Üye Ol  -  Şifremi Unuttum?
Facebook
 
 
> Müslüman Alim ve Öncü Şahsiyetlerin, İslam Adına Batıl Siyasete D...

> Mısır darbesinin idam kararları ve İslami Duruşumuz - II...

> Mısır darbesinin idam kararları ve İslami Duruşumuz - I...

> Ertelenemez ve Terk Edilemez Sorumluluğumuz...

> İLKAV´ın 25. Yılında Mehmet Pamak´la Söyleşi 3. BÖLÜM :...

   
 
Hesap İsmi: İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı
Para Cinsi: Türk Lirası (TL)
Şube/Hesap: Kızılay Şub. / Hesap No: 2000614-4
IBAN: TR550020300002000614000005
En Çok Okunanlar

Anasayfa  >   CUMA KONFERANSLARI  >  2008
 
İşgalin 60. Yılı
Tarih: 21/05/2008
   


İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı tarafından düzenlenen Cuma konferanslarının bu haftaki konusu işgalin 60. yıl dönümündeki Filistin ve ümmeti vahiy ile inşa sorumluluğu üzerineydi. Konuyu detaylı bir şekilde ele alan konuşmacı Mehmet Pamak özetle şunları söyledi:

İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı tarafından düzenlenen Cuma konferanslarının bu haftaki konusu işgalin 60. yıl dönümündeki Filistin ve ümmeti vahiy ile inşa sorumluluğu üzerineydi. Konuyu detaylı bir şekilde ele alan konuşmacı Mehmet Pamak özetle şunları söyledi:

İslam ümmeti, uzun tarihsel süreçte, Kur’an’ı “mehcur” (terk edilmiş) bırakarak, Resulullah’ın (s) güzel örnekliğini, vahye dayanan güzel ahlakını, Muhammed-ül Emin olarak tanınmasına yol açan insani erdemlerini ve mücadele sünnetini terk ederek, dünyevileşmenin anaforunda, nefsin arzu ve isteklerinin belirleyici olduğu, heva ve zanna tabi yollarda vahye dayalı niteliklerini tüketerek, ümmet olma vasfını ve Allah taraftarı (Hizbullah) olmaktan kaynaklanan izzetini kaybederek zillete sürüklendi.

Bu yozlaşma/Yahudileşme sürecinde akıl ve ilim dışlanarak, vahyi anlama, öğüt alma ve yaşama sorumluluğunu terk ederek keşf ve ilham adı altında birçok bid’at ve hurafeler uyduruldu. Böylece Kur’an’da yer alan açık uyarılara veResulullah’ın onların izinden gitmeyin ikazlarına rağmen maalesef ümmet-i Muhammed de Yahudileşmenin bütün unsurlarını hem de elindeki korunmuş kitaba rağmen yaşadı.

Kitabı, dini parçalara ayırıp hizipleşti, çeşitli siyasal ve sosyal sebeplerle tefrikaya yöneldi. Kitabı tahrif etme imkânı olmayınca anlamını tahrif etti. Batıni yorumlarla, uydurma rivayetlerle akide oluşturup parçalandı, ümmet olma niteliğini, birliğini ve zindeliğini yitirdi.

Ümmet Vahiyden Koparak Cahiliye Karanlığına
Sürüklendiği İçin Onurunu ve Kudüs’ü Kaybetti

Yüzyıllar süren bozulma süreci sonunda vahiyden ve resulün sünnetinden koparak parçalanan, kuvvetini kaybeden ve ümmet olma niteliğini, zindeliğini, mücadele ve direniş azmini kaybeden niteliksiz, güçsüz ve parçalanmış yığınların yer aldığı İslam coğrafyası işgal, istila ve katliamlara muhatap oldu. Ve bu süreçte ümmetin izzet ve onurunun simgesi olan Kudüs ve Mescid-i Aksayı barındıran Filistin toprakları, batılı emperyalist devletlerin desteği ile Siyonist katillerce bundan 60 yıl önce işgal edilerek 1948 de İsrail terör devleti kuruldu.

Batılı emperyalistlerce, Filistin topraklarında 1. Dünya savaşından beri yerleştirilen terörist Siyonist çeteler önce terör örgütü olarak kan döktüler, soykırım mahiyetindeki büyük vahşetlerin altına imza atarak terör estirdiler. Sonra bu terör örgütü batı desteğinde TERÖR DEVLETİ’ne dönüştü.

Aslında terör devleti İsrail de, onun sadık destekçisi ve güvencesi ABD de, mazlum Filistin ve Kızılderili halklarının topraklarını işgal ederek ve bu yerli halklara soykırım vahşeti uygulayarak kanla kurulan ve ondan sonraki tüm süreçte kanla beslenip yaşamını sürdüren iki vampir devlettirler. Bu insanlık düşmanı kanlı tecrübe birikimleriyle bu gün hâlâ birlikte Müslüman halklar üzerinde işgal, katliam, soykırım ve dönüştürme projeleri uygulamaya devam ediyorlar.

Bu yüzden neredeyse tüm İslam coğrafyasında bu büyük zulme ve emperyalizme yetersiz de olsa onurlu itirazlar yükseliyor, tevhidi uyanış ve direniş öbekleri oluşuyor. İşte bu öbekler ve onurlu direnişçiler/mücahidler ise gerçek terörist devletlerce “terörist” diye damgalanıp, en güçlü silahların kullanıldığı asimetrik saldırılarla yok edilmek ve ümmetin yeniden dirilişi engellenmek isteniyor. Filistin halkının ve kahraman çocuklarının onurlu destanı ise 60 yılı aşkın bir zamandan beri çok zor şartlar altında sürüyor. Allah’ın dininin yardımcıları olma istikametindeki iman ve amelleriyle, Allah taraftarı olmaktaki samimi tercih ve fedakârlıklarıyla, Allah yolunda bedel ödemekten çekinmeyen cansiperâne direnişleriyle Allah’ın vaat ettiği yardıma müstahak olanlara Allah’ın rahmet ve yardımının ulaşacağı şüphesizdir. İşte Filistin’in Müslüman halkı ve takvayı kuşanmış, davasına adanmış direnişçi evlatları Allah yolunda onurlu, ilkeli ve fedakâr olunca, sadece onların hak ettikleri Allah’ın yardımı ancak onlar çapında geliyor. İşte ancak bu ilahi yardımla bu kadar zor şartlara, son derece fakir, ilaçsız, doktorsuz, zaman zaman elektriksiz, susuz ve aç bırakılmalarına, dünyanın en güçlü vahşi silahlarına karşı silahsız denebilecek zayıflıklarına, çok boyutlu sıkıntı ve imkânsızlıklar içinde kıvranmalarına rağmen izzetli bir duruşla direnişi sürdürüp şehitliğin/şahitliğin zirvesine çıkıp inşallah cennete ulaşıyorlar. Ancak, yine de Filistin, Kudüs ve ilk kıblemiz olup çevresi mübarek kılınan Mescid-i Aksa bir türlü kurtulamıyor. Çünkü Kudüs ve Mescid-i Aksa bütün ümmetin onurunu temsil etmekte ve kurtarılması da bütün ümmetin, Allah tarafından gönderilen Kur’an’daki şerefini ve sorumluluğunu kuşanmasını gerektirmektedir.

Ümmet Vahiyle Yeniden İzzet Kazanmadan
Mescid-i Aksa Kurtulmaz

İslam coğrafyasında yaşayan halklar bugün ancak sosyolojik anlamda ümmet olarak nitelendirilse de, ıstılahi anlamıyla ümmet olma vasıflarını kaybederek cahiliye yığınları haline gelmiş, geleneksel ve modern cahiliyenin karanlıklarında izzet ve güçlerini yitirmiş bulunmaktadırlar. Bu halklar içindeki diriliş öbeklerinin çabaları da henüz bu karanlığı aydınlığa çevirme potansiyeline ulaşamamıştır. Bu sebeple İslam coğrafyasındaki parçalanmış, tevhidi niteliğini kaybetmiş yığınlar Allah’ın yardımına müstahak bir tevhidi toplum, vahye ve Resule teslim olmuş bir ümmet haline gelememiştir. Ümmetin onuru olan Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın kurtuluşunun yolu ümmetin kurtuluşundan geçiyor. Kudüs’ün kurtuluşu, Ankara, Kahire, Riyad, Mekke, Şam vb…nin kurtuluşuyla bağlantılıdır. İsrail’in elinden Araplara, İsrail şirki yerine Arap şirkinin egemenliğine geçmesi Kudüs’ün ve Mescid-i Aksa’nın kurtuluşu anlamına gelmeyecektir. Kudüs ve Mescid-i Aksa ancak vahyin egemenliğine geçtiğinde kurtulmuş olacaktır. O halde Kur’an’ı terk edilmiş bırakanların, Kur’an’ın belirlediği ilke ve kimliklerini kirletenlerin, imanlarına zulüm (şirk) giydirip ümmet bilinci yerine ulusalcı kirlenmeler yaşayanların bu kurtuluşu sağlamaları mümkün değildir.

Bugün halkı Müslüman ülkelerin başkentlerinin çoğunluğu Vahye aykırı yönetimlerin hakimiyetinde, ülkelerini ve toplumlarını tevhide aykırı, ümmet bilincini dışlayan cahili ulusalcı sistemlerle yönetiyorlar. İşte tüm bu cahili devletler bugün İsrail terör devleti ve hâmisi ABD ile şu veya bu biçimde işbirliği içindedirler. Türkiye ise, terör devleti İsrail’i ilk tanıyan devletlerden birisi olup, o gün den beri ABD – İsrail ekseninde İslam karşıtı çizgide bulunuyor. Hâlâ Filistinli kardeşlerimize bomba ve füze yağdıran İsrail’in katil uçakları Türkiye semalarında eğitiliyor. TSK’nin silahları ve uçakları İsrail’de modernize ettiriliyor. Askeri ihaleler İsrail’e veriliyor. Askeri istihbarat ve eğitim işbirliği anlaşmaları var. MOSSAD Türkiye’de MİT’le işbirliği içinde operasyon bile yapabiliyor. AKP döneminde de, göstermelik kimi çıkışlara rağmen tüm bunlar sürüyor. Üstelik İsrail bayrağındaki iki çizgi Nil ve Fırat’ı temsil ediyor. İsrail, Fırat’a kadarki Türkiye toprağının “Arz-ı Mev’ud” (vaat edilmiş Topraklar) olduğunu ve bu bölgeyi alacağı iddiasını sürdürüyor. Türkiye’yi bölmek iddiası da, gücü de olmayan mazlum Kürt halkını, bu paranoya ile yıllardır baskı ve zulüm altında tutanların, Türkiye’yi bölme iddiası da, buna yetecek gücü de olan ABD ve İsrail ile stratejik ortaklık kurup, bu konudaki iddia ve haritalar açıkça ortada dururken de bu işbirliğini ısrarla sürdürmeleri, utanmazca bir tutum ve ikiyüzlülük içinde olduklarının göstergesidir. Bu durum, Türkiye’ye egemen oligarşi ve yönetimlerin bölünme korkusu konusunda samimi ve ahlaklı olmadıklarını da göstermektedir.

Yarım asrı çok aşan bir süreden beri, ahlaksız ve vahşi bir işgale, soykırıma karşı direnen mazlum Filistin halkının mücadelesi gerçekten bizi çok yönlü ilgilendirmeli ve hemen çok yönlü bir biçimde harekete geçirmelidir. Bize düşen asgari sorumluluk şudur: Bir yandan, Filistin’deki onurlu direnişi sahiplenip çok yönlü desteklemeliyiz. Hepimizin sorumluluğu olan bir davayı Filistin’in fakir mazlum halkının ve tanklara taşla karşı koyan çocuklarının zayıf omuzlarına bırakmaktan utanarak sorumluluklarımızı üstlenmeliyiz. Öncelikle, bizden alınan vergilerle İsrail’e destek veren işbirlikçi yönetimlere ve ülkemize zorbalıkla egemen olan oligarşiye itiraz edip hesap sormalıyız. Bizden alınan vergilerden, Filistinli kardeşlerimizi katleden katillere fon aktarılmasına karşı çıkıp, bu tür desteklerin kesilmesi için ciddi mücadeleler yapmalıyız. İsrail terör devletinin vahşetlerini anlatıp kamuoyu oluşturmalıyız. Dua ve yardımlarımızla Filistinli kardeşlerimizin yanında yer almalıyız.

Diğer yandan da esas yapmamız gereken alana yoğunlaşmalıyız. Kudüs’ün kurtuluşunun ümmetin kurtuluşuna bağlı olduğu bilinciyle vahiyle ümmeti yeniden inşa projemizi çağın Kur’an neslini yetiştirerek bu kadronun öncülüğünde İslami, tevhidi inkılabın yolunda ilkeli tavizsiz yürüyüşümüzü ölüm bize gelene kadar sürdürmeliyiz.

Hayatın, hicret, iman, ibadet, cihad ve şehadetten
ibaret olduğunu unutmamalıyız
Mekke’deki ilk Kur’an neslinin oluşumunda, vahyin ölçülerinin, hicret, iman, ibadet, cihad ve şehadet kavramlarının nasıl sosyalleştirildiğini ve hayatı nasıl inkılâba uğrattığını dikkatle okumalı ve örnek almalıyız. Ömür boyu sürekli gündemde tutulması gereken hicret şuurunun ilk aşaması, zihni planda yaşanan hicrettir, kalbi arınma ve imandır. Yüreklerde yaşanan inkılâpla şirkten tevhide hicrettir. Aslında bu anlamdaki hicret iman demektir. Tevhidi bilincin oluşumu demektir. İkinci aşama, cahiliye davranış ve amellerinden, tevhidi salih amellere hicrettir. Bu anlamda hicret, iman amel bütünlüğü içinde hayatı vahiyle inşa etmektir. Bireysel ve toplumsal hayatın pratiğinde vahyi sosyalleştirmek, cahiliye hayatından İslami tevhidi hayata hicret etmektir. Yani iman edip söylediklerini önce kendi hayatında yaşayarak tutarlı olmak Kur’an ile ahlaklaşmaktır. (Bakara 44 – Saf 2-3) Üçüncü aşama, cahiliye toplumuna alternatif İslam toplumunu oluşturmak üzere harekete geçmek ve bu anlamda cahiliye toplumundan İslam toplumuna hicret etmektir. Büyük, güçlü ve egemen cahiliye toplumunu, sistemini ve cahiliye otoritesi tağutları terk ederek Allah Resulünün oluşturduğu İslami otoriteye ve küçücük, güçsüz İslami topluma doğru hicret etmektir. Bu aynı zamanda, Dar-un Nedve’den Dar-ul Erkam’a hicret etmekti. Cahiliyeden kopan mü’minlerin oluşturduğu bu küçük ama alternatif yapıda, artık kan ve soy bağının yerini güçlü akide ve iman bağı alıyor ve iman kardeşliği çerçevesinde güçlü bir güvenlik kuşağı oluşturuyordu. Dördüncü aşama ise, mekânsal hicrettir. Bu hicret, bir dava önderinin davasına yeni hamleler yaptırmak, yeni açılımlar ve imkânlar kazandırmak için attığı stratejik bir adımdır. İmkânların tükendiği, üstesinden gelinemez sıkıntıların baş gösterdiği alandan, yeni imkanların, enerjilerin, projelerin üretildiği, mücadeleye yeni soluk kazandırılan ve yeni güç katılan alana hicret etmektir.
Ahirette kurtuluş, ancak dünyada bu çok boyutlu hicret bilincini esas almak, iman–salih amel bütünlüğü içinde vahye şahidlik yapmak ve hayatı ibadet kılmakla mümkündür. İbadetler ancak parçalanmadan ve bütünlük içinde uygulandıklarında ve bütün hayat alanlarını kuşattıklarında inşa edici, arındırıcı ve inkılâba uğratıcı olabilirler.
“Ey iman edenler! Rüku edin, secde edin, Rabbinize ibadet edin, hayır (işler) yapın ki kurtuluşa eresiniz.” (Hacc-77)

Hayatı vahiyle inkılâba uğratmak için, ümmeti vahiyle yeniden inşa edecek öncü Kur’an neslini yeniden ilk nesil örnekliğinde oluşturabilmek için, Allah’a boyun eğip rüku halinde olmayı ve secde edip itaat etmeyi ve iman-amel bütünlüğü içinde ibadet etmeyi hayatı kuşatacak bir bütünlük ve süreklilik içinde gerçekleştirmek zarureti vardır. İnanılan değerler uğrunda fedakâr olunması ve o değerlerin hayata hâkim kılınması, kurtarıcı, aydınlığa çıkarıcı Kur’an mesajının hal (yaşayarak) ve kal (söz) ile bütün insanlara ulaştırılması için çabalar gösterilmesi gerekmektedir. İnsanlara vahyin şahidliğini yapmak sorumluğumuzu, ancak bu çabalara süreklilik kazandırarak, Allah’a itaati hayatın bütün alanlarına yayarak, sadece namazda değil hayatın bütün alanlarında aynı kıbleye yönelerek, bireysel ve toplumsal bütün hayat alanlarında sadece Allah’a secde ederek ve bu istikametteki yürüyüşümüzü istikrarlı kılarak, tevhid yolunda ayaklarımızı sabit tutarak yerine getirebiliriz. Allah’ın rızasını da ancak böyle sürekli ve istikrarlı bir mücadele ve kuşatıcı bir ibadet ve şehadet bilinciyle kazanabiliriz. Allah yolunda hakkıyla cihadın, küfre, şirke, zulme ve ifsada karşı Kur’an’la cihad ve ıslah mücadelesinin sürekli ve istikrarlı bir biçimde sürdürülmesi imani sorumluluğumuzdur.

“Allah yolunda gereği gibi (hakkıyla) cihad edin… Daha önce ve Kuran'da, peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için size Müslüman adını veren O'dur…” (Hacc – 78)
Hayat, ancak iç içe geçmiş, birbirini tamamlayan iman, hicret, cihad, ibadet ve şehadet kavramlarının kapsama alanına giren tüm muhtevanın ikame edilmesiyle Allah’ın rızasını kazandıracak bir inkılâba uğratılabilir. Ümmet de, ancak bu anlamda İslami şahsiyetlerini, akıl, iman ve tasavvurlarını vahiyle inşa etmiş mü’minlerin kolektif iradeleriyle ve böyle bir inkılabı yaşayan Kur’an neslinin öncülüğünde inşa edilebilir.
Ancak, aklı, imanı, şahsiyeti, bireysel ve toplumsal hayatı, toplumu dönüştürüp vahiyle, peygamberin örnekliği ve mücadele sünnetiyle yeniden inşa edenler, dünyada izzete, onura, şerefe ve ahirette de kurtuluşa ulaşabilirler. Çünkü izzetin, şerefin tamamı Allah’ın yanındadır. (Nisa 139) Galibiyet ve üstünlük de, ancak Allah’ın yardımına müstahak olan müminler içindir. Dolayısıyla, Allah’ın yardımına müstahak olmadan zilletten kurtulmak mümkün değildir. Ümmetin vahiyle yeniden inşa edilmesi başarılmadan, vahye dayalı sahih bir akidede İslami diriliş ve vahdet gerçekleşmeden de, ümmet olarak Allah’ın yardımına müstahak olmak söz konusu olamaz.

Allah’ın Yardımına Müstahak Olmadan
Galibiyet ve Kurtuluş Yoktur

Bugün İslam coğrafyasında yaşayan ümmet bakiyesi yığınların, bu parçalanmış, dağınık ve güçsüz halleriyle Filistin’deki vahşi işgale son verip Kudüs ve Mescid-i Aksa’yı Siyonist kuşatmadan kurtarmaları mümkün değildir. Ancak hiç değilse beşeri güç olarak, ABD ve İsrail vampir devletlerinin elindeki büyük silah gücünü aşan bir güce sahip olmaları gerekmektedir ki, onları mağlup edebilsinler. Bu mümkün görünmediğine göre, hem bu büyük teknolojik güce karşı galebe çalınabilmesi ve hem de Mescid-i Aksa ve Kudüs’ün vahyin egemenliğine tekrar kavuşmaları anlamında gerçek bir kurtuluşu yaşayabilmeleri, ancak ümmetin vahiyle yeniden inşa edilerek Allah’ın yardımına müstahak halini yeniden kazanması ile imkân dâhiline girebilir. Çünkü ancak bu halde Allah vaat ettiği yardımını gönderecek ve ancak bu ilahi yardımla, çok az ve çok güçsüz topluluklar nice güçlü topluluklara galip gelebilmektedir.

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” (Muhammed 7)

Eğer iman edenler olarak biz, Allah’ın dinini ana kaynağından öğrenip iman eder, İman-amel bütünlüğü içinde yaşarsak, Kur’an’la ahlaklanırsak, birey mü’minler ve vasat ümmet planında vahyin şahidliğini yapma sorumluluğumuzu gerçekleştirirsek ve merhametle, sorumluluk bilinciyle bu aydınlatıcı, kurtarıcı mesajı bütün insanlara yaymaya çalışırsak ve böylece O’nun dininin yardımcıları olmayı başarabilirsek, işte ancak o zaman Allah’ın yardımı bize gelebilecektir.

“Sizin dostunuz (veliniz), ancak Allah, O'nun elçisi, rüku' ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren mü'minlerdir. Kim Allah'ı, Resûlü’nü ve iman edenleri dost (veli) edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır (Hizbullahtır).” (Maide 55-56)

“Allah size yardım ederse, size galip gelecek yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, o zaman sonra size kim yardım edebilir? Mü'minler, ancak Allah'a tevekkül etsinler.” (Ali İmran 160)

Demek ki, önce Allah’ın yardımını müstahak olmayı sağlayacak bir vahiyle diriliş ve inşa süreci gerekmektedir. Allah’ın dinini, ana kaynağından öğrenip, iman edip, hayata hâkim kılan mü’minler, velayet bağı ile Allah, Resulü ve mü’minler arasında kopmaz bir bağ ve bütünleşme sağlayarak vahdet oluşturup Hizbullah (Allah taraftarı) vasfı kazandıklarında, İslam ümmeti vahiy ekseninde bir dirilişle ortaya çıktığında Allah’ın vaat ettiği yardım mutlaka gelecek ve Allah yardım ettiğinde de bu ümmete kimse galip gelemeyecektir. İşte ümmetin onuru Kudüs ve Mescid-i Aksa’da ancak o zaman, yani ümmet Hizbullah vasfı kazandığında gerçek anlamda kurtulma imkânına kavuşacaktır. Çünkü daha önce ifade edildiği üzere ümmet, bozulma süreci sonunda içine sürüklendiği cahiliye kültürü sebebiyle, vaat edilen bu yardıma müstahak halini kaybettiği için, Allah da yardımını kesmiş ve işte bu sebeple mağlubiyet ve zillet kalıcı hale gelmiştir.

Halbuki Rabbimiz, bütün dinlerden üstün kılmak üzere Peygamberini hak din ve hidayetle gönderdiğini, üstelik hakkın gelişiyle batılın yok olmaya mahkum olduğunu bildirmektedir.

“Bütün dinlerden üstün kılmak üzere peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O’dur şahit olarak Allah yeter.” (Fetih 28) “ O (Allah), müşrikler hoşlanmasalar da dinini bütün dinlere üstün kılmak için Resulünü hak din ve hidayetle gönderendir.” (Tevbe 33) “De ki: "Hak geldi, batıl yok oldu. Hiç şüphesiz batıl yok olucudur." (İsra 81)

Bunlarda ve benzeri ayetlerde Rabbimiz, Hak din olan İslam’ın bütün dinlere üstün kılınmak üzere gönderildiğini, hak gelince batılın zail olacağını, zaten batılın yok olucu olduğunu ifade ettiği halde, bugün İslam ümmeti adına bir zillet yaşanıyor olması, ümmetin ve Müslümanların, imanlarına zulüm bulaştırmalarından, hak dini Allah’ı razı edecek seviyede temsil kabiliyetini yitirmiş bulunmalarından ve hak dini yeterince hayata hakim kılamamış, gündemleştirememiş, vahyin şahidliğini hakkıyla yerine getirememiş olmalarından kaynaklanmaktadır. Eğer biz bize düşen tevhidi dönüşümü ümmet olarak yaşar ve Rabbimize teslim olursak, bireysel ve toplumsal hayatı, “hayat = hicret + iman + ibadet + cihad + şehadet“ bilinciyle dönüştürüp vahye ve Resulün sünnetine tabi kılarsak, Allah’ın yardımıyla hak mutlaka batıla galebe çalacak, batıl mutlaka yıkılıp gidecektir.

“Ancak iman edenler, salih amellerde bulunanlar ve Allah'ı çokça zikredenler ile zulme uğratıldıktan sonra zafer kazananlar (veya yardımlaşıp öçlerini alanlar) başka. Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir.” (Hucurat 227)

Evet, ancak tevhidi bir imanla Allah’a teslim olup, iman ettiği değerleri hayata taşıyan, iman-amel bütünlüğü içinde vahyin şahitliğini yaparak Kur’an’ın hükümlerini hayatın bütün alanlarına hâkim kılma şuuru ve çabası içine girildiğinde Allah’ın rahmeti ve yardımı celp edilebilir. Bu bağlamda hayatın bütün alan ve zamanlarında Allah’ı zikreden, O’nun zikrini (Kur’an’ı) esas almaya çalışan mü’minler bir de aralarında iman kardeşliğiyle bütünleşip, yardımlaşarak, akıde ortak paydasında vahdeti sağlayarak zulme, şirke, ifsada karşı, bir duvarın tuğlaları, bir vücudun uzuvları gibi kenetlenip, ekin meselindeki muhteşem dayanışma içinde ve kurşunla kaynatılmış binalar misali saf tutarak birlik içinde mücadele edip öçlerini, haklarını almak üzere sorumluluklarını yerine getirdiklerinde Allah’ın yardımına müstahak hale geleceklerdir. İşte o zaman Allah’ın vaat ettiği yardım da geldiğinde, “o zalimlerin nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini göreceklerdir”.

Ümmeti Vahiyle Yeniden İnşa ederken Sabırlı,
Azimli ve Umutlu Olmalıyız

Bugün bizlere de umud vermesi gereken ayetler, o gün büyük sıkıntılar içinde Rasulullah’a ve ashabına da umut vermiştir. Rasulullah (s) en büyük zorluklar içindeyken Allah Rasulü’nün göğsünü genişletip, yükünü kaldırdığını ve şanını yücelttiğini beyan etmiş ve te’kid üslubuyla umudu yeşerten bir hakikati ilave etmiştir. “Her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Evet her güçlükle birlikte bir kolaylık vardır.” (İnşirah, 94/5-6) Burada dikkat etmemiz gereken husus, zorluk ve sıkıntılar geçtikten sonra değil, bizzat güçlük ve sıkıntılar yaşanırken iç içe geçmiş bir şekilde kolaylığın da bulunduğudur. Bu şu demektir, zorluk ve sıkıntıların rahminde kolaylığın ve umudun tohumları da bulunur. Sıkıntı ve zorlukların arttığı dönemlerde, bu tohum yeşermeye, kurtuluşun yolları da aydınlanmaya başlar. Sıkıntılara direnenlere kolaylıklar gelmeye başlar. Ne zorluk ne de kolaylık mutlaktır. Zorlukların aşılması ise ancak doğrular üzerinde ısrar ederek ve sabredip direnerek gerçekleştirilebilecektir. Karanlığın en koyu anının aydınlığa en yakın anı olduğu gerçeği ve zulümatın nura gebe olması hakikati umutlarımızı artırmalıdır.

Rabbimizin şu beyanı da başımızı dik tutmamızı ve daima umutlu olmamızı sağlamalıdır: “Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer inanıyorsanız mutlaka siz üstünsünüz.” (Al-i İmran, 3/139) Başımızı yere eğdirecek hiçbir işimiz yoktur ve olmamalıdır. Tam tersine bize zulmeden egemen dünya düzeni ve yerli işbirlikçilerinin başlarının ise hiç yerden kalkmamasını gerektirecek, işgal, istila, zulüm, terör, haksızlık, sömürü, soygun ve vurgunlarla oluşturdukları pislik bataklığı kendilerini de boğacak kadar toplumu kuşatmıştır.

Korkuların, umutsuzlukların bizi kuşatmasına, dünyevi çıkarların hayatımızı belirleyici bir konuma yükselmesine fırsat vermemeliyiz. Kulluk eksenli bir hayatı yaşamakta tavizsiz bir ilkeli tutumla ısrarcı olmalıyız. Nihayet, er veya geç ama mutlaka, ortalama 60-70 yıllık bir ömür sürecinde ölüm gelecek ve Rabbimize döneceğiz ve bu dünyada yaptıklarımızdan ve yapmamız gerektiği halde yapmadıklarımızdan ve Kur’an’a uygun bir hayatı yaşayıp yaşamadığımızdan dolayı hesaba çekileceğiz. Bu kısacık dünyanın korku ve çıkarları uğruna bu kadar zillete değmeyeceğinin, sonsuz ahiret hayatını ve Rabbimizin rızasını kazanmak uğruna ise, bu dünyanın sunduğu ve şeytanın da câzip göstermek için özellikle iğvalarda bulunduğu süslerin, nimetlerin, imkanların tümünün ve hatta canlarımızın feda edilmesinin bile değeceğinin bilinciyle hareket etmeliyiz. Ancak böyle onurlu ve ilkeli bir tercihin, bize izzet ve şeref kazandıracağının bilincini sürekli diri tutmalıyız ve bu istikamette her şeye rağmen sabredip, direnmeliyiz.

Doğru ve sahih bir din anlayışını topluma taşıyabilmek için, toplumun vahyin belirleyiciliğine, tevhidi akideye doğru dönüşümüne vesile olabilmek için, öncelikle hiçbir şartta ve hiçbir gerekçeyle taviz verilmemesi gereken ve değiştirilemez, terk edilemez vahye dayalı temel ilke ve değerlerde ısrar eden, vahyin şahidliğini adil ve emin bir kimlikle ortaya koyan davetçi kadrolara, öncü bir Kur’an nesline ihtiyaç vardır. Kendilerini özgün İslami kavramlarla tanımlayan, bu durumdan bir eziklik ve kompleks duymayan, vahyin getirdiği kavram, ilke ve değerleri eylem ve söylemlerine egemen kılmaktan ve bunları sürekli bir biçimde yaşayıp, topluma taşımaktan bıkmayan, usanmayan ve utanmayan, tam tersine onur duyan şahsiyetli Müslümanlara ihtiyaç vardır. İstikrarlı, zikzak çizmeyen düşünce seyri ve süreklilik arz eden çabalarıyla istikametini hiç bozmadan yürüyen örneklerin çoğalıp yaygınlaşmasına ihtiyaç vardır. Egemen şirk sistemi ve kurumlarıyla uzlaşmaktan, onlara eklemlenmekten uzak duran, dünyevileşmeye pirim vermeyen, bedeli neyse ödemeyi göze alarak, köklü bir inkılapla tevhidi toplumsal değişimin gerçekleşmesi için çaba göstermekte ısrarcı olan, Müslüman aydın, entelektüel ve akademisyenlere ihtiyaç vardır. Toplumun örnek alacağı, emanete riayetkâr, doğru sözlü, ahde vefalı, iffetli, izzetli, adil, emin ve güvenilir Müslüman şahsiyetlere ihtiyaç vardır. İnandığı değerleri, hiçbir dünyevi menfaat karşılığında satmayan, akidesini ve ilkelerini hiçbir korku ve endişe ile terk etmeyen muvahhidlere ihtiyaç vardır.

Eğer tevhidi toplumsal dönüşüm ve inkılap bir gün gerçekleşecekse, bu ancak böyle ilkeli, tutarlı, ahlaklı ve şahsiyetli müminlerin aynı temel değerlerin, aynı Hak mesajın davetini yaymaktaki samimi, ısrarları ve süreklilik arz eden istikrarlı şahidlikleriyle gerçekleşebilecektir. Tıpkı su damlalarının aynı noktaya istikrarlı, ısrarlı ve süreklilik arz eden, planlı ve disiplinli vuruşlarının en sert kayaları bile zamanla delebilmesi gibi, ancak, ilke ve değerlerini koruyarak yapılacak şahsiyetli bir İslami davetin, örgütlü, planlı, ısrarlı, istikrarlı, sürekli, ilkeli ve tavizsiz bir biçimde topluma götürülmesi de bir gün o toplumun dönüşümüne vesile olabilecektir. Bir toplum eğer davete icabet edip İslami bir toplum haline dönüşecekse, bunun, peygamberlerin örnekliğinde ortaya konan yolu işte budur. Tabii ki bu yöntem; kulluk eksenli bir hayat tasavvuru içinde, uzun soluklu bir yürüyüşe dayanmayı; sabredip direnmeyi, çabuk bıkmamayı, yılmamayı, sürekli yeni umutlar yeşertecek güçlü bir moral, irade ve azmi; risk almayı, bedel ödemeyi göze alan bir yürekliliği; şahsiyetli bir dava adamlığını, davasına ve dava arkadaşlarına karşı güçlü bir sevgi ve bağlılığı, davası ve dava arkadaşları için samimi bir yardımlaşma ve fedakarlık duygusuna sahip mü’minler olmayı gerektirmektedir.

Biz Müslümanlara yakışan, çok kısa olan dünya hayatının süslerine kapılarak, makam, mevki, kredi, ihale uğruna İslami kimlik ve ilkelerden taviz vermek, dünyevileşmek değil, ne pahasına olursa olsun ve hangi şart altında olursak olalım, yaratılış gayemize uygun davranmak, sadece Allah’a ibadet etme bilinciyle, Kur’an’ın aydınlatıcı ve inşa edici mesajını halkımıza ve tüm dünya insanlığına taşıyarak, tevhid, adalet ve özgürlük mücadelemizde ısrarcı olmaktır.

İlk Kur’an nesli misali bir Kur’an nesli inşa etmek üzere, ölüm bize gelene kadar, Kur’an’ı ve Resulün (s) güzel örnekliğini rehber edinen kitap eksenli sahih bir mücadeleyi tavizsiz sürdürmeliyiz. Allah yolunda, istikameti bozmadan, din konusunda asla uzlaşmadan ve tavize yanaşmadan yürümeliyiz. Bu uzun soluklu yürüyüşümüzü, büyük bir azimle ve bıkmadan, usanmadan yılmadan devam ettirmeliyiz. Ancak böylece vahyin şahitliği, hakkı tavsiye, Kur’an’la cihad ve topluma karşı tebliğ, ıslah ve tevhidi inşa sorumluluğumuzu hakkıyla yerine getirebiliriz. Bu sebeple, İslami kimlik ve ilkelerimize zarar verecek batıla ait yollara bulaşarak vahyin arı duru mesajını bulandırma vebalini yüklenmemeliyiz. Kudüs ve Mescid-i Aksa için slogan atarken Kur’an’a aykırılıklara prim kazandıracak uzlaşmalara, pragmatizmin çürütücü, kirletici, istikameti saptırıcı yollarına savrulmamalıyız. Bilmeliyiz ki, Mescid-i Aksa’ya ve Kudüs’e anlam ve değer kazandıran, orayı bizim için mübarek kılan da Kur’an’dır. Bu sebeple, Kur’an’ı ihmal ederek ya da Kudüs için kurulan ilişkilerde Kur’an’a aykırılıklara müsamaha göstererek Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın kurtuluşu davasına da hizmet edilemez. Kudüs de gerçek anlamda, ancak ümmetin Kur’an’a bağlılığı ve bu konudaki tavizsizliği sağlandıktan sonra ve ancak ümmetle birlikte kurtulabilecektir.
Bu sebeple biz, bir yandan Filistinli kardeşlerimizin yanında yer alarak, hepimizin adına en zor şartlarda sürdürdükleri onurlu direnişlerine (cihadlarına) destek vermeliyiz, diğer yandan da, aslında ümmetin de Kudüs’ün de kurtuluşuna vesile olacak Kur’an nesli projesiyle ümmeti vahiyle yeniden inşa etme hedefimize kilitlenmeliyiz. Geleneksel ve modern cahiliyenin etrafımıza ördüğü surları yıkarak, tüm cahili kuşatmaları aşarak, halkımızı / ümmetimizi zulümattan nura, karanlıklardan aydınlığa sıçratacak tevhidi mücadeleye adanmalıyız. Allah’ı hakkıyla takdir eden, Kur’an’ı hakkıyla okuyan, Allah’tan hakkıyla korkup takvayı hakkıyla kuşanan ve Allah yolunda hakkıyla cihada adanan, “Kur’an’la cihad”ı hiç terk etmeyen onurlu bir mücadeleyi sürekli kılmalıyız. Böylece, başka yollarda dünyevi çıkarları hedeflemek ve hesabını mutlaka vereceğimiz ömrümüzü bâtıl alanlarda harcamak yerine, vahyin şahitliğini yapıp, Kur’an’ın ahlâkıyla ahlâklanarak her şeyimizi Allah yolunda harcamalı, örnek ve tavizsiz bir mücadeleyle, sahih bir din anlayışını ve tevhidi bir mücadele yöntemini sahih bir gelenek olarak gelecek nesillere bırakmanın bilinci içinde davranmalı ve sadece Allah’ın rızasını hedeflemeliyiz.
Mehmet PAMAK

Bu içerik 1024 defa görüntülendi.
 
 
Yorumlar
Yorum Ekleyin
Adınız Soyadınız
e-Posta Adresiniz
Başlık
Yorum
Kalan karakter sayısı : 6000
Güvenlik Kodu
 
 
Copyright © 2013 İLKAV - İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı
Strazburg Caddesi No:18/4 SIHHIYE/ANKARA
Telefon :  +90 (312) 229 79 76 e-posta:  iletisim@ilkav.org
Dataişlem