Üye Ol  -  Şifremi Unuttum?
Facebook
 
 
> Müslüman Alim ve Öncü Şahsiyetlerin, İslam Adına Batıl Siyasete D...

> Mısır darbesinin idam kararları ve İslami Duruşumuz - II...

> Mısır darbesinin idam kararları ve İslami Duruşumuz - I...

> Ertelenemez ve Terk Edilemez Sorumluluğumuz...

> İLKAV´ın 25. Yılında Mehmet Pamak´la Söyleşi 3. BÖLÜM :...

   
 
Hesap İsmi: İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı
Para Cinsi: Türk Lirası (TL)
Şube/Hesap: Kızılay Şub. / Hesap No: 2000614-4
IBAN: TR550020300002000614000005
En Çok Okunanlar

Anasayfa  >   PANELLER  >  2011
 
İLKAV Genişletilmiş İstişare Kurulu Mayıs toplantısı yapıldı...
Tarih: 24/05/2011
   


Toplantının, çeşitli konularda hazırlanan üyelerin konferans ya da panel şeklinde sunumlar yaptıkları bölümünde, “Tarihselcilik ve Tarihselci Anlayışın Kurân’daki Kıssaların Yorumlanmasına ve Mülkiyet Anlayışına Yansımaları” konusunu Avukat Hüseyin Yılmaz sundu.

Toplantının, çeşitli konularda hazırlanan üyelerin konferans ya da panel şeklinde sunumlar yaptıkları bölümünde, “Tarihselcilik ve Tarihselci Anlayışın Kurân’daki Kıssaların Yorumlanmasına ve Mülkiyet Anlayışına Yansımaları” konusunu Avukat Hüseyin Yılmaz sundu.

Toplantıya Şahin Sertkaya tarafından Kur’an okunup meali verilerek başlandı. Öncelikle, Abdullah Başaran ve Osman Yıldız tarafından Vakfın faaliyetleri hakkında verilen bilgiler, yapılan duyurulardan sonra, bunlarla ilgili eleştiri ve katkıların alınmasını müteakip, bu ayın seminerine geçildi.

Sunumu yapan Hüseyin Yılmaz, Batı tasallutu altında sorun çıkarmadan yaşamaya zorlanan Müslümanların din anlayışlarının temelden değiştirilerek zihniyet dönüşümüne katkı yapacak fikir ve düşüncelerin bu topraklarda da müşteri bulduğunu ve kendi içimizden çıkan yapı (Abant Konsilleri gibi) ve akademisyenler eli ile “ılımlı İslam”, “liberal İslam”, “Protestan İslam”, “Demokrat İslam” v.b Amerikan emperyalizmi ve Batı kültürü ile uyumlu modellerin yerleştirilmeye çalışıldığını ifade etti. Batıda tahrif edilmiş bir kitaba sahip olan Hristiyanlığı anlamak için oluşturulan bir yöntem olan Tarihselciliğin (Hermonetik) Kuran’a uygulanmasının yanlışlığına değinen Yılmaz, bu konunun modern ve postmodern zihniyet algıları yolu ile bir çok Müslüman’ı etkisi altına aldığını ifade etti. Hüseyin Yılmaz’ın işte bu yüzden, konunun önemle üzerinde durulup, gerekli eleştiri ve uyarıların yapılması gerektiğine işaret ettiği konuşmasının kısa özetini aşağıda sunuyoruz.

Hüseyin Yılmaz’ın Konuşmasının Özeti:
 
Tarihselcilik ve Tarihselci Anlayışın, Kur’ân’daki Kimi Hükümlerin ve Kıssaların Yorumlanmasına ve Mülkiyet Anlayışına Yansımaları
 
“Andolsun ki biz, "Allah'a kulluk edin ve Tâğut'tan sakının" diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı da sapıklığı hak ettiler. Yeryüzünde gezin de görün, inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!”(Nahl:36)
 
Tahrif Edilmiş Kitaba Sahip Hıristiyanlık Zemininde Tarihselciliğin Doğuşu ve Korunmuş Kur’an’a İman Ettiğini Söyleyen Kimi Müslümanlarca Taklit Edilmesi
 
Modernizmin etkisi ile birlikte batı toplumu teorik ve pratik bütün alanlarda büyük ve sarsıcı bir dönüşüm geçirmiştir. Bu dönüşümün en bariz ve ayırt edici özelliklerinden biri ve belki de en önemlisi aydınlanma hareketi ile birlikte pekişen ve bütün bir zihin dünyasını etkisi altına alan sekülerleşme ve dünyevileşme olgusudur. Burada kutsala ve İlahi olana ilişkin bir değişim ve hatta bir devrim yaşanmış, zahiren de olsa merkezinde Allah'ın yer aldığı bir dünya görüşü ve hayat tarzı, yerini insanın merkezinde ve nihai belirleyici olduğu bir anlayışa bırakmıştır. Bu bir anlamıyla insan hayatının; doğrunun, iyinin ve güzelin, vahyin ve İlahi olanın tasarrufundan çıkartılarak, beşerin zan ve hevasının, yani vahiyden soyutlanmış insan aklının tasarrufuna verilmesi olayıdır.
 
Batı'nın bu büyük dönüşümü, onun doğaya bakışında olduğu gibi, tarihe bakışında da önemli ölçüde etkili olmuştur. İşte onun, bütün boyutlarını kapsayacak düzeyde tarihe ilişkin gerçekleştirdiği bu bakış tarzı tarihselciliğin de temelini oluşturmaktadır. On sekizinci yüzyılda Viko (1668-1774) oldukça önemli ve kendisinden sonrakileri etkileyecek tarih görüşünü ortaya koyuyordu. Ona göre bir şeyi doğru olarak anlayabilmenin koşulu, o şeyi bilenin onu yapmış olmasıdır. Bu ilkeye göre doğayı ancak Tanrı kavrayabilir, ama matematiği insan kavrayabilir, çünkü matematiksel düşüncenin nesneleri, matematikçinin kurmuş olduğu varsayımlardır. Yine bu İlkeden hareketle Vico, kesinlikle insan aklınca yapılmış bir şey olan tarihin insan bilgisinin bir nesnesi olmaya özellikle uygun olduğu sonucuna varmaktaydı. O, tarihsel süreci insanların dil, gelenek, hukuk, hükümet, vb. sistemleri kurup geliştirdiği bir süreç diye görmekte; tarihi, insan topluluklarının ve onların kurumlarının tarihi olarak düşünmekteydi. Ona göre tarihin planı tümüyle insanın planıydı. Bu açıklamalarda ilk kez, tarihin konusunun ne olduğuna ilişkin modern bir tasarıma ulaşılmaktaydı. Aklın gücüne ciddi bir güven duyulmakta ve onun olgusal her şeyi en yalın formlarına ve kamusal inançtaki köklerine kadar teşrihe çalışan, bu teşrihi somut bir bütüne götüren bir analiz gücü olduğuna inanılmaktaydı. En önemlisi de aklın vahiy, gelenek ve otorite üçlemesinin, bu üçlemenin temellendirdiği ve bu üçlüde temellenen her şeyin sorgulanması ve eleştirilmesi için bir yeti olarak algılanmasıydı.
 
Son bir kaç yüzyıldır siyasi, askeri, ekonomik, toplumsal ve kültürel pek çok alanda Batı karşısında büyük sarsıntılar geçiren İslam dünyası, bir çıkış yolu bulmanın yol ve yöntemini aramış, mevcut durumu aşma noktasında çeşitli yaklaşımlar ve tavır alışlar ortaya koymuştur. İşte bunlardan biri olan modernist yaklaşım, (gelenekçi ve ıslahatçı yaklaşımın aksine) tarihselci bakış tarzıyla kendini doğrudan ve sürekli irtibatlı kılmaktadır.
 
Hindistanlı Seyyid Ahmed Han (1817-1898) ile başlatılabilecek modernist yaklaşım, Kur'an'ı anlama, yorumlama ve pratiğe geçirmede geleneği sorgulama ve eleştiriye tabi tutma başarısı göstermesine rağmen modernite engeliyle karşılaşmış ve aynı cesareti modernite karşısında gösterememiştir. Onun bu kaynağa dönüş çağrısı yüzeysel ve zaman zaman sahte bir görünüm arz etmiştir. Dahası, gözleri büyüleyen Batı'nın aşağılayıcı tavrı karşısında bir zillet hali yaşayarak özür dileyici tavra girmiş ve sonuçta çareyi ona teslim olmakta, yani onunla uzlaşmakta bulmuştur. Artık modernist yaklaşım açısından Kur'an'ın anlamı ve yorumlaması Batı'nın değer ve tasavvurları temelinde mümkün olabilecektir. Bu tarihselci zihniyete göre, Modernitenin değerleriyle çelişen Kur'an, tez elden yeniden gözden geçirilmeli ve her ikisi de hakikati temsil ettiğinden (!) uzlaştırmanın yolları bulunmalıdır. İşte tarihselcilik, başlangıçtan itibaren modernist yaklaşımın, Batı ile uzlaşı sağlamanın temel dayanağı ve yöntemi olarak kendini göstermiştir. Böyle olunca bu anlayışa göre tarihselci bakış açısıyla İslam’ın tüm hükümleri (İdari (siyasi), (hukuki) cezai, medeni, (ekonomik) ticari, v.s.) batı değerleri baz alınarak yeniden ele alınıp, batı değerlerine göre yorumlanmalıdır. Hatta İslam inançları dahil tüm Kur’an, batı değerlerine göre yorumlanmalıdır. Örneğin Kainatın oluşumu, ilk insan, mucizeler, melek, şeytan, kıssalar, faiz, hukuki hükümler, cezai müeyyideler vb. konularda Kur'an'da anlatılanların tarihsel ve sembolik bir hüviyet taşıdığını belirten Han ve onun bu günkü takipçileri açıkça modern bilimle çeliştiğini düşündüğü konularda çekinmeksizin Kur'an'ın tarihselliğine vurgular yapmaktadır. Onlara göre, belli bir inancın kabul edilmesinde asıl ölçütü şüphesiz ki çağdaş bilim ve tabiat kanunları verecekti.
 
Tarihselci Yaklaşım ve Modernizm, Bazı Müslümanların İslam’ın Adil Mülkiyet Anlayışından Sapmalarına Yol Açmıştır
 
"Allah'a ve Rasûlüne iman edin ve (O'nun) sizi hâkim kıldığı, sizin yönetiminize verdiği şeylerden (Allah için) infak edip harcayın. Sizden, iman eden ve (Allah rızâsına) infak edip harcayanlar için büyük mükâfat vardır."(57/Hadîd, 7). Tarihselci bakış açısı ile birlikte modernizm, İslam dünyasında bazı kesimleri “mülkiyet “ anlayışı konusunda iki farklı sapkın anlayışa sürükleyebilmiştir. Bu tür yanlış bakışlara sürüklenen kişiler, ikisi de sapkın modern paradigmanın ürünü olan kapitalizm ve sosyalizm gibi, insanlığı kan ve göz yaşına boğmuş, ifsadın küreselleşmesine yol açarak insani değerleri, erdemleri yok etmiş ve artık kendileri de bitmiş, tükenmiş modellerden kalkarak, İslam’dan bu modelleri tasdik ettirecek sonuçlar çıkarmaya, bu batıl modellerle Hakk’ı uzlaştırmaya çalışmaktadırlar.
 
Bu yanlış inançlardan birincisi İslam’da kapitalist anlayışın olabileceğini sınırsız mal yığmanın olabileceğini savunan kapitalist anlayıştır. Halbuki yukarıda yazmış olduğumuz ayet-i celileden de anlaşıldığı üzere mal, gerçekte Allah'ındır. İnsan, yeryüzünde halîfe olarak mala sahip olur; mal, aslında ona emânettir. Göklerin ve yerin mülkü Allah'a âittir. Mülkün gerçek sahibi Allah'tır. İnsanın mala halîfe kılınması, iki anlama gelebilir: Ya Allah adına malın üzerinde vekil kılınması, malın yönetiminin kendisine bırakılmasıdır. Yahut başkasından kendisine geçmesi, kendisi başkasının yerine geçip mala sahip olmasıdır. Mülk denilen şey, böyle insandan insana geçen, insanların mülkiyetini birbirinden devraldıkları bir şey olduğu için âyette "cealeküm müstahlefîne fîh; başkasının yerine geçirildiğiniz, başkasının ardından size verilen şey" diye nitelendirilmiştir. Şimdi insan, mülkiyeti, geçici olarak elinde bulunan malı Allah yolunda harcarsa, aslında kendi malını değil; Allah'ın malını harcamakta; O'nun adına, O'nun yoluna vermektedir. Mülkün gerçek sahibi Allah olduğuna göre, neden Allah'ın malını, Allah'ın emrettiği yere harcamaktan çekinir, niçin kendisini mutlu edecek şeyden geri kalır? Hz. Peygamber (s.a.s.)'in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "Sizi çokluk mahvetti. İnsanoğlu 'malım, malım' der. Yiyip tükettiğinden, ya da giyip eskittiğinden, ya da sadaka verdiğinden başka senin malın mı var? (Çünkü bundan ötesi başkasının eline geçecektir)." (Müslim, Zühd 3; Tirmizî, Zühd 31, Tefsir, sûre 102; Nesâî, Vesâyâ 1; Ahmed bin Hanbel, 4/24, 26)
 
Bir diğer sapkın anlayış ise, sosyalist anlayıştır. Sosyalist anlayışa göre de İslam’da özel mülkiyet bulunmamakta bir insanın zorunlu ihtiyaçları dışındaki tüm malvarlığını dağıtması gerektiği savunulmaktadır. Zorunlu ihtiyaçları dışındaki tüm malvarlığını dağıtmayanları düşman ilan edip, insanların dünyaya geliş amacının adeta kemik kavgası olduğu iddia edilmektedir. Hatta bir Müslüman’ın kapitalist olamayacağı ama SOSYALİST olabileceği savunulmaktadır.
 
Halbuki İslam; özel mülkiyeti, Zekat, Miras, Ticaret ve mali konulardaki ayetlerde görüldüğü gibi kabul etmekte ancak özel mülkiyeti, İnfak, zekat, sadaka gibi ayetlerle sınırlamaktadır. Bilindiği üzere, İslam toplumunda kendine mahsus bir iktisadi içyapı oluşmuştur. Bunun ana çizgileri yakalanıp, İslam toplumunun iktisadi yapısının orjinalliği kabul edilmektedir. Batının bu iktisat yapısını ve kavramlarını temel alan bazı düşünür ve yazarlar, kendi iktisadi doktrin eğilimine ve İslam hakkındaki hükmüne göre İslam iktisat yapısını, liberal veya sosyalist bir yapı gibi görmüş ve göstermişlerdir. İslam üzerine yazan bütün bu kişiler İslam’a doğrudan doğruya bakmamışlar, katıldıkları batı doktrinlerinin açısından bakmışlar ve değerlendirmeğe çalışmışlardır. Halbuki: İslam, batı medeniyetinden ayrı bir medeniyet olarak ele alınmadıkça gerçeğine varılamayacak bir realitedir.
 
Sosyalist ve komünist yazılar için de durum aynıdır. İslam iktisat sistemini ise ancak, İslam düşünürleri ve iktisatçıları ortaya koyabilir. Medeniyetlerin dıştan incelemeleri ve değerlendirmeleri mümkündür. İslam’ın her cephesinde olduğu gibi iktisat görüşünün aranmasında da birinci prensip onun İslam dışı sistemlerden farklılığını kabul etmekse, ikinci prensipte İslam’ın bu cephesinin öbür cephelerinden, yani, inanç, ibadet, ahlak, hukuk, sosyal hayat ve genel dünya görüşü cephelerinden ayrı ve bağımsız ele alınamayacağıdır.Göz önünde tutulması gereken üçüncü prensipte İslam ülkelerinin bugünkü durum ve sistemlerine bakılıp İslam’ın iktisat sisteminin bulunamayacağı, öte yandan İslam prensiplerinden çıkacak bir sistemin bugünkü yapıda hala bazı faydalı etkilerinin bulunacağının hemen söylenemeyeceği ilkeleridir.İslam’ın hükümleri gerçek etkisini ancak Allah’ın hükümlerine tam teslim olmuş bir toplumda gösterebilecektir.
 
Tarihselci Yaklaşım, Kur’an Kıssalarını da Modern Zihnin Seküler Kodlarıyla Sapkın Yorumlara Taşıyarak Çarpıtmaktadır
 
Tarihselci bakış açısı ile düşünen bazı kesimler Kur’an’daki kıssalar ve mucizeler hakkında da yanlış ve hatalı yorumlar yapmışlardır. Kıssalar ve mucizeler hakkında şu iki ön-yargı ile fikriyatlarını temellendirmektedirler:
1. Kainatta fizik yasaları dışında gelişen bir olay yaşanmamaktadır.
2.Kur’an/Din yaşayan bir olgu olduğuna göre, bugün bizim yaşayamayacağımız olağanüstülüklerden bahsetmemelidir. Yaşayan Kur’an’da anlatılan her şey bugün bizlerin de gözlemeyebileceğimiz fizik olgulardan bahseder.
 
Bu iki öncülden (bize göre önyargıdan) hareketle kıssaları yeni bir rasyonelleştirmeye tabi tutarlar. Kendilerinden önceki Rasyonalist/Batıni kıssa okumaları en azından tarih bilgisi ve tutarlılık açısından ayakları yere basarken, günümüz tarihselcilerinin yorumlama tarzı çoğu zaman “ben yaptım oldu” tarzında gerçekleşir. Bu tarihsel bağlamdan hareketle tarihselci anlayışa sahip yazarların eserlerine baktığımızda daha önce hiçbir Arapça bilgininin mecaz demediği Yunus Kıssası gibi bir anlatıyı bambaşka bir kurgu içinde tevil edildiğini, “Balığın karnı”nın “Asur Hapishanesi”olduğu iddiasının gerek tefsir geleneği gerekse de Arapça açısından havada kaldığı görülmektedir. Hz.İsa’nın doğumu mucizesi inkar edilmekte Hz. Meryem’e çok büyük iftiralar atılabilmektedir. Hz.İbrahim’in ateşe atılmadığı, Hz. Musa’nın Kızıldeniz’i (Allah’ın mucizesi) ile yarıp geçmediği gibi yanlış anlayışlarını da “Arap-Sami Muhayyilesi öyle gerektiriyordu” diyerek atlamaya çalışmaktadırlar. Bu gerekçelendirme ile Hz. Peygamber ve ilk Kur’an muhataplarının da söz konusu kıssaları hakiki anlamında anlayamadıkları iddia edilmektedir. Yukarıda belirttiğimiz iki önyargı dolayısıyla rasyonelleştirilmeye çalışılmasının temelinde Allah’ın sünnetlerinin/yasalarında değişiklik olmayacağı bu sebeple mucizelerin de bu yasalar içinde izah edilmesi gerektiği önyargısı yatmaktadır. Oysa kim Allah’ın yasalarının Newton Fiziğinden ibaret olduğunu söyleyebilir? Newton Fizik kanunlarına sıkıştırılan bir sünnetullah algısı hem eksik hem de çarpık bir sünnetullah anlayışıdır. Öncelikle sünnetullah fizik alemden ibaret değildir. Fizik alem de newton fiziğinden ibaret değildir. Fizikteki bilimsel gelişmeler Quantum fiziğinin getirdiği ufuk açıcılık Kur’an’da anlatılan sünnetullahın 19. Yy naturalizminin çok ilerisinde olduğunu göstermektedir.
 
İşte bu yanlış anlayışlardan ancak Allah’tan hakkıyla korkup, Allah’ın boyası ile boyanmakla kurtulabiliriz. Allah bizi rızasına uygun olarak yaşayıp onun yolunda Müslüman olarak ölenlerden kılsın! Amin!
 

Sunum, İLKAV Genişletilmiş İstişare Kurulu gönüllülerinden oluşan dinleyicilerin katkılarını müteakip, İLKAV Başkanı Mehmet Pamak’ın yaptığı bir değerlendirme konuşmasıyla sona erdi.





Bu içerik 1119 defa görüntülendi.
 
 
Yorumlar
Yorum Ekleyin
Adınız Soyadınız
e-Posta Adresiniz
Başlık
Yorum
Kalan karakter sayısı : 6000
Güvenlik Kodu
 
 
Copyright © 2013 İLKAV - İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı
Strazburg Caddesi No:18/4 SIHHIYE/ANKARA
Telefon :  +90 (312) 229 79 76 e-posta:  iletisim@ilkav.org
Dataişlem