır.

VIII - Rasulün (s) ve müminlerin en önemli vasıflarından, misyonlarından birisi de şahidliktir, vahyin şahidliğini, hayat içinde ete kemiğe bürünmüş örnekliğini yapmaları en önemli sorululuklarıdır. Rasulullah (s), müminler için, yolu/sünneti takip edilmesi, vahye şahidliği/modelliği esas alınması gereken güzel bir örnektir.

Kur´an teorik bir bilgi kitabı değil, hayat içinde örneklenerek, şahidliği yapılarak hal ve kal ile insanlara ulaştırılması istenen bir pratik hayat kitabıdır. Kur´an´ın ilk muhatabı, taşıyıcısı ve onun mesajının ilk şahidi Hz. Muhammed´dir. Allah (c) bunun için, elçisinde güzel bir örnek olduğunu vurgulamaktadır.

33.Ahzab 21- Andolsun, sizin için, Allah´ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah´ı çokça zikredenler için Allah´ın Resûlü´nde güzel bir örnek vardır.

Hz. Muhammed´in kendisine vahyedileni insanlara aktarma görevi yanında, Kur´an´ın mesajını sosyalleştirme konusunda da vahyin ilk şahidliğini/modelliğini/örnekliğini teşkil ederek, diğer Müslümanlar üzerinde itaat edilmesi gerekli bir önceliği ve örnekliği

mevcuttur.

48.Fetih 8, 9 -  "(Ey Muhammed!) Şüphesiz biz seni birşâhit, bir müjdecive bir uyarıcıolarak gönderdik.Ta ki (ey müminler!)Allah´a ve Resûlüne iman edesiniz, Resûlüne yardım edesiniz, O´na saygı gösteresiniz ve sabah akşam Allah´ı tesbih edesiniz".

2.Bakara 143 -Böylece, sizler insanlara birer şahid (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diyesizi orta/vasat bir ümmet  yaptık...."

22.Hac 78 -...Allah, sizi hem daha önce, hem de bu Kur´an´daMüslüman diye isimlendirdi ki, Peygamber size şahid (ve örnek) olsun, siz de insanlara şahid (ve örnek) olasınız... 

Görüldüğü üzere, Müslim olabilmek için, Resulullah´ın (s) ilk şahidliğini örnek alarak, sünnetini takip ederek vahyin mesajının, bireysel ve toplumsal hayat alanlarında ferdi ve cemaat planında şahidliğiniörnekliğini, modelleştirilmesini gerçekleştirerek, öncelikle hal (ahlak), sonra da kâl (söz) ile insanlara ulaştırılması emredilmektedir.

IX - Peygamberler (s) Hakkı Batıla üstün/hakim kılmak ve batılı tasfiye edip Allah´ın hükmüyle hükmetmek üzere gönderilmişlerdir. Hak ile batıl uzlaştırıp çoğulcu bir model kurmak için değil.

2.Bakara 185 -

9.Tevbe 33 -O, Allah´a ortak koşanlar hoşlanmasalar bile dinini, bütün dinlere üstün kılmak için, peygamberini hidayetle ve hak dinle gönderendir.

(48.Fetih 28), (17. İsra 81), (21. Enbiya 18)

Medine Vesikası da, iddia edildiği gibi hak ile batılı teşkil eden kesimlerin konsensüsü, uzlaşması ile hazırlanmış değildir. Batıl ile ortak yönetim anlamında çoğulcu model de, çoğunlukçu bir sistem de değildir.

 

X - Allah’tan başka ilahlar edinilmeyecek;  Peygamberler ilahlaştırılmayacaktır  

3 A’li imran 79 - Beşerden hiç kimsenin, Allah kendisine Kitabı, hükmü ve peygamberliği verdikten sonra insanlara: ´Allah´ı bırakıp bana kulluk edin´ deme (hakkı ve yetki)si yoktur.Fakat o, ´Öğrettiğiniz ve ders verdiğiniz Kitaba göre Rabbaniler olunuz” (deme görevindedir.)

 

Enbiya 21.25 - Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere, "Şüphesiz, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Öyleyse bana ibadet edin" diye vahyetmişizdir.

9 Tevbe 30 -Yahudiler: ´Üzeyir Allah´ın oğludur´ dediler; hristiyanlar da: ´Mesih Allah´ın oğludur´ dediler. Bu, onların ağızlarıyla söylemeleridir; onlar, bundan önceki inkâr edenlerin sözlerini taklid ediyorlar. Allah onları kahretsin; nasıl da çevriliyorlar?

4.Nisa 171 -Ey Kitab ehli! Dininizde sınırları aşmayın ve Allah hakkında ancak hakkı söyleyin. Meryem oğlu İsa Mesih, ancak Allah´ın peygamberi, Meryem´e ulaştırdığı (emriyle onda var ettiği) kelimesi ve kendisinden bir ruhtur. Öyleyse Allah´a ve peygamberlerine iman edin, "(Allah) üçtür" demeyin.  Kendi iyiliğiniz için buna son verin. Allah, ancak bir tek ilâhtır. O, çocuk sahibi olmaktan uzaktır. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O´nundur. Vekil olarak Allah yeter.

XI - Resulullah (s), müşriklerce kendisine yapılan ya Kur´an´ı değiştirmesi ya da yeni bir Kur´an getirmesi teklifini reddetmiştir. Ve sadece kendisine vahyolunana uyduğunu ilan etmiştir.

10.Yunus 15 -Onlara âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman (öldükten sonra) bize kavuşmayı beklemeyenler: Ya bundan başka bir Kur´an getir veya bunu değiştir!dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam.Çünkü Rabbime isyan edersem elbette büyük günün azabından korkarım.

10.Yunus 16 -De ki: ´Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve onu size bildirmezdi. Ben ondan önce sizin içinizde bir ömür sürdüm. Siz yine de akıl erdirmeyecek misiniz?´

17.İsra 73-75 - Az kalsın seni bile, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı iftira edesin diye fitneye düşüreceklerdive o takdirde seni dost edineceklerdiEğer biz sana sebat vermiş olmasaydık,az kalsın onlara biraz meyledecektin.O takdirde, muhakkak hayatın da, ölümün de azabını sana kat kat tattırırdık. Sonra bize karşı kendin için hiçbir yardımcı bulamazdın.

69.Hakka 44-46 - Eğer (Peygamber) bize atfen (bizim adımıza) bazı sözler uydurmuş olsaydı,mutlaka onu kudretimizle kıskıvrak yakalardık. Sonra da onun şah damarını mutlaka keserdik.

 

O, sadece kendisine vahyolunana uyan bir Peygamberdir

53.Necm 3-5 -O, hevadan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir.Ona (bu Kur´an´ı) üstün (oldukça çetin) bir güç sahibi (Cebrail) öğretmiştir.

46.Ahkaf 9 -De ki: Benpeygamberlerin ilki değilim. Banave size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım.Bensadece apaçık bir uyarıcıyım.

6.En´am 50 -De ki: Ben size, Allah´ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorumBen, sadece banavahyolunanauyarım. De ki: Kör ile gören hiç bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?

XII - Geçmiş ve gelecek Gaybı sadece Allah’ın bildiğine, Allah vahiyle bildirmedikçe Peygamber (s)´in bilemeyeceğine iman edilecektir.

Kur’an’da yer alan ifadesiyle açıkça “ben gaybı bilmiyorum” diyen Peygamber yerine, Kur’an vahyi dışında sürekli gaybtan haberler veren bir Peygamber anlayışına sapıldı.

6.En’am 50- De ki: "Ben size, ‘Allah´ın hazineleri benim yanımdadır´ demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size ‘Ben bir meleğim´ de demiyorum. Ben sadece, bana gönderilen vahye uyuyorum." De ki: "Görmeyenle gören bir olur mu? Siz hiç düşünmez misiniz?"

 

7.Araf 188- De ki: "Allah dilemedikçe ben kendime bir zarar verme ve bir fayda sağlama gücüne sahip değilim. Eğer ben gaybı biliyor olsaydım, daha çok hayır elde etmek isterdim ve bana kötülük dokunmazdı. Ben inanan bir kavim için sadece bir uyarıcı ve bir müjdeciyim."

27.Neml 65 - De ki: "Göktekiler ve yerdekiler gaybı bilemezler, ancak Allah bilir. Onlar öldükten sonra ne zaman diriltileceklerinin de farkında değildirler."

3.Al-i İmran 179 -Allah, müminleri içinde bulunduğunuz şu durumda bırakacak değildir, pisi temizden ayıracaktır. Ve Allah sizigayba vakıf kılacak da değildir. Fakat Allah, peygamberlerinden dilediğini seçip (gaybı bildirir)...

5.Maide 109 -Allah´ın, peygamberleri toplayıp  "siz(den sonra davetiniz)e ne derece uyuldu?" diyeceği, onların da,"Bizim hiçbir bilgimiz yok. Gaybleri hakkıyla bilen ancak sensin"diyecekleri günü hatırlayın.

5.Maide 116 -.... Şüphesiz ki yalnızca sen gaybları hakkıyla bilensin."

5.Maide 117-Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledimBenim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah´a kulluk edin, dedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine kontrolcü (şahid) idim.Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız sen oldun.Sen her şeyi hakkıyle görensin(her şeyin üzerine şahid olan sensin).

6.En´am 59 -Gaybın anahtarları Allah´ın yanındadır; onları O´ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O´nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.

XIII-Peygamberden (s) mucize beklentilerine Kur´an´da verilen cevap; "Kur´an onlara yetmedi mi?"

3.Al-i İmran 183 -«Doğrusu Allah bize, (gökten inen) ateşin yiyeceği (yakıp kor edeceği) bir kurban getirmedikçe (kurban mucizesi göstermedikçe) hiçbir peygambere inanmamamızı emretti» diyenlere şöyle de: "Size, benden önce mucizelerle, (özellikle) dediğiniz (mucize) ile nice peygamberler geldi. Eğer doğru insanlar iseniz, ya onları niçin öldürdünüz?"

17 İsra 90-Dediler ki: ´Bize yerden pınarlar fışkırtmadıkça sana kesinlikle inanmayız.´

17.İsra 91-´Ya da sana ait hurmalıklardan ve üzümlerden bir bahçe olup aralarından şarıl şarıl akan ırmaklar fışkırtmalısın.´

17.İsra 92-´Veya öne sürdüğün gibi, gökyüzünü üstümüze parça parça düşürmeli ya da Allah´ı ve melekleri karşımıza (şahid olarak) getirmelisin

17.İsra 93-´Yahut altından bir evin olmalı veya gökyüzüne yükselmelisin. Üzerimize bizim okuyabileceğimiz bir kitap indirinceye kadar senin yükselişine de inanmayız.´De ki: ´Rabbimi yüceltirim; ben, elçi olan bir beşerden başkası mıyım?´

29.Ankebut 50 -Dediler ki: "Ona Rabbinden mucizeler indirilseydi ya!" De ki: "Mucizeler ancak Allah katındadır ve ben ancak apaçık bir uyarıcıyım."

29.Ankebut 51 -Kendilerine okunan kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi?  Şüphesiz bunda inanan bir kavim için bir rahmet ve bir öğüt vardır.

XIV - Peygambere salât edilmesi, onun incitilmemesi, önüne geçilmemesi,  seslerin onun sesinin üstüne yükseltilememesi emredilmiştir.

33.Ahzab 5657

49.Hucurat 12 - 3

 

XV - Allah ile Peygamberlerinin Arası Ayrılmayacak ve Peygamberler Arasında Ayırım Yapılmayacaktır. 
(2.Bakara 285), (4.Nisa 150-151 -152),  (3.Al-i İmran 84)

Panelin ikinci konuşmacısı Ahmed KalkanHoca idi.

Kalkan konuşmasında vahiy, sünnet, hadis ilişkisi ve aralarındaki farkları anlattı. Konuşma  metninin özeti aşağıda sunulmuştur:.

Hadis, Sünnet, Vahiy, Vahy-i Gayr-i Metluv Anlayışı

ve Âhad Haberden Akide Oluşturmak

Sayıları gittikçe azalan bazı mü’minler, Kur’an ve Sünneti (Allah’ı, Peygamber’i) ısrarla ve devamlı gündemde tutmaya çalışırken; kalabalıklar hangi tanrı taslaklarının izini takip ediyor ve ne tür önder ve liderlerin arkasından gidiyor? Bazıları Allah’ın kelamını yüceltir, insanları oraya çağırırken; çevremizdeki insanlar, yöneticilerin ve parti başkanlarının sözlerini kutsallaştırıyor. “Müslümanım” dediği halde, Peygamber’e hiçbir yönüyle benzemeye çalışmayan kalabalıklar, modanın taklitçisi, futbolun fanatiği, artist ve şarkıcıların hayranı, düzenin kurbanı oluyor. Birinci grup sınavdan, cennet ve cehennem tercihinden bahsetmeye çalışırken, çoğu insanın tek meselesi falan parti ile filan parti arasındaki tercih oluyor. “Müslüman”, ‘Allah’a teslim olan’ anlamına geldiği halde, “Müslümanım” diyenler, kendini Allah’a karşı özgür hissedip hevâ denilen kötü arzularına teslim olabiliyor. Okullarda, mahkemelerde, mecliste, parkta, çarşıda, işyerinde, evinde kimin kurallarına boyun eğerek teslimiyet gösteriliyor? Bu sorulara cevap bulmadan işleyeceğimiz konuların bilimsel çalışmadan öteye gitmeyeceğini hatırlatarak söze başlamak istiyorum.

Dinin iki temel kaynağından biri Kitab, diğeri Sünnet’tir. Kur’an ana kaynaktır, sünnet de onun açıklaması ve uygulaması. Ümmet, asr-ı saâdetten bu yana dinin iki temel kaynağının Kur´ân ve Sünnet olduğu görüşünde ittifak halindedir. Dinin teorik kaynağı Kur’an, pratik kaynağı da Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir. Kur’an’la Peygamberimizin sünnetini birbirinden ayırmaya kalkmak, dinin sadece teori sistemi halinde kalıp hayata yansımasına engel olmak demektir. Kur’an’la sünnet, insan açısından etle kemik gibidir. Sahih sünnete karşı tavır, Kur’an’ın hayata geçirilmesine karşı olmak demektir. Sünnet, Kur’an’ın öz kardeşidir. Peygamberimiz Kur’an’ı en güzel şekilde hayata dönüştüren örnek şahsiyettir. O, yok sayıldığı zaman, vahyin hayata yansıması, her şahsın kendi anlayışına göre olacağından, dinde anarşi ve kaos ortaya çıkacaktır. Peygamberin sünneti devreden çıkınca, Kur’an’ın doğru anlaşılması ve hayata doğru şekilde geçirilmesi nasıl gerçekleşir? İster istemez, bu boşluk doldurulacak; sünnet görevi üstlenmeye kalkan anlayışlar ve peygamberlik/örneklik görevi yapmaya kalkan insanlar ortaya çıkacaktır. Gerçeğini reddedince sahtelerine davetiye çıkarılacaktır. Sünneti reddeden zihniyet, kendi anlayış ve pratiğini sünnet yerine koymaya kalkacak; bilinçli veya bilinçsiz, hevâsını sünnetleştirecek, kendini de önder ve örnek olarak sunmuş olacaktır.

Sünnet, Allah Rasûlü´nün, ümmetine örnek olmak üzere Kur’an’ı hayata geçirmek için ortaya koyduğu uygulama, dini doğru anlama ve yaşamada örnek alınacak davranışlar bütünüdür. Sünnet, Kur´an´ın yaşanmış en doğru tefsiri, İslâm´ın pratik ve örnek tatbikidir. Peygamberimiz tefsir olunmuş canlı bir Kur´an’dı, yaşayan bir İslâm’dı. Kur´an ve sünnet bir bütünlük arzetmektedir. Sünnet bir taraftan delil olma özelliğini Kur´an´ın onayından almakta, öbür taraftan da Kur´an´ın beyânı, onun açılımı, fiilî hayata geçirilişi olmaktadır.

Bazı insanlar, mealcilik yaparak Kur’an adına sünneti yok saymaya kalkıyorlar. Bu tavır, öncelikle Kur’an’ın reddettiği bir tavırdır. Son Rasûl de diğer şerefli elçiler gibi, yalnızca mektup getiren postacı benzeri, yani sadece mesajı (vahyi) getirip haber veren kimse değildir. O, vahyi getirip haber verir, onu tebliğ etmek için çaba sarf eder ve o vahyi bizzat uygular. Daha doğrusu vahyin hedefini bizzat yaşayarak gösterir. Mü’minler O’na bakarak müslümanlığı nasıl yaşayacaklarını ve Allah’ın kendilerinden ne istediğini öğrenirler.

Sünnet nedir?

Sünnetin mâhiyeti konusunda da ifrat ve tefrit olarak iki aşırı yaklaşım söz konusudur. Peygamberimizin her davranışının sünnet olduğunu savunmak veya sünnet denilince birkaç davranış ve şekilsel özelliği anlamak, ya da daha ileri giderek sünneti dışlamak. Peygamberimiz, kendisinin her davranışının sünnet sayılmaması gerektiği ile ilgili açıklamalar yapma ihtiyacını duymuştur.

Sünnetin vahiyle ilişkisini belirlemek gerekirse, sünnetin vahiy yoluyla kontrol edildiği ve gerektiğinde düzeltildiği rahatlıkla ifade edilebilecektir. Yani Hz. Peygamber´in, mânâsını Allah´tan aldığı bazı uygulamaları dışında, sosyal olaylar karşısında­ki kendi ictihadlarını da "vahyin kontrolü" ve şemsiyesi altında mütâ­laa etmek gerekmektedir. Çünkü kıyâmete kadar devam edecek bir dinde, isâbetli olmayan Peygamber’e ait ictihadların yerleşebileceğini izah etmek aklen de mümkün değildir.

Dini yaşamada sünnete ihtiyaç olmayıp Kur´ân´ın yeterli olduğu tezi bazı çevrelerce savunulur. Tarih boyunca kısmen Hâricîler, ve Mûtezile sünneti delil kabul etmeyen anlayışı başlattı. Sonra müsteşrıklar (oryantalistler), onların etkisinde kalan modernistler sünnetin bağlayıcı olmayacağını ileri sürmeye başladılar. Samimi müslüman olduklarına hüsn-i zan ettiğimiz bazı kesimler de hadis rivâyetleri arasına bolca karışmış uydurma ve zayıf hadislerden yola çıkarak hadis rivâyetlerini tümüyle güvenilmez gördüler. Sünnet konusunda da tereddüde düştüler ve onu tümüyle reddetme eğilimine girdiler. Bunlar, öncelikle “hadis diye rivâyet edilen sözler” ile “Peygamberin Kur’an’ı tatbik etmek için yerine getirdiği tevatür yoluyla bize ulaşmış davranışlarını” ve hatta “hadis” ile “sünnet”i karıştırmaktadırlar.

Ahad haber akide oluşturmaz. Akideyi Kur’an’ın muhkem Nassları Oluşturur. Akidede mezhep olmaz.

Şu bir gerçektir ki, Kur’an ve Kur’an’ın tevatür yoluyla bize ulaşmış tatbikatı olan sünnet, bireylerin ve toplumların hayatındaki müşterekliği sağlamada temel işlev görmektedir. Bir toplumu güçsüz bı­rakmanın ve yıkmanın başta gelen yolu, onun müşterek değerlerini ve hayat tarzını yok etmekten geçer. Bu sebeple, oryantalistler önce Müslümanları Kur’an’ı önemsenmeyen, okunmayan bir kitap haline getirmeyi ve sün­net hakkında şüpheye düşürmeyi, sonra da onu ortadan kaldırarak İs­lam toplumlarının tevhîdî birlik ve beraberliğini yok etmeyi hedef almışlar ve üzülerek belirtelim ki bunda da azımsanamayacak derecede başarı elde etmişlerdir. Evet, ümmet tevâtür alanında ve bu alanın oluşturduğu akaid esaslarında bir araya gelebilir, kardeşçe vahdete ulaşabilir. Zan alanı ittifakı değil, ihtilâfı davet edeceğinden, bu tartışmalı alanda birleşme olmaz. 

Sünneti reddedenlere karşı Müslümanların çoğunluğunun olumsuz bir tavır aldığı halde, sünneti birkaç şekilsel özelliğe indirgeyen anlayış, maalesef hak ettiği suçlama ve kınama görmüyor. Kur’an’a ve tevhide yeterli hassâsiyet göstermedikleri halde, takvâ sahibi kabul edilenlerin sünnet adına savunup diğer insanları dâvet ettikleri şeyler iki elin parmağını geçmeyecek şeylerdir ve din açısından da özü, Kur’an’ın hayata geçirilmesi cinsinden olmayan tâlî (sünnet olup olmadığı tartışılabilecek olan Kur’an’ın önemsemediği) şeylerdir. Sünnet diye çoğu insanın ısrarla yapıp başkalarına tavsiye ettiği şeyler: Yemeğe tuzla başlamak, yedikleri şeyleri tek sayıya uygun düşürmek, sakal, sarık, çarşaf, bazı nâfile namazlar ve ilâve edilebilecek bunlara benzer bir-iki şeydir; ha bir de erkek çocukların küçük yaşta hıtan denilen operasyonu, yani oğullarını sünnet ettirmek. Halk açısından sünnet denilince akla gelen ya sünnet düğünüdür, ya yemekleri sünnetlemek veya farz namazların öncesinde veya sonrasındaki sünnet namazlar, bir de (belki) sakal. Kur’an’ın hayata hâkim kılınması için gayretler, putlarla ve putçularla mücâdele, İslâmî devlet oluşturma çabaları, Kur’an hükümlerinin topluma hâkim kılınması için nebevî tavırlar, Kur’an’ın şirke karşı nasıl tavır alınması gerektiğine ilişkin emirlerinin hayata geçirilmesi, toplumun hayra doğru değiştirilip dönüştürülmesi gibi hususlar hiç de “sünnet” kavramı içinde değerlendirilmez ve insanlar bunlara dâvet edilmez.

Hâlbuki sünnet, Kur’an’da emredilen ve Peygamber tarafından uygulanan ahlâkî, amelî, şahsî, siyasal ve sosyal davranışların tümünü kapsar. Peygamberimizin sîreti, hayatın her safhasını içerir. Bütün hayata şâmildir. Hz. Peygamber´in Kur’an’dan yola çıkarak din olarak uyguladığı her şey de­mek olan Sünnet, aslında Allah’ın belirledikleridir. Sünnet anlayışının, hayatı bir bütün olarak kucaklaması gerekir. Dolayısıyla ´´sünnet" kavramı: "Rasûl-i Ekrem´in davranış ve sözleriyle orta­ya koyduğu Kur’an’ı yaşamak için örnek/model" diye en geniş mânâsıyla kullanılmalıdır.

Bugün çekilen sıkıntı, Kur’an’ın hayata taşınmaması, yani sünnetin yaşanmamasıdır. Kur’an’ı her konuda rehber, Peygamber’i de her konuda model ve örnek almadığı için toplum bin bir problemle karşı karşıyadır.

Hadislerin kaynağı konusu, asr-ı saâdetten beri alimleri yormuş, bu konuda farklı görüşler oluşmuştur. Bazıları Peygamberimiz ne söylediyse vahiy ürünüdür” derlerken, diğer bazıları: “Hayır, Peyamberimize Kur’an dışı vahiy gelmemiş olduğu gibi, aynı zamanda Allah’la özel bir iletişimi de olamaz” diyorlar. Bu konuda bizim görüşümüz, Peygamberimiz dinle ilgili bazı sözlerini ictihad yaparak söylemiş, bazılarını ise özel bir iletişim içinde (buna ilham diyebiliriz) almıştır; namazın rekatları, vakitleri gibi. İctihadlarında hata yaptığında hemen uyarıp doğrusunu gösterir. Dolayısıyla Peygamberimizin din hakkında görüşleri vahyin kontrolüve denetimi altındadır. Yeter ki dinle ilgili Peygamberimiz kesin olarak bir söz söylemiş veya dinle ilgili bir uygulama yapsın, biz onlara dört elle sarılmak zorundayız. Ama bazılarının iddia ettiği gibi, Peygamberimizin tüm konuşmaları vahiy ise, bu, resul´ü insan olmaktan çıkarmak anlamına gelir. O, kendisine vahiy monte edilip programlanmış bir robot kabul edilmiş olur. Bu takdirde onun beşer olma özelliğini vurgulayan ayetleri görmezden gelmek gerekir ki, bu, doğru değildir. Resul beşer olması hasebi ile bazı konularda yanlışlar yapmış ve vahiy ile doğrultulmuş, şiddetli bir şekilde uyarılmıştır. Rasûlullah’ın vahiyle bazı davranışları ve sözleri düzeltildiğine göre, vahiy yanılmış, vahiy vahyi düzeltmiş olur.

Gayri Metluv Vahiy sonradan çıkmış yanlış bir isimlendirmedir.

İlk dönem vahiy algısına İbn Abbas´ın anlayışı örnek verilebilir. İbn Abbas, “Kur´ân´dan başka vahiy yok” demiştir. Vahiy derken burada kast edilen: İnsanları bağlayan yasama anlamında İlâhi bir bilgidir. Bu bağlamda gayrimetluv vahiy olduğu iddiasıyla gerek Resul´e gerekse de Resul olmayan kimselere atfedilen kimi bilgiler/haberler insanları bağlar nitelikte, dini otorite kurma amacıyla telkin edilmeye başlandığında Kur´ân´ın furkan/ölçüt olma özelliğini etkisizleştirme çabası olarak ortaya çıkmaktadır.

Korunmamış kimi haberlerin/iddiaların Allah sözüymüş gibi aktarılması dinin zan ve şüpheye dayandığı gibi bir imaj doğuracaktır. Beşerî olanın ilahileştirilmesine yol açacaktır. İkisi de vahy denilerek sünnetin Kur’an’ı neshedebileceği, sünnetin merkeze alınıp Kur’an’ın te’vil edilebileceği, uygulamada hadislerin merkeze alınıp temel kabul edileceği, Kur’an’ın da daha geride bırakılabileceği, dolayısıyla Kur’an’ın mehcur bırakılacağı bir zemin sözkonusudur. Ve bütün bunlar bilfiil olmuş ve hâlâ bu anlayış, bazıları tarafından sürdürülmektedir.

Kur´an´dan başka tüm haber kaynaklarını Kur´ân´ın furkan ölçüsüne vurur, bu ölçüte göre bilgileri değerlendiririz. Bu sebeple tüm Müslümanların ortak Kitab´a bağlanmaları Kur´ân´ın kavramlarıyla ortak bir kavram dünyası ve tasavvura sahip olmaları gerekir. Bu müşterek tasavvur inşası sonrası ayrıntılardaki farklılıklar bir zenginlik olarak görülmelidir. Müslümanların vahdeti, ihtilaf edilebilen zannî alanlar değil; tevâtür alanıdır. O yüzden Kur’an bütün iman edenleri “hablullah” dediği Kur’an’a yapışmaya davet ederek tefrikadan uzaklaşıp vahdete çağırıyor (3/Âl-i İmrân, 103).  

Resulullah’ın sünneti denildiğinde anlaşılması gereken şey; Resulullah’ın Allah’ın Kitabı Kur’an’dan anlayıp uyguladıklarıdır. Bu tarifin kapsamında kalan ve bulunan sünnetin ise bütün müslümanları ilzam ettiği (bağlayıcı bulunduğu) bilinmelidir. Zira Resulullah, Allah’ın elçisidir. O’nun dininin ilk kabul edeni ve ilk uygulayanıdır. Gerek vahyin kendisine ilk geldiği kimse olması, gerekse bu vahyin içerdiğini düşünce ve ameller haline getirmede ilk uygulayıcı olması bakımından peygamber biz müslümanları bağlar. Bu bağlama, esas itibariyle Kur’an’ın bağlamasıdır. Zira peygamberi de bağlayan Kur’an’dır.

Hadislerle Sünnet Arasında en önemli iki fark şudur

Mâlum, hadis Peygamberimizin Kur’anî hakikatleri açıklayan sözü, sünnet ise Peygamberimizin Kur’an’dan yola çıkarak davranışlarıdır. 

Çok az sayıda olan mütevatir hadislerin dışında hadisler Peygamberimizin bu lafızlarla bu şekilde söylediği zan ve şüphe içerdiği halde, sünnet mütevâtirdir. Tevâtür yoluyla kuşaktan kuşağa devredilen, uygulana gelen amellerdir. İlâhî kontrol altında olan sünnet, Vahyin süzgecinden, Allah’ın onayından geçmiştir.

Tarihsel süreçte âhad haberden (zan alanından) akîde oluşturulmasının neden yanlış olduğu ve sakıncaları:

Muhkem âyetlerdeki itikadî esaslar, yani vahyin hükümleri İslâm inanç esaslarını oluşturur. Bu mutlak doğrular, kişilere, zamana ve coğrafyaya göre değişmez. Bunun dışındaki doğrular, nisbî (göreceli) doğrulardır. Âhad haberler, ictihadî hükümler, şahsî yorum ve tefsirlerdeki doğrular, zannî ve tartışmalı doğrular sınıfına girer. Bunlar tüm müslümanları bağlayıcı olamaz. Dolayısıyla İslâm akaidi de, içinde şüphe bulunan zannî, göreceli ve değişken doğrulara, beşerî doğrulara; yani zayıf temellere dayanmaz. Zan, zayıf bir temeldir.

Tarihten miras olarak devraldığımız geleneksel din anlayışında Akaid hükümleri diye takdim edilen Kelâmî tartışmalardaki problemler ve ihtilâflar, ölçüdeki genişliklikle, yani âhad haberlerin akaide delil kabul edilmesiyle ilgilidir. Farklı mezheb ve görüşteki müslümanları kolayca tekfir eden bu red (anti tez) Kelâmı, zannî deliller veya şahsî anlayışların da akaidde ölçü olarak kabulüyle oluşmuş, göreceli ve zannî doğruların kesin doğrular yerine konulduğu beşerî görüşlerden ibârettir.  

Âhad haberlerin ve diğer zannî çıkarımların zararlarını maddeler halinde şöyle sayabiliriz:

  • Âhad haber konusunda bir taraftan ifrata gidilerek her rivayetin sahih kabulü ve Kur’an’a ters düşse veya Kur’an’ın bahsetmediği konu olsa bile akaidde temel ölçü kabul edilirken; diğer taraftan tefrite gidilerek Peygamber’e akaidle ilgili Kur’an’da bahsedilen konuları açıklama hakkı verilmeyecek bir tepkiye sebep olunmuştur.
  • Bilindiği gibi, iman ve tasdik hususunda yakîn (kesin bilgi) şarttır.

     Allah Teâlâ şu âyet-i kerîmede mü´minleri zannın çoğundan sakındırdığı halde          (49/Hucurat, 12) âhad haberin Akaidde delil sayılması sayesinde itikada haram olan zanlar, doğruluğu şüpheli olan hususlar girmiştir.

  • Âhad haberler vasıtasıyla gaybı taşlamakla da yetinilmemiş, gelecekle ve özellikle kıyametle ilgili alâmet kabul edilerek Kur’an’la sağlaması yapılamayan birçok husus iman esası sayılmıştır.
  • Âhad haberler ve Akaid imamlarının ve Akaid kitabı yazarlarının kabulleri akaide delil kabul edildiğinden, esas delil olan Kitab geri plana atılmış, Kur’an’ın anlaşılmaz olduğu, Akaidin Kur’an’dan bağımsız işlenmesi, Bir konunun Kur’an’da olup olmamasının önemsenmeyişi, ondan da fecisi, Kur’an’daki hükmün tam tersine inançlar oluşturulması gibi ciddi problemler ortaya çıkmıştır. Meselâ, Kur’an’da aksi net şekilde beyan edilmesine rağmen, akaid kitaplarında imanın artıp eksilmeyeceği, nebî ve rasul’ün ayrı ayrı şahıslar olduğu, kendisine kitap verilenlere rasul, verilmeyenlere nebi denileceği gibi hususlar akaide girmiştir. 
  • Parçacı yaklaşım ortaya çıkmış; Kur’an bütünlüğünde bir kavramın nasıl kullanıldığı önemsenmemiş, Kur’an’ın en doğru tefsirinin yine Kur’an olduğu unutulmuştur. Kader örneğinde olduğu gibi. Kader Kur’an bütünlüğü içinde değerlendirilmediğinden, bu konuyla ilgili nice farklı görüşler, hatta mezhepler türemiştir.
  • Âhad haberlerle açılan zannî hususların delil olma kapısı, eski âlimlerin ve Akaid kitabı yazarlarının her dediklerinin akaidde ölçü olarak kabul edilmesine ve beşerî görüşlerin mutlak doğru olduğu anlayışına götürmüştür. Eski âlimler ve mezheplerin görüşleri eleştirilemez, “onların vardır bir bildiği” denilir, anlamaya çalışılır, şerh edilir, tevil edilir ve tasdik edilir. Ama Kur’an’la tashih edilmeye gerek duyulmaz.
  • Zanni çıkarımlar akaidde delil kabul edildiği için, mezhep akaidleri oluşmuştur. Halbuki akaidde mezhep olmaz, olmamalıdır. Akaid kitapları, farklı bakış açısına sahip olanlara reddiye tarzında antitez görüşlerle, farklı mezheplerin görüşlerini çürütme amaçlı ifadelerle, gereksiz tartışma ve konularla doludur. Şia akaidi, Mu’tezile akaidi, Ehl-i Sünnet akaidi, Mâturidi akaidi, Eş’arî akaidi… Peki, nerede Kur’an Akaidi, Nerede Allah’ın istediği Akaid? 
  • Akaid kitaplarında aslında kelâmcı olan ve kim seçti ise, akaidde imam kabul edilen Mâturidî ve Eş’arî’nin ve onların çizgisinden giden kelâmcı yazarların yorum ve düşünceleri temel akaid ilkesi olarak kabul görmüştür. Hâlbuki iman ilkeleri mutlak hakikate, yani vahye dayanmalıdır. Yorumlar, ictihadî, beşerî ve zannî doğrular akaidde ümmeti bağlamaz ve delil olmaz. Yorumlara tüm Müslümanların katılması beklenmemeli, bu yorumlara uymadığı gerekçesiyle mü’minler tekfir edilmemelidir. Âlimlerin Kur’an’a uygun yorumlarını doğru kabul etmek başka, o yorumlardan yola çıkarak farklı tevil ve yorumlara sahip olanları tekfir etmek daha başkadır. Bu zannî deliller tekfirciliği körüklemiş, her mezhep, diğer mezhebi, kendi görüşlerine uymadığı için kolaylıkla tekfir edecek malzemeye sahip olmuştur.  
  • Sadece kabulün yeterli görülüp reddedilmesi gereken esasların iman esaslarıyla alâkası olmadığı kanaati yerleşmiştir. Hâlbuki din “lâ ilâhe…” ile başlıyor. Yalnız, burada da dikkat edilecek şey; reddedilmesi gereken hususların, falan mezhebin görüşü değil; kesin küfür olan şeyler olmasıdır. 
  • Felsefe, Kelâm yoluyla Akaidi etkilemiş, dolayısıyla akaid de kelamlaşmıştır. Bu yüzden Kur’an’ın mahlûk olup olmadığı, aklın naklin önüne çıkması, sıfatlar hakkında gereksiz izahlar, te’vil gibi daha nice konu akaidin temel konusu haline getirilmiştir.
  • Bu sebeplerden dolayı Akaidde işlenilen konular, Kur’an’da inanç esası olarak vurgulanan konular olması gerektiği halde, Kur’an’da yer almayan ve iman esası da sayılmaması gereken konular akaidin temel konuları haline getirilmiştir.
  • Put ve Putperestlik, Atalar yolu, Hurâfe ve Bid’atler, Çağdaş Uydurma/Bâtıl Dinler (İdeolojiler ve Düzenler), Tuğyân ve Tâğut, İrtidad ve Şirk, Din (Halkın Din Anlayışı ve Resmî Din Kabulü -Ulusal Türk Dini, Diyanet Dini gibi-), Şefaat, Vesile, Gayb ve Bilinmezliği, Büyü, Cin gibi konular Kur’ânî çerçeve içinde Akaid kitaplarında hemen hiç yer almaz.
  • Bunun yerine akaidle hiç ilgisi olmayan konular (Mesler üzerine mesh etmek, normal bir şarkı dinlemenin fısk veya küfür olduğu vb.) akaidlere girdi.
  • Mehdi ve Mesih inancı gibi Kur’an’da olmayan nice konular ve İsrailiyattan nice hurafeler inanç esası kabul edildi.
  • Böylece akaidin temel konusu olan tevhid gölgelendi. tevhide, zannî ve akaidle ilgisi olmayan konular kadar bile yer ve önem verilmedi. Tevhidin bireysel, sosyal ve siyasal hayata yansıması gereken esaslarından hemen hiç bahsedilmedi. Hâlbuki tevhid tüm peygamberlerin ilk ve en önemli mesajı idi. Kur’an’ın da en önemli mesajıdır.
  • Suhufların hangi peygamber’e kaç sayfa olarak verildiği: Kur’an’da ismi bile geçmeyen ve peygamber olduğu bilinmeyen Şit gibi bir zâta suhuf verildiği gibi hususlar Kur’an’dan onay almaz. Hatta âhad haber olsa bile sahih hadislerden onay almaz. Kütüb-i Sitte’de ve ikinci dereceden önemli hadis kitaplarının hiçbirinde 100 suhuf ve dağılımından bahsedilmez. Kur’an’da anlatılanlardan yola çıkarsak meselâ Hz. Musa’ya da suhuf verilmiştir (87/A’lâ, 19). 
  • Kur’an’a ters bir velî anlayışı ve Süperman gibi velî ve o tasavvura uygun bir keramet inancı akaide sokulmuştur. Yine, akaid kitaplarındaki şefaat anlayışı ile Kur’an’ın şefaati ele alışı arasında çok fark vardır. Vesile anlayışının da Kur’an’a uyduğu söylenemez.
  • Ayrıca, esmâü’l-hüsnânın hangi isimlerden ibaret olduğu da haber-i vâhid olarak rivayet edilen isimlerle Kur’an’daki isimler arasında hayli fark vardır.
  • Nesih anlayışı Kur’an’ın nice âyetlerini hükümsüz ve işlevsiz kılmayı neticelendirir. Kur’an ayetlerinin birbirinin hükmünü geçersiz kıldığı, hatta haber-i vahid rivayetlerin bile âyetleri formaliteye çevirip neshettiği ve hükmü yok sayılacak birçok âyetin bulunduğu, Kur’an’da bu ayetlerin formalite olarak yer aldığı anlayışı savunulabilmektedir. Nesih vardır; eski şeraitler, onların hükümleri Kur’an’la neshedilmiştir. 

Çözüm yeniden Kur’an’a dönüşte ve o ana kaynak ölçüsünde hadis ve sünnetleri anlayıp nebevî usûlle İslâm’ı hayatımıza ve toplum hayatına, siyasal hayata geçirmeye çalışmaktadır. Selam olsun bu gayreti gösteren Kur’an ve Sünnet çizgisindeki her yaştan gençlere…

 

Panelin son konuşmacısı yazar Şükrü Hüseyinoğlu  idi.

Hüseyinoğlukonuşmasında Resul üzerinden üretilen hurafeler, kandiller, mevlütler ve önümüzdeki günlerde başlayacak kutlu doğum kutlamalarının sahih peygamber anlayışına olan zararlarını anlattı. Konuşma metninin özeti aşağıda sunulmuştur:

Allah Rasulü (s) dünün değil, bugün ve yarının konusudur

"De ki: Eğer yeryüzünde, (insanlar yerine) yerleşip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir melek gönderirdik."(İsrâ, 17/95)

Öncelikle, doğru bir Rasul algı ve inancının, temelde doğru bir Allah algı ve inancıyla mümkün olduğunu, bunun için de, doğru bir Kur’an algısının şart olduğunu belirtmeliyiz. Rasullerin beşer oluşlarına yapılan itirazların temelinde de (Bkz: En’âm, 91), onlarda gayb bilgisi ve benzeri insanüstü özellikler vehmeden veya varlığın yaratılmasını onların varlığına bağlayan inanışların da, Rasullerin ortadan kaldırmak için mücadele ettiği şirk inanışlarının tarih boyu giriş kapısını oluşturmuş olan, Allah katında aracılar vasıtasıyla iltimas beklentilerinin onlar adına yeniden üretilmesi örneğinde de hep Âlemlerin Rabbinin gereğince/doğru olarak tanınmamış olması sorunu yatmaktadır.

Kur’an ve Rasul birbirinden asla bağımsız düşünülemeyecek, birbirinden koparılamayacak mefhumlardır. Ne RasulüKur’an’sız doğru anlayıp değerlendirebiliriz, ne de Kur’an’ı Rasulsüz doğru anlayabilir ve hayata aktarabiliriz.

Kur´ansız Rasul, Rasulsüz Kur´an olmaz.

İşte tarihte ümmetin içine düştüğü sahih din anlayışından uzaklaşma sürecinin temel sebebi, bu kopmaz bağın koparılması ve Kur’an’sız Rasul ve Rasulsüz Kur’an anlayışlarının üretilmesi olmuştur. Söz konusu bağın çeşitli etkilerle aşama aşama koparılması iledir ki, Kur’an’ın bize tanıttığı Rasul portresi yerine, onun oldukça dışında, onunla yer yer taban tabana zıt, adeta bir masal kahramanı, ilahlık vasıflarıyla mücehhez insan üstü bir peygamber anlayışı oluşturulmuştur.

Bugün “neo-menkıbeciler” olarak ifade etmekte beis görmediğimiz kişiler tarafından ekranlardan genellikle anlatılan peygamber portre ve anlayışı maalesef bu çerçevededir. Onlar Rasulleri (s) ve onların hayatlarını tevhid-şirk, adalet-zulüm mücadelesi çerçevesinde değil, bir masal ve menkıbe kahramanı formatında duygusal bir üslup içinde anlatmakta, şirkle, zulümle, münkerle kavgası olmayan, “büyüklere masallar” formatında bir din ve peygamber anlatısıyla milyonları duygusal bir hipnoza maruz bırakmaktadırlar. Oysa Allah Rasulü asla tarihsel bir figür veya haşa masal kahramanı değil, kıyamete kadar insanoğluna örnek ahlakı ve mücadelesiyle örneklik teşkil edecek olan bir önder, dünün değil bugünün ve yarının konusu olan, sünnetiyle yaşayan bir örnekliktir.

Bilindiği gibi Allah Rasulü (s) hayattayken de onu “kul ve rasul” vasıflarının üstünde algılama yaklaşımları zaman zaman ortaya çıkmış, ancak bu duruma Allah Rasulü anında müdahale etmiştir.Vefatı sonrası, bu vefat hadisesini kabullenmekte zorlanan Müslümanlara karşı Ebu Bekir (r.a.)’ın tarihi ikazı bilinmektedir.

Fakat sonraki süreçte gerek dinin doğru anlaşılması ve doğru tutulması (Bkz: Şûra, 13) yükümlülüğünü yerine getirmede çok önemli bir rol ifa eden İslami siyasi otoritenin zayıflaması ve giderek de ortadan kalkması ve beraberinde ilk dönemde annelerimiz Aişe, Ümme Seleme (r.a.) ve yanı sıra Ali, Ömer (r.a.) gibi ilimde rusuh sahibi öncü sahabilerin temsil ettiği ilmi otoritenin ortadan kalkmasıyla dinin anlaşılmasında Kur’an ve yaşanan sünnetin belirleyiciliği ve denetimi ilkesinin işletilmesinde ciddi zaaflar ortaya çıkmıştır.

Siyasi fırkalaşmalar, itikadi ayrışmalara yol açmış, uydurma rivayetler üretilerek Kur´an ve sünnetten sapılmış, Rasulün gaybı bildiği, vahiyle desteklenmeyen mucizeler gösterdiği iddia edilmiştir

Siyasi fırkalaşmalarla başlayan tefrikanın giderek itikadi fırkalaşmaya dönüşmesiyle de Kur’an ve sünnet bütünlüğünün belirleyiciliği ve denetiminden bağımsız din anlayışları oluşturulma sürecine girilmiştir. Bu süreçte fırkaların kendi konum ve iddialarını İslami açıdan meşrulaştırmak gayesiyle gerek Kur’an naslarını bağlamlarından koparıp parçacı bir yaklaşımla araçsallaştırması, gerekse hak taraf ve çizgi olduğuna inandıkları kendi fırkalarına taraftar toplamak için Allah Rasulü (s) adına hadis rivayeti üretme yoluna gidilmesi, Rasul algı ve kavrayışında ilk ciddi kırılmanın yaşanmasına yol açacaktı.

Zira üretilen rivayetlerde, Allah Rasulüne isim isim fırkalarla ilgili tanımlar ve dolayısıyla, Kur’an’ın gaybı bilmediğini hassaten vurguladığı (Bkz: En’âm, 50; Ahkâf, 9; A’râf, 188) Allah Rasulüne binlerce gayb haberi izafe ediliyordu.

Bunun yanında özellikle Yahudi ve Hıristiyanlarla, peygamberler üzerine yaşanan tartışmalar neticesinde onlara nazire olarak Allah Rasulüne aşırı yüceltme eğilimleri ortaya çıkıyor ve bu süreçte Kur’an’ın apaçık beyanlarına (Bkz: En’âm, 35, 109; Yûnus, 20; Ra’d, 7, 27; TâHâ, 133; Ankebût, 50; İsrâ, 59) aykırı  devasa bir “mucize” edebiyatı oluşturuluyordu.

Yine bu süreçte, Kur’an’da Rabbimizin, insanın rıza-i İlahiyi elde etmesi ve kurtuluşunu belirli ölçülere ve bunu temelde insanın şükretmek veya nankörlük konusundaki tercihi (Bkz: İnsan, 3) ve bu tercihe dayalı amellerine bağlarken (Bkz: Mü’min, 17; Mülk, 2; Âl-i İmrân, 185; Mâide, 35; TâHâ, 111-112; Bakara, 254, Enâm, 70; İbrahim, 31 vb), bu apaçık Kur’ani öğretilere rağmen, tarih boyu şirk öğretilerine dayanak oluşturan iltimas anlayışı yeniden canlandırılmış ve üstelik bu konuda üretilen rivayetlerle, bizatihi bu şirk inancını ortadan kaldıran Allah Rasulü adına geniş bir iltimas edebiyatı oluşturulmuştur.

Şefaatin tümü Allah’ındır

Bu çerçevede, Kur’an’ın şefaat mefhumuyla ilgili olarak iltimas anlayışını tamamen reddeden ayetleri (Bkz: Enâm, 51; Bakara, 254; İnfitar, 19 vb) ve şefaatin tümüyle Allah’a ait olduğu ve O’nun “razı oldukları” dışında kimseye şefaatin fayda vermeyeceği beyanları (Bkz: Zümer, 44; Necm 26; Enbiyâ 28 vb) görmezden gelinerek, Hesap Günü insanların birbirleri hakkında Allah’ın izni ile yapacakları doğru şahitliğine vurgu yapan (Bkz: Zuhruf, 86; Nebe’, 37-38; Sebe’, 23 vb) ayetler, maalesef İslam’ın ortadan kaldırmayı amaçladığı iltimas inancının yeniden canlandırılmasına dayanak kılınmaya çalışılmıştır.

Rabbimiz Kur’an’da, hassaten Ahzab Suresi 21. ayette ve Mümtehine Suresi 4. ayette Peygamberleri bizler için en güzel örnek olarak takdim etmektedir. Evet, Peygamberler (s) bizler için örnek şahsiyetler, model insanlardır. Bu örneklik, bizler açısından bağlayıcı bir niteliğe sahiptir. Peygamberlerin izini takip etmek, iman eden insanlar için tercih meselesi değil zorunluluktur.

Peygamberlerin iman edenler için bağlayıcı örnekliği konusunda tarih boyu iki temel sapma yaşandığı bilinmektedir. Birincisi; Peygamberleri, Rabbimizin onları techiz ettiği itaat mercii oluşları, örneklik ve önderlikleri, şahitlik vasıfları ve öğretmenlik-eğitmenlik özellikleri gibi vasıflarından soyutlayıp, onları, misyonları sadece vahyi insanlara iletmekle sınırlı olan, ölümleriyle misyonları da sona eren bir iletken, meşhur tabirle postacı gibi değerlendiren indirgemeci yaklaşımlar, diğeri ise; Rabbimizin Peygamberlerle ilgili olarak Kitab-ı Keriminde sıkça vurguladığı onların beşer oluşları, insanlar arasından seçilmiş oldukları gerçeğini arka plana atarak, Peygamberleri aşırı övgülerle insanüstü konumlara nisbet eden yüceltmeci yaklaşımlardır.

“De ki: ´Size Allah´ın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum ve ben size bir meleğim de demiyorum. Ben, bana vahyedilenden başkasına uymam.´ De ki: ´Kör olanla, gören bir olur mu? Yine de düşünmeyecek misiniz? (En’am, 6/50) ve benzeri birçok ayetteki Rabbani vurgulara ve Hz. Peygamber’in dile getirdiği rivayet olunan "Hakkımda, Hıristiyanların Meryemoğlu İsa´ya yaptıkları gibi aşırı övgülerde bulunmayın. Şurası muhakkak ki ben bir kulum. Benim için ´Allah´ın kulu ve elçisi´ deyin." (Buhari, Enbiya 44) gibi ikazlarına rağmen, tarihsel süreçte Hz. Peygamber’le ilgili olarak da çeşitli insanüstü vasıf ve konumlar vehmedilmiş ve ifade edile gelmiştir.

Peygaberimizi (s), aşırı yücelterek

bizler için örnek olmaktan çıkarıcı hurafeler uydurulmuştur

Hakikat-i Muhammediye gibi, kaynağını muharref İncil’de Pavlus’un dilinden Hz. İsa için ifade olunan “kainatın onun için var edildiği” iddiasının (Bkz: Yeni Ahit/İncil, Pavlus’unKorintoslulara 1. Mektubu, Bap 8, 6. cümle; Pavlus’unKoloselilere Mektubu, Bap 1, 13-17. cümleler) Hz. Peygamber için uyarlanmış biçimi yaklaşımların yanında, yaygın bir örnek olarak, Hz. Peygamber için halihazırda “Alemlerin efendisi” gibi, ancak Yüce Allah için kullanılabilecek, ifadelerin kullanılıyor olması da bu ikinci sapmanın yansımalarıdır.

Her iki yaklaşım da neticede Peygamberlerin (s) bizler için örnek ve önder olmak vasfını zayıflatmakta, onları ya tarihte yaşayıp misyonunu bitirmiş tarihsel figürler ya da tabir yerindeyse masal kahramanları olarak konumlandırmaktadır. Yıllardır bu konuda yapılan onca çalışmaya ve bilinçlendirme çabasına rağmen halen her iki sapmanın da yaygın olarak yaşatılıyor olması üzüntü verici bir durumdur. Bu da bizlerin doğru peygamber anlayışını daha sıklıkla ve gür sesle gündeme getirmemiz gereğini ortaya koymaktadır.

Tarihsel süreçte üretilmiş bir kutsallık olan “Mevlid Kandili” ile, asırlardır sürdürülen bu geleneğin üzerine Türkiye’de laik rejimin din kurumu Diyanet İşleri Başkanlığı’nca bina edilen “Kutlu Doğum” haftası etkinliklerini meşruiyetleri ve işlevleri açısından değerlendirmek istiyorum.

Bilindiği gibi ilk neslin gündeminde Allah Rasulü’nün (s) bir bebek olarak dünyaya geldiği günün anılması, kutlanması gibi bir konu yoktu. Rabbimiz, onların gündemine böyle bir konu taşımış değildi. Rabbimizin Kadir Sûresi 1. ve DuhanSûresi 3. ayetlerde onların gündemine taşıdığı doğum, Hira’da gerçekleşen doğumdu. Rabbimizin kudsiyet yüklediği doğum, bu idi. Rabbimizin kudsiyet yüklemediği bir eşya ve hadiseye kudsiyet yüklemek doğru değildir.

Mekkeli Abdullah oğlu Muhammed’i herhangi bir kimse olmaktan çıkarıp, tüm insanların kendisine iman ve itaat etmekle yükümlü oldukları Allah Rasulü kılan doğum, 610 yılı Ramazan ayının bir gecesi Hira’da gerçekleşmişti. İşte Kur’an’ın ve ilk neslin gündeminde olan doğum bu olmuştu.

Bu doğumdan önce de O, Mekke toplumunun şirkine ve zulümlerine ortak olmuyordu, emin ve sâdık olarak biliniyordu. HılfulFıdul gibi vicdani çabaların içinde bulunuyordu evet, fakat elinde şirke ve zulme karşı bir çözüm, bir yol haritası yoktu. Kur’an’ın deyimiyle şaşırmış haldeydi (DuhaSûresi 7. ayet) ve kitab nedir, iman nedir bilmiyordu (Şûra Sûresi 52. ayet). Bu yüzden arayış içindeydi ve bu yüzden 35 yaşından itibaren Ramazan aylarında Hira’ya çıkıp geceleri tefekkür ediyordu.

Hira bir arayış süreciydi. 40 yaşına ulaştığında, vahyin inzal olmaya başlamasıyla birlikte aradığını bulmuştu ve ondan itibaren Hira’ya hiç çıkmamıştı. Çünkü artık Rabbani ölçü elindeydi ve kesintisiz davet ve mücadele süreci başlamıştı.

Hira öncesinde de kendi geleneklerine tâbi olmayan Muhammedul Emin’den rahatsızlık duymayan Mekke şirk düzeni, Hira’dan sonra ondan rahatsızlık duymaya başlayacak ve ona karşı mücadele bayrağı açacaktı. İşte burada, şirke ve şirk düzenine müdahil olmakla olmamak arasındaki fark ortaya çıkmaktadır. Şirkten bireysel uzak duruş ile, şirke karşı mücadelenin farkı ortaya çıkmaktadır. Tarihin her döneminde çatışma, şirke dayalı egemenlik anlayışı ve işleyişe itiraz edilip, yeni bir egemenlik anlayışı ve referans sistemi gündeme getirildiğinde çıkmıştır. İşte Hira sonrası olan da buydu.

Bu noktada günümüzde Türkiye’deki İslami çevrelerin son yıllarda ortaya koyduğu profili ele almakta fayda var. Son yıllarda giderek tevhidi hükümranlık (hükmün kaynağının ancak Yüce Allah olduğu) iddialarından vazgeçerek STK’laşan ve çeşitli alanlardaki hak, özgürlük taleplerine indirgenen bir sistem içi mücadele anlayışına savrulan çeşitli İslami çevrelerin, bu açıdan Hira öncesi bir duruşa sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bu yaklaşım ve mücadele anlayışı, en fazla ‘HılfulFıdul’a denk gelmektedir zira.

İslam özel gün ve geceler dini değil, bir hayat nizamıdır,

bir beşer olan Rasulullah da bu dinin kendisine itaat edilmesi gereken güzel örneğidir

İslam özel gün ve geceler dini değil, bir hayat nizamı olduğu gibi, bu dinin elçisi, mübelliği, en güzel örneği Hz. Peygamber (s) de, belirli gün ve gecelerde hatırlanacak, anılacak geçmişe ait bir figür değildir. O, hayat alanlarında yaşamış, mücadelesi ve kulluğuyla bizler için öncü ve örnek olmuştur.

Rabbimiz, İsraSûresi 95. ayette şayet yeryüzünde melekler yaşasaydı o takdirde elçi olarak melek gönderileceğini beyan buyurmaktadır. Bugün tarih üstücülük (mealcilik) anlayışı sahiplerinin iddia ettiği gibi şayet Allah Rasulü’nün (s) misyonu salt vahye aracılık yapmaktan ibaret olsaydı, bunu pekala bir melek de gerçekleştirirdi. Nitekim Allah Rasulüne vahyi bir melek (Cebrail) getirmişti. Rabbimiz, Bakara Sûresi 151. ve TevbeSûresi 128. ayetlerde Rasulullah için “sizin içinizden” vurgusu yapmakta, NecmSûresi 2. ayette de “arkadaşınız” nitelemesiyle örnekliğin zeminini ifade etmektedir. AhzabSûresi 21. ayette de Rasulullah’ı bizler için “usvetunhasene” olarak nitelemekte, onu bizler için takip edilmesi gereken bir örneklik olarak zikretmektedir. Hz. Peygamber, bizler için müjdeci, uyarıcı, mebelliğ, şahit, örnek ve bir itaat merciidir. Nitekim Rabbimiz, Nisa Sûresi 80. ayette, peygamberleri kendilerine itaat edilmesi dışında bir sebeple görevlendirmediğini beyan etmekte, Al-i İmran Sûresi 31. ayette de “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olun ki; Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” buyurarak, Rasulüne itaati kendisini sevmenin ön şartı kılmaktadır.

Kur’an’sız bir Peygamber anlayışı da (ki bugün söz konusu ettiğimiz etkinlikler de maalesef Kur’an’ın tanıttığı değil, insanüstü bir Peygamber anlayışı hâkimdir), Peygambersiz bir Kur’an anlayışı da yanlıştır, sakattır. Hz. Peygamber’i en iyi şekilde Kur’an’dan tanıyacağımız gibi, Kur’an’ı da Hz. Peygamber’in pratik örnekliğini göz ardı ederek bütüncül ve doğru kavrayamayız. Annemiz Hz. Aişe’nin, kendisine Allah Rasulü’nün ahlakını soran genç sahabilere “Siz hiç Kur’an okumuyor musunuz? Onun ahlakı Kur’an’dı” cevabı verdiğine dair haber, bu konuda dikkate değerdir.

 

Kandiller Fatimilerden sonra ortaya çıkmış bid´atlardır,

Kutlu doğum haftası da bid´atların sonuncusudur.

 

Kandil ve benzeri anlayış ve pratikler, insanların İslam’a ulaşmalarında bir köprü vazifesi mi görüyor, yoksa bir yapay tatmin ve doyum oluşturarak insanların sahici İslami hayata yönelmesi önünde engel mi teşkil ediyor? Burada, toplumumuzdaki Cuma namazı pratiğini hatırlayabiliriz. Bugün toplumumuzun hayatında Cuma namazı, insanları İslam’ı yaşamaya götüren bir köprü olmaktan çok, bir tatmin aracı işlevi görüyor ne yazık ki. İşte kandiller de aynı işleve sahipler. Bu üretilmiş sınırlı irtibatlar, insanların İslam’la sahici irtibatlar kurmasına engel teşkil ediyor.

Hz. Peygamber bilindiği gibi söz konusu etkinliklerde gül ile sembolize ediliyor. Bu ne kadar doğrudur, bunu ayrıca değerlendirmek gerekir fakat Hz. Peygamber’in adeta dikensiz bir gül gibi anlatılması, onun herkesi seven, herkesi kucaklayan, hiç muhalefeti, kavgası olmayan, salt sevgi, merhamet kavramlarıyla anlatılması ciddi bir sorundur. Merhamet Peygamberi olduğu kadar, şirke, zulme, küfre karşı savaş Peygamberi olduğu söz konusu edilmiyor ne yazık ki. Herkesi seven, herkese gül dağıtan, mücadelesi, kavgası olmayan bir Peygamber portresi, İslam’ın Peygamberini anlatmıyor.

“Kutlu Doğum” haftası üretilmiş bir kutsallık olduğu gibi, bu haftanın miladi takvimi esas alınarak düzenlenmesi, 23 Nisan törenlerine göre tarihinin değiştirilmesi vs gibi uygulamalar da ayrı sorunlar olarak karşımıza çıkıyor. Bu durumda bir Cumhuriyet gazetesi yazarı örneğinde olduğu gibi “Madem öyle, Kurban ve Ramazan bayramları niçin miladi takvimle sabitlenmiyor?” söylemlerine zemin kazandırılmış olunuyor. “Kutlu Doğum” törenlerinde bir araya gelip Hz. Peygamber’e övgülerde bulunan siyasi liderlerin, bir hafta sonra Anıtkabir’de buluşup bu defa M. Kemal’e övgü sırasına girmesi ise çok kutsallılığın her yıl tekrarlanan bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor.

Tüm bu üretilmiş kutsallık ve çok kutsallılık sapmalarına karşı sahih din anlayışı için Kur’an’a yönelmek ve Hz. Peygamber’in güzel örnekliğine tâbi olarak bütüncül bir İslami hayatla Rabbimiiz razı kılma çabası içerisinde olmamız gerekir".

Panel,  dinleyicilerden gelen soru cevap kısmı ile son buldu.

Bu içerik 2334 defa görüntülendi.
 
 
Yorumlar
Yorum Ekleyin
Adınız Soyadınız
e-Posta Adresiniz
Başlık
Yorum
Kalan karakter sayısı : 6000
Güvenlik Kodu
 
 
Copyright © 2013 İLKAV - İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı
Strazburg Caddesi No:18/4 SIHHIYE/ANKARA
Telefon :  +90 (312) 229 79 76 e-posta:  iletisim@ilkav.org
Dataişlem