Üye Ol  -  Şifremi Unuttum?
Facebook
 
 
> Peygamber’e Sövmek Serbest, “Atatürk İlâh Değildir” Demek Suç!...

> İlk Kur’an Neslinin Mekke Örneğinden Çıkarılacak Dersler ve Mekke...

> Kur’an ve Sünnete Dayalı Sahih İslam Anlayışını, Her Şartta Taviz...

> Zulüm bataklığında çürüyüp toplumu da çürüten bir sistemin kurulu...

> Mü’minlerin, Ameller, Hayat Tarzı ve İtaat Alanında Bâtıl Olandan...

   
 
Hesap İsmi: İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı
Para Cinsi: Türk Lirası (TL)
Şube/Hesap: Kızılay Şub. / Hesap No: 2000614-4
IBAN: TR550020300002000614000005
En Çok Okunanlar

Anasayfa  >   PANELLER  >  2011
 
İLKAV ´Ramazan ve Kur’an Panelleri´nin 9. sunu Gerçekleştirdi...
Tarih: 16/08/2011
   


İlkav´ın Bu yılki Razamazan ve Kuran panelinde öne çıkan konular: - vahyin yönlendirmesiyle ilk Kur’an neslinin örnekliğinde ortaya konan yoldaki işaretlere dikkat çekmek suretiyle, bugünün Müslüman’ına, kulluk ve ahiret eksenli hayat tasavvuru içinde İslami şahsiyetin inşası, dünyevileşme belasından korunma, - cahiliye toplumundan bağımsız İslami yapının inşası suretiyle toplumsal dönüşüme yönelik çabalar gösterme, - ve bu süreçte sistem içi ilişkilerde ilkeli duruş ve şirk sisteminden ayrışma, uzlaşmazlık, itaatsizlik sorumluluğunun hatırlatılmasını, - günümüz Müslümanları arasında hızla yayılan ilkesizlik, uzlaşmacı, sentezci yaklaşımlar sonucu yaşanan liberal, sol, demokratik sapmalar ile Türkiye’de geliştirilen ılımlı İslam-ılımlı laiklik sentezini esas alan demokratik model çerçevesinde ülke ve bölge Müslümanlarının dönüştürülmesi konularında “emri bi’l maruf ve nehyi an’il münker”in yapılmasını hedefleyen konular ele alındı.

İkav'ın Bu yılki Razamazan ve Kuran panelinde öne çıkan konular:

- vahyin yönlendirmesiyle ilk Kur’an neslinin örnekliğinde ortaya konan yoldaki işaretlere dikkat çekmek suretiyle, bugünün Müslüman’ına, kulluk ve ahiret eksenli hayat tasavvuru içinde İslami şahsiyetin inşası, dünyevileşme belasından korunma,

 

- cahiliye toplumundan bağımsız İslami yapının inşası suretiyle toplumsal dönüşüme yönelik çabalar gösterme,

- ve bu süreçte sistem içi ilişkilerde ilkeli duruş ve şirk sisteminden ayrışma, uzlaşmazlık, itaatsizlik sorumluluğunun hatırlatılmasını,

- günümüz Müslümanları arasında hızla yayılan ilkesizlik, uzlaşmacı, sentezci yaklaşımlar sonucu yaşanan liberal, sol, demokratik sapmalar ile Türkiye’de geliştirilen ılımlı İslam-ılımlı laiklik sentezini esas alan demokratik model çerçevesinde ülke ve bölge Müslümanlarının dönüştürülmesi konularında “emri bi’l maruf ve nehyi an’il münker”in yapılmasını hedefleyen konular ele alındı.

İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı’nın 9 yıldır devam ede gelen “Ramazan ve Kur’an Panelleri”nin sonuncusu 14 Ağustos 2011 Pazar günü Ankara Altınpark Anfa B salonunda, yoğun katılımla gerçekleştirildi. Yaklaşık 1300 kişinin takip ettiği Panel’e konuşmacı olarak Ahmet Kalkan, Doç. Abdullah Ünalan, Mehmet Durmuş ve Mehmet Pamak katıldılar.

 

Sunuculuğunu Radyo Denge programcılarından Alper Tuna’nın üstlendiği programa slayt gösterimi ile başlandı. Slayt gösteriminde, önce siyonist katillerin Mavi Marmara saldırısında yaralanan ve halen komadan çıkamayan İLKAV yönetim kurulu üyelerinden Uğur Süleyman Söylemez kardeşimizin hayatından kesitler taşıyan bölümlere yer verilip kardeşimiz için dua çağrısı yapıldı. Akabinde İLKAV faaliyetlerinden kesitler sunuldu. İLKAV Eğitim Komisyonu ve İcra Kurulu Başkanı Emrullah Ayan’ın Kur’an’dan bir bölüm ve mealini okumasından sonra ise, Şeyho Dumanhocamız Ramazan ve Kur’an konusunu işlediği bir açış konuşması yaptı. Şeyho Duman özetle, Ramazan ayının Kur’an ayı olmaktan kaynaklanan önemine ve Ramazan’ın nasıl ihya edilmesi gerektiğine değindi. Kur’an’ın bu aydan başlanarak hakkıyla okunması, öğüt alınıp yaşanması ve tüm hayatın ve toplumun bu kitaba göre yeniden inşa edilmesi gerektiğini ifade etti. İnsanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkaracak, zulümden adalete ulaştıracak Kur’ani bir inkılabın da ancak böylece yaşanabileceğine dikkat çekti. Sözlerinde öne çıkan şu vurgular önemliydi. “Bu panel, din kardeşliğimizi tazeleyen bir toplantıdır ve biz bir hayat yolculuğundayız, gönderilen mesajın gölgesinde yol almamız gerekir, bu yol hem bu dünyada hem de öbür dünyada hayatımızı mutlu edecektir.” “Vahiyden uzak bir yaşam karanlık bir yaşam olup, Allah tarafından Hz. Muhammed’e (s) verilen görev bu karanlık yaşamı aydınlatmayı hedefliyordu”. “Biz öbür dünyada birilerinin sözlerinden değil, Kitap’tan sorumlu olacağız”. Daha sonra da panele geçildi.

Paneli yöneten Mehmet Pamak, giriş konuşmasında, dünyanın, modern seküler şirk paradigmasının hegemonyası altında sürüklendiği, kaos, kargaşa ve zulüm ortamına dikkat çekti. Liberal kapitalizmi de, sosyalizmi de, faşizmi ve demokrasiyi de üreten laik seküler modern şirk paradigmasının, insanlığa büyük acılar, sıkıntılar, haksızlıklar, adaletsizlikler, zulümler, sömürüler yaşattığını, yozlaşma ve çürümeye yol açtığını, insanı ve insani değerleri tüketip fesadı küreselleştirdiğini ve bugün artık bütün modelleriyle çökme, yok olma ve tarihin çöp sepetine atılma sürecine girdiğini ifade etti. Yaklaşık bir asırdır İslam coğrafyasında kan döken, sömüren despot rejimlerin de arkasında yer alıp onları destekleyen demokrasi emperyalizminin, halen işgal ve katliamlarına devam ettiğini ve dünyanın mazlum halklarını kan ve gözyaşına mahkum ettiğini, despotizmden kaçarken taguti modern paradigmanın demokrasisine sığınmaya kalkmanın, kahyanın zulmünden ağaya sığınmak anlamına geldiğini ve bu oyuna gelinmemesi gerektiğini hatırlattı.

Müslümanların ve Tüm Dünya’nın İçinde Bulunduğu Zillet ve Karanlıklardan Aydınlığa Çıkabilmesi için, Vahyin Yönlendirmesiyle Gerçekleşen İlk Neslin Örnekliğindeki Yoldaki İşaretleri Takip Etmeliyiz

 

Pamak bu giriş konuşmasında şu hususların altını çizdi: “Tarihi serüveninde, kendine ve Rabbine yabancılaşarak, Rabbini ve yaratılış amacını, kulluk konumunu unutarak, fıtratını bozup, insani-fıtri erdemlerini bile tüketerek, önce Rabbine ve nefsine, sonra da kaçınılmaz olarak hemcinslerine ve doğaya zulmeder hale gelen, Arzda fesad çıkarıp kan döken, ekini ve nesli ifsad eden insanlık, her seferinde gönderilen Peygamberler ve onlara indirilen vahiyle yaratılış amacına uymaya çağrılır, arzdaki fesadın, adaletsizliğin ve zulmün ancak böylece ortadan kalkabileceği insanlığa bir daha bildirilir.

 

Bugün gelinen noktada, yüzyıllardır vahiyden uzaklaşarak tuğyan eden modern seküler paradigmanın vicdansızlaştırdığı insanların egemenliğinde dünya yine insanın ve insani değerlerin tükendiği, azgınlaşan insanın döktüğü kan ve gözyaşının her tarafı kuşattığı bir süreçteyiz. Adaletsizliğin, zulmün, sömürünün küreselleşip dünyaya hakim olduğu, açlık, sefalet, yoksulluk ve yolsuzluğun, soyguncuğun, gaspın pençesinde fakirleştirilen, ezilen geniş kitlelerin adil bir dünya arayışı içinde kıvrandığı, yer yer meydana gelen isyanların, mazlumların/ezilenlerin ayaklanmalarının kanlı bir şekilde bastırılmaya çalışıldığı bir dünya vasatında bulunmaktayız.

 

İşte yine bu tür bir vasatta indirilip, insanlığa yol gösteren son vahyi ihtiva eden Kur’an’a hep birlikte topluca sarılarak, bir daha ve hakkıyla okumaya, bu evrensel kitabın hitabının bugün bize indiriliyormuşçasına anlamaya, indiği ortamdaki ilk muhataplarını karanlıklardan aydınlığa, hüsrandan kurtuluşa, zulümden adalete, sömürülmekten, ezilmekten hakkını alabildiği adil yönetimlere ulaştıran hak yolu idrak etmeye çaba göstermeliyiz. İşte bu kurtarıcı yolun işaretlerini vahyin ilk inşa ettiği hayatın içinde anlamaya ve ilk yoldaki işaretçiler olan Peygamber (s) ve onun eğittiği ilk Kur’an neslinin yolundan giderek bu çağın yoldaki işaretçileri olma vasfını nasıl kazanabiliriz sorusunun cevabını bulmaya çalışmalıyız.

 

Hayatı bu ilahi ölçü ve ilkelerle nasıl inşa edeceğimiz üzerine kafa yormaya, insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkaracak bu mesajı modelleştirip sunmaya dair sorumluluklarımızı fark edip yerine getirmeye ve böylece ahiretimize, din gününde verilecek hesaba hazırlanmaya çalışmalıyız.”

 

İşte bu seneki Ramazan ve Kur’an Panelini, dünyanın ve Müslümanların içinde bulunduğu bu süreçteki sorumluluklarımızı hatırlatacak konuları ele almaya tahsis ettiklerini beyan eden Pamak, ilk sözü, İlk Nesilde İslami Şahsiyetin İnşası çerçevesinde “Kur’an’da Ahiret ve Kulluk Eksenli Hayat Tasavvuru ve Dünyevileşme” konusundaki sunumunu yapmak üzere Ahmet Kalkan’a verdi.

 

Ahmet Kalkan :İlk nesil, iman-amel bütünlüğü içinde oluşan İslami şahsiyetiyle, yalnız Allah’a kul olmayı hedefleyen ahiret eksenli bir hayat tasavvuruna sahip olarak, en zor şartlarda bile dünyevileşmeye meyletmeyen ilkeli bir örneklik oluşturmuştur.

 

Ahmet Kalkan, Hz.Peygamber’in (s) tebliğine muhatap olup davete icabet eden ilk neslinönceliklezihni ve imani planda cahiliyeden ayrışıp, fıtrat ile vahyi bütünleştirerek, iman amel bütünlüğünde İslami şahsiyetin inşasının gerçekleştirildiğini ifade etti. İlk vahyin yönlendirmesi ve Resulullah’ın örnekliği ve eğitimiyle, tutarlı mü’min olma, ferdi planda vahye şahid olma vasfı kazanmış bu ilk neslin, ahiret/kulluk eksenli hayat tasavvuruna sahip kılındığına dikkat çekti. İşte bu tasavvurdan uzaklaşmada, başka inançlara savrulmada, sapmada, dünyevileşmenin (sekülerleşmenin) etkisinin önemine değinen ve bugün de Müslümanların ahret eksenli hayat tasavvurundan kopup dünyevileşerek çeşitli sapmalara yöneldiklerini hatırlatan Kalkan, Kur’an’da ilk surelerden İtibaren dikkat çekilen dünyevileşme belasının mü’minleri hangi noktalarda etkileyip kuşatabileceğini ve bunun için yapılan uyarıları anlattı. Kalkan, ahiret eksenli hayat tasavvuru ve dünyevileşme konusunda özetle şu hususları söyledi:

 

“Dünya bir imtihan dünyasıdır. Allah, merhametini göstererek ikaz etmekte, dünyanın aldatıcılığını hatırlatmaktadır: “Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” (31/Lokman, 33) Esas hayat, sonsuz hayat, en hayırlı hayat; sonraki hayatımıza, yani âhirettir. Dünyada ekilenin orada biçileceğine göre, bu dünya hayatını Ahiret bilinciyle yaşamalı, dünyadaki görevlerimizi yaparak, orası için hazırlanmalıyız.

 

Âhiret âlemine iman, Kur’an’da çoğunlukla Allah’a imandan hemen sonra zikr edilmektedir. Yani Allah’a iman ile âhirete iman birbirine bağlı olarak ifâde edilmiştir. Biri başlangıç, öbürü ise sonuç. Çünkü yapılan her amel, her iyilik, işlenen her suç, çiğnenen her emir ve reddedilen her hükmün karşılığı ancak o âdil mahkemede hallolunacaktır. O mahkemede hiç bir şey karşılıksız bırakılmayacaktır. “Kim zerre miktarı bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecek; kim de zerre miktarı bir kötülük işlerse, onun cezâsını görecektir.” (99/Zilzâl, 7-8)

 

Evet, dünya bir imtihan yeri, âhiret de o imtihanın değerlendirileceği bir başka hayattır.

O yerde Allah’tan başka hiçbir yardımcı, hiçbir şefaatçı bulunamaz. Artık bütün işlemler bitmiş ve bütün hesaplar neticelendirilmiştir. Mü’minler bilmelidir ki, o gün mesuliyet ferdîdir, hesaplar şahsîdir. Herkes kendi nefsinden sorumludur. Hiç kimse başkasının günahını taşıyamaz. Hiç kimse kimseyi kurtaramaz.

 

Âhirete iman, mü’mine, mutlak adâlete dayanan ferdî mesuliyeti yükler. Bu prensip, mü’mine, kendi değerini öğreten ve iç âleminde uyanıklığı hakim kılan en kuvvetli bir prensiptir. Âhirette mü’mini kurtaracak, onu himaye edecek ancak iman ve sâlih amelidir. Hiç bir fidye onu küfür ve masiyetinin cezâsından kurtaramaz. Bunun içindir ki, âhirete imanın, mü’minin hayatında büyük bir etki edeceğikaçınılmazdır. Öyle ise mü’min, bütün hazırlık ve çalışmasını âhirete yönelik yapmalıdır. İslâmî çalışma ve ibâdet hayatında bunun dışında hiç bir menfaat beklememelidir. Çünkü, icraatında başkasını ortak eden (yani, Allah’tan başkası için ibâdet edip, başkaları takdir etsin diye kulluk yapan) âhirette de kimi ortak yapmış ise, ecrini ondan isteyecektir.Âhirette Allah’dan başkası mükâfat ve cezâ veremeyeceğine göre, o halde mü’min Allah’tan başkası için kulluk yapamaz.

 

Âhirete iman, insanoğlunun başıboş olmadığını, lüzumsuz yere yaratılmadığını, kendi hevâ ve hevesiyle baş başa bırakılmadığını insana öğretir. Bu akîde, ameli karşılığı ile birleştiren bir inançtır. Bu inanç, insanoğluna kesin olarak bildiriyor ki, mutlak bir adâlet kendisini beklemektedir. Mü’min bu inanç sayesinde hesap ve adâlet gününe kendini hazırlar. Âhirete iman, onun için çalışmayı da beraberinde getirir. Yani âhirete inandığını iddia eden herkes, çalışmasını ona göre yapmalıdır.

 

İnsanın, bir şeyin kârını ve zararını düşünmesi fıtrattandır. Bu âlemden başka âlem tanımayan kimse, yalnızca bu dünyadaki kârı ve zararı düşünür; dünyevî faydalar beklemediği hiç bir işe yanaşmaz.Fakat, âhiretgününeinanan kimse,dünyevî fayda ve zararlara pek aldanmaz. Çünkü onun bütün kazancı âhirete yöneliktir. O mükâfatını sadece Allah’tan bekler. Ona hayırlı bir iş götürüldüğünde, madden kaybedeceği bir şey olsa bile onu kaçırmamaya çalışır.Karşısına kötü bir iş çıktığında da, maddî faydası ne kadar olursa olsun ondan kaçınır. Kısaca mü’min âhirete yönelik çalışmalarda bulunarak, geçici dünya menfaatının para, servet, mal, mülk, mevki, şöhret gibi aldatıcı meta’larına aldanmaz.

 

Âhirete iman etmiş olmak, âhiret bilincine erişmiş olmak, yalnızca kafalarda âhiretle ilgili bilgileri arttırmakla, kalplerde âhirete olan inancı tazelemekle gerçekleşmez. Çünkü âhiret bilinci kafa ve kalpte başlayıp biten işlevsiz bir olgu değil; insan hayatının bütün boyutlarını ve ömrünün bütün anlarını belirleyen canlı ve dinamik bir olgudur. O yüzden Bakara suresi 4. âyette Kur'an'ın doğru yola kılavuzluk edeceği muttakîlerin vasıfları sayılırken "âhirete inananlar" değil;"âhirete yakînen (şuurlu / bilinçli olarak) iman ederler." denilir. O yüzden âhiret bilincinin varlığını ve derecesini ölçebilmenin bir yolu sürekli olarak kafa ve kalbi gözden geçirmekse, bir diğer yolu da bizatihi yaşanan hayatı gözden geçirmek ve hesap günündeki İlahî sorguya uyup uymadığının muhâsebesini yapmaktır. Bu muhâsebe de, dünya ve içindekilere bağlılık, dünyevî zevk ve değerlere iltifat, ölüm duygusu ve gerçeğinden uzaklaşmak olumsuz; âhirete ve hesap gününe ayarlı bir hayat yaşamaya çalışmak, dünyadan, içindekilerden, geçici zevk ve değerlerden -Allah'ın istediği vasatın dışında- uzaklaşabilmek ve hayatı, enerjiyi, yetenekleri, bilgiyi, gücü, bedeni, kafayı Allah'ın davası için harcamak olumlu olarak değerlendirilmelidir. Birey olarak muhâsebesinde olumsuz hanesi ağır basanlar istedikleri kadar tevhid bilincine ulaştıklarını iddia etsinler, yaşadıkları hayatın yüzlerine çarpılacağını unutmamak zorundadırlar.

 

Esas kriz, iman ve ahlâk krizidir. Bunun da günümüz müslümanları açısından temel sebebi, âhiretten fazla dünyaya önem vermek, dünya-âhiret dengesini bozmak, yani dünyevîleşmektir.

En kötü dünyevileşme, Müslüman dâvâ adamlarının dünyevîleşmesidir. Din karşılığında dünya rahatını tercih etmektir. “Semenen kalila” , “metâun kalil” diyor buna Kur’an; yani sattığı cennet karşılığında az bir yararlanma. En kötü ticaret din ticaretidir. Tevhidî hakikatleri anlatmayıp düzene uygun sahte bir din anlatmak, Kur’anî hakikatleri ketm etmek yani gizlemek, yani dilsiz şeytan olmaya razı olmak. Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkeri terk edip “lâ”sız bir din anlatmak… Bütün bunlar, dünyevîleşmenin en çirkiniyle izah edilebilecek hususlardır.

 

İnsanın dünyevî olarak zarûrî ihtiyacı, beslenme/gıda, giyinme/tesettür ve ev/barınmadan ibaret olduğu ve bu gereksinmelerini israfa ve lükse kaçmadan helâl yoldan temin etmesi, kalan birikimlerini infak etmesi gerektiği halde; tüketim toplumunun bir ferdi olarak insan, günümüzde ihtiyaç labirentinde yolunu şaşırmaktadır. İnsanımız artık aklıyla değil; bin bir çeşit göz alıcı illüzyonlarla tahrik edilen “doymak bilmeyen gözleriyle” düşünüyor, daha doğrusu düşündüğünü zannediyor. Çarşılar, pazarlar, marketler, vitrinler de insanın bu midesi olmayan gözlerine nasıl hitap ediyor? Başkalarına (kendinden maddî yönden öndekilere) bakıyor bu gözüyle düşünen insan ve mukayese ediyor: “Onda var, bende niye yok?” Ve daha çok harcamak için daha çok çalışması, çalışması, çalışması gerektiğini görüyor. Sonra bakıyor ki, çalışarak kazanılan para “ihtiyaç” maskesini takmış “gereksiz” veya “olmasa da olur”lara yetmiyor, çalışmadan para kazanmanın yollarını arıyor. Herkes bir başkasını kandıracak yollar aramaya başlıyor. Kumarın binbir çeşidi, sahtekârlığın hiç akla gelmeyecek şekli, insanları en yakınlarına bile itimat edemeyen, yardım edemeyen, borç veremeyen duruma getiriyor. Kimse “haram, helâl, Allah’ın hududu” gibi kavramları önemsemiyor. Bütün hedef, daha çok kazanmak ve daha çok harcamak.

 

Her konu paraya çıkıyor; söz, ufak bir tur attıktan sonra para durağında düğümleniyor; gönül plağı parada parazit yapıp takılı kalıyor. Lüks hayat, daha rahat yaşam, dipsiz bir kuyu, bir girdap, tatminsizlik cehennemi, bitmeyen, ama insanı bitiren sonsuz yarış. Yiyen ama doymayan insan, kendine/nefsine/hevâsına kul/köle. Para para diye paralanan insan, şükrü unutmuş, sabrı lügatından silmiş, şikâyetin ise binbir çeşidini tekrarlamakta. “Alma tutkusu”, “verme zevki”ni katletmiş. Hırs ve tamahın sonu yok. “İnsanoğlunun iki vâdi dolusu altını olsa, üçüncüsünü ister” kutlu sözü ibret levhası olmaktan çıkmış. Sahâbe birbirleriyle hayırda yarışıyordu; şimdiki insan ise fâni eşyada yarışıyor. Akıl, midelerin hizmetçisi; gönül, vicdan ve fıtratın sesi çıkmıyor; demek ki duyguların esiri olarak hapis hayatı yaşıyor bunlar.

 

Dünkü lezzet veya acı, bugün yok hükmünde. Akıllı, bazı istek ve zevklerini ertelemesini bilen, az önemli ile çok önemliyi ayırt edebilen insandır. İnsan, en çok 60-70 yaşında hükmü infaz edilecek müebbet hapisteki bir idam mahkûmu gibi gününü bekliyor. Ölüm olmasa, belki bazı zevklerin kıymeti olabilir; ama ölüm var, ruh ve ego ise sonsuzluk ve yarınlarda mutluluk istiyor. Bir çelişki doğuyor. Temel çatışma denilen bu durumdan kurtulmak için insan, sonunu, yani ölümü hatırlamak istemeyip unutmaya çalışmak için eğlenceye, içki ve uyuşturucuya, futbol-müzik-tv. seyretmek gibi avutucuya yöneliyor; bu temel çatışmadan ölümü yok sayarak kurtulmaya çalışıyor. İslâm insanı ise, bilir ki, ölüm yokluk değil; daha güzel, daha hayırlı ve ebedî bir âleme açılan kapıdır. Dolayısıyla böyle bir çatışma, gerçek Müslüman için söz konusu değildir.

 

İki yol var: Biri dünyevîleşme, dünyayı âhirete tercih; ikincisi ise dünyayı ebedî hayatın kapısı yapmak. Bugün yol ayrımındayız: Ya nefsimiz veya Rabbimiz. Ya geçici menfaat veya dâvâ. Ya fâni olan, ya bâki olan. Tercih bize kalmış. Tercihini Allah’tan yana yapanlara selâm olsun!”

 

Ahmet Kalkan’ın konuşmasından sonra, ikinci söz sırası Van İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Doç. Abdullah Ünalan’a verildi.

 

Abdullah Ünalan, “Mekke’de Cahiliye Toplumundan Bağımsız İslami Yapının İnşası, Toplumsal Dönüşüme Vesile Olma Çabaları” konusunu işledi.

 

Ünalan, Kur’an’da ve Resulün sünnetinde, cemaatleşmenin, kurumlaşmanın gerekliliği, ve farziyeti ile ilgili tespitlerde bulundu. Mekke’de tevhidi davete muhatap olup iman eden mü’min şahsiyetlerin, Fatiha suresinden başlayarak bireysellikten uzaklaşıp, “biz” bilinciyle iman dairesinde kardeşleşip (Hucurat 10), sadece mü’minler arasına tahsis edilen velayet ilişkisiyle bütünleşmelerinin, kolektif iradeyi üreterek, cahiliye toplumundan bağımsız İslami yapıyı/İlk Kur’an toplumu nüvesini inşa etmelerinin önemini hatırlattı.

 

Mü’minlerin, ilk surelerin yönlendirmesiyle Darun Nedve’ye karşılık, Darü’l Erkam’ı, cahiliye nadiyesine karşı, İslami nadiye’yi (meclisi) oluşturmalarını (Meryem 173), bu ortak yapı zemininde kitabın ve hikmetin eğitimini almaları, Peygamber’in eğitmenliğinde ve örnekliğinde aynı eğitim programından geçmeleri, İstişari katılım ve “şura” ile karar alıp, işlerini bu ortak kararlar çerçevesinde gördükleri (Şura 38,)vakıasının altını çizdi.

 

İstişari karar organında Allah’ın hükümleriyle hükmetmeleri (-Şura 21, -Kasas 70, - Zuhruf 84), Emanet ve ahidlerini üstlenmeleri ve işbölümü içinde gereğini yerine getirecek çabayı göstermeleri,şahidliklerini yapmaları (Mearic 32-33) konusundaki örnekliği hatırlattı. Bu İslami cemaat/yapı içinde, yardımlaşma, dayanışma, aidiyet bilincini kuşanmaları, birbirlerine karşı merhamet, şefkat, adalet, sevgi ve bağlılığı ete kemiğe büründüren bir örneklik oluşturmaları ve Allah yolunda fedakarlıklarda yarışmaları, muhatap oldukları zulme topluca karşı koyma çabası göstermeleri, (Şura 38-39), topluma ve birbirlerine karşı “emri bil maruf ve nehyi anil münker” görevlerini üstlenmelerine, “vasat ümmet” olarak insanlara hayırlı bir örneklik oluşturarak, vahye şahidlik sorumluluklarını yerine getirmelerine, güç birliğiyle ürettikleri projeler dahilinde, daha yaygın tebliğ, eğitim çalışmaları yapmalarına, Kur’an ahlakını kuşanarak ve vahyi sosyalleştirerek insanlara güzel model oluşturmalarına, bütün bunların sonucunda toplumsal dönüşüme vesile olmaları ve İslam’ın iktidarı anlamında Mekke’den Medine’ye giden yolun işaret taşlarını döşemelerine dikkat çekti. Bütün bunların, bugün de bizim sorumluğumuz olduğunu idrak etmeye çağırdı.

 

Abdullah Ünalan, konuşmasının devamında özetle şu hususları ifade etti:

 

“Allah, insana doğru yolu göstermek için peygamberler gönderdi, kitaplarla doğru yolun ilkelerini bildirdi. Peygamberlerin esas hedefleri, Ebu Cehilleri, Ebu Lehebleri öldürmek, cehenneme sürüklemek değil, onları ebedi cehennem azabından kurtarmak ve mü’minlerin ‘İslam’ kavramıyla eşdeğer olan insanî yönlerini daha üst düzeye yükseltmektir.

Bu bağlamda, Hz. Peygamber (s)’e isnat edilen mucizelerinin en büyüğü, ayı ikiye bölmesi, avucunda çakıl taşlarının zikretmesi..değil, öz çocuklarını diri diri toğrağa gömecek kadar vahşileşen cahiliye toplumundan, “Bir yetimin gözünden akan bir damla gözyaşı, kandan derya olup onları boğan” hassasiyetini taşıyan bir toplum inşa etmesidir.

 

Hz. Peygamber (s), “Mekke Cahiliye Toplumundan Bağımsız İslami Yapının İnşası”nı gerçekleştirirken, İlahî vahye dayalı bir disiplin uyguladı ve mü’minlerin karşı karşıya kalacakları cahiliye toplumlarında uygulamaları gereken ilkeleri ortaya koydu. Bunu, “Toplumsal Dönüşüme Vesile Olma Çabaları” olarak da söylemek mümkündür.

 

Hz. Peygamber (s)’in uyguladığı bu disiplini anlamak ve ‘Bağımsız İslamî Yapının İnşası’nı kavramak için önce Cahiliye Toplumunu tanımak gerekir.Cahiliye, Kur’ânî bir kavram olup dört ayette aynı anlamda zikredilmiştir: “Yoksa onlar, cahiliyye kanunu (ile yönetilmek)mi istiyorlar? Halbuki, kalben mutmain olan insanlar için Allahtan daha iyi kanun koyucu olabilir mi?”(Maide, 5/50. Ayrıca bkz. Al-i İmran, 3/154; Ahzab, 33/ 33; Feth, 48/26.) Cahiliyyekavramının geçtiği, “Yoksa onlar, cahiliyye kanunu (ile yönetilmek) mi istiyorlar?” ayeti siyak ve sibakıyla (önce ve sonrası) ele alındığında cahiliyyenin şirk, putlara tapmak değil, Allah’ın kanunlarıyla hükmetmemek olduğu görülür. Başka bir ifade ile zaman, mekan ve toplum farkı olmaksızın, bireysel ve toplumsal olarak hayatı İlahî ilkelere göre yaşamamak, Mekke müşriklerinin yaşadığı cahiliyye hayatını yaşamak demektir.

 

Tarihî veriler bize, bütün cahilî toplumların, İlahî sistem ve temsilcileriyle savaştıklarını göstermektedir. Dolayısıyla İslamî toplumun, cahilî toplumlara karşı mücadele edebilmesi için, itikadî, fikrî, amelî, fizikî, ahlakî, askerî, ekonomik, psikolojik ve sosyolojik bütün alanlarda güç fazlalığını kazanması zorunludur.”

 

Toplumsal hayatta meydana gelecek büyük inkılabın/dönüşümün öncelikle, ferdin hayatında yaşanması gerektiğini, bununda öncelikle zihni planda gerçekleşecek bir özgürleşmeyle, cahiliyeden arınıp, iman amel bütünlüğü içinde Allah’a teslim olmakla, vahye şahidlik yapar hale gelmekle mümkün olacağını Hz. Ömer’in örnekliğinde ifade eden Ünalan, ilk neslin doğru Kur’an ve ibadet algısına ulaşmadan bu inkılabın yaşanamayacağını söyledi. Abdullah Ünalan, İbadet ve Müslümanları bütünleştiren iman kardeşliğinin sosyal inşadaki önemine değinerekşunları söyledi:

 

“Her ibadet, beyindeki iman olgusunu destekleyen ve besleyen bir manevî aktivitedir. Bir yandan bu aktiviteyi beyinde meydana getirir ve kulun Allah ile bağlarını güçlendirirken, diğer yandan toplumsal ilişkilerde, bireyi sürekli yukarıya çıkaran sosyal bağları güçlendirmekte, kaynaşmayı sağlamakta, bireysel ve sosyal zararları azaltmakta ve toplumu tek vücut haline getirerek İslamî toplum inşasını kurmakta, korumakta ve güçlendirmektedir.

 

Müslümanların beyinlerine bilinçli iman yerleştikten ve gereği gibi dışa yansıdıktan sonra Hz. Peygamber (s) Kur’ân’ın da, “Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin” (Hucurat, 49/10.)ayeti doğrultusunda müslümanlar arasında ‘uhuvvet/kardeşlik’ müessesesini kurarak manevî iman kardeşliğini fiziksel olarak da gerçekleştirdi ve “Biriniz, kendiniz için istediğini müslüman kardeşi için de istemedikçe mü’min olamaz” (Buhari, 2/İman 7; 1/Müslim, İman 71; Tirmizi, 38/Kıyame 59; Nesai, 47/İman 19) buyurarak Mekke döneminde Müslümanları; Medine döneminde Ensar ile Mühacirleri birbirlerine kardeş yaptı.

 

Rasûlullah (s) buyurur:“…Sakın cemaatten ayrılmayın ve tefrikaya düşmeyin. Şeytan yalnız olanla beraberdir ve iki kişiden daha uzaktır.(Tirmizî, 34/Fiten, r. 2165; Nesâî, Işretu’n-Nisâ, Muessese el-Kutubi’s-Sekâfiyye, Beyrut 1409/1989, s. 195; Musned, I. 18; Hâkim, Müstedrek, I. 113; Tâ-hâvî, Şerhu Maani’l-Âsâr, IV. 150; Beyhakî, Sunen, VII. 91.) Allah buyurur: "Allah'a ve O'nun Rasulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider. Bir de sabırlı olun. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir"(Enfâl, 8/46.)ayeti de birlik ve beraberliği emretmektedir.

 

Hz. Peygamber (s) şöyle buyurur: “Kardeşinin ihtiyacını giderenin Allah da onun ihtiyacını giderir”(Tirmizi, 15/Hudud 3; Ahmed, Müsned, II. 9.); “Kişi kardeşine yardımcı oldukça Allah da ona yardımcı olur”(Tirmizi, 15/Hudud 3; Ebu Davud, 40/Edeb 60).; “Kölen, namaz kılması halinde kardeşindir.”(İbn Mace, 33/Edeb 10.) Bu duygu, fikrî, bedenî ve malî yardımlaşmayı kapsamaktadır.

Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin İslamdaki önemi malumdur. Kime karşı olursa olsun, her türlü risk ve tehlikeyi göze alarak gerçekleri söylemek; yani hakkı, ve doğruyu ortaya koymayı; haklının yanında, haksızın karşısında bulunmak mü’minlere farz kılmışlardır. Bu eylemle ilgili Rasûlulah (s) buyurur: ‘Cihâdın en üstünü, zâlimyöneticiye karşı hakkı söylemektir.(Nesâî, VII. 161.) İslam dünyası ancak bu vb. Kur’ânî ve Nebevî ilkeleri uygulamakla ancak iç ve dış düşmanların baskısından kurtulabilir ve ayakları üzerinde durabilir.”

 

Abdullah Ünalan’dan sonra, oturumu yöneten Mehmet Pamak üçüncü konuşmacı olan İktibas Dergisi yazarlarından Mehmet Durmuş’a sözü verirken, İktibas Dergisinin ve kurucusu merhum Ercüment Özkan’ın tevhidi ilkelerden ve İslami kimlikten taviz vermeyen ilkeli ve onurlu duruşunu örnek olarak göstererek, Özkan için dua etti ve katılımcılardan dua istedi.

 

Mehmet Durmuş,Mekke’de, İlk Kur’an Nesli Örnekliğinde Sistem İçi İlişkiler, Şirk Sisteminden Ayrışma, Uzlaşmazlık ve İtaatsizlik” konusunu işledi

 

  • İlk Surelerin yönlendirmesiyle, Mekke’de, ilk Kur’an nesli örnekliğinde sistem içi ilişkilerde, ilkeli, tavizsiz bir örneklik oluşturmaları, şirk sisteminden ve (ideolojisinden) atalar dinindenberaatın ilan edilmesi, açık ve net bir ayrışmanın gerçekleştirilmesi, (Kafirun suresi, Necm 29, Yunus 41, 104)
  • Hak ile batılın tam anlamıyla ayrılması (En’am 153) ve asla karıştırılıp sentez edilmemesi, çoğulcu anlayışlara prim verilmemesi, (Enbiya 22, Mü’minun 71, Ahzab 36) hakkın batılı zail etmek ve ona üstün kılınmak üzere indirildiği bilincinin her şartta korunması, (İsra 81, Enbiya 18, Fetih 28)
  • Batıl inançlarla, şirk sistemi ve ideolojisiyle asla uzlaşılmaması, (Kalem 9-10)
  • Hükmün sadece Allah’a ait olduğu, kulluğun sadece Allah’a yapılması gerektiği, itaatin sadece Allah’a, Resulüne ve Allah’a ve Resulüne itaat halindeki mü’minlerden olan emirlere yapılması gerektiği inancıyla, şirk sistemlerine tam bir itaatsizliğin gündemleştirilmesi ve her şartta sürdürülmesi, şirk sistemine gönüllü itaatin yasaklanması, (Alak 19, Kalem 8, Şuara 150-152, İsra 73-75, Hud 113, Zümer 17, Nahl 36), konularını ele aldığı konuşmasında Mehmet Durmuş özetle şunları söyledi:

 

“Mekke’de 610 yılı Ramazan ayında doğan risalet güneşi, o güne kadar gelmiş-geçmiş bütün risaletlerin sonuncusu, dolayısıyla bir hülasası niteliğindeydi. Mekke’de oluşan o ilk Kur'an nesli de, gelmiş-geçmiş bütün vahiy nesillerinin sonuncusu ve dolayısıyla hülasası idi. Vahiy olarak Kur'an’ın geçmişte benzeri vardı. Bütün vahiyler aynı kaynaktan geliyordu. Aralarında öz itibariyle bir farklılık olamazdı. Hepsinin özü ‘la ilahe illallah’ davası idi.

 

Fakat Mekke Kur'an neslinin bir benzeri tarihte pek yoktur. Çünkü Rasullerin sahabeleri ya birkaç kişiyi geçmemiş, ya da çok olmuşlarsa da -İsrailoğulları gibi,- Mekke Müslümanlarının kıvamına hiçbir zaman ulaşamamıştır. İlk Kur'an neslini böylesine önemli yapan belli başlı hususiyetler var elbette. Bunların başında, o Müslümanların imanlarının ölümle tartılır cinsten oluşuydu. Ölüm bir hiçti onlar için ve bir kez iman ettikten sonra, hiçbir güç onları imanlarından döndürememekteydi. “La ilahe illallah” deyince her şey tamam oluyordu onlar için. Kur'an neslinin, bu imanı elde etmek için ne uzun yıllar mektepte okumaları, ne bunun üzerine doktora yapmaları, ne uzun uzadıya uzmanlık kurslarına katılmaları, ne de deve yüküyle kitaplar okumaları gerekmişti. Bir tek sözdü, onları “örnek Kur'an nesli” yapan…

 

Mekke Kur'an nesli, “La ilahe illallah” dediği gün, en yakınlarıyla, anne-baba, kardeş, evlat, amca, dayı ve aşiretle ayrışıyorlardı. Artık biliyorlardı ki, kendileri bir ümmet, ötekiler bir ümmetti… En yakın babası da olsa, artık onun bir müşrik olduğunun, müşriklerin safında bulunduğunun farkındaydı. Kendisi ise artık mü’mindi ve safı, müminlerin safıydı. Peygamber o safın imamı/önderiydi. Bundan daha güzel saf mı olurdu?

 

İlk Kur'an neslini ‘örnek nesil’ yapan ikinci hususiyet işte bu ayrışma idi. Onlar ayrışırken hiç ardlarına dönüp bakmıyorlardı. Bu, üzülmedikleri anlamına gelmezdi. Çünkü babalarının, annelerinin, çocuklarının, eşlerinin kendi yanlarında olmasını tabi ki isterlerdi. Mus’ab b. Umeyr’in, annesinin müşrike kalmasından büyük bir vicdan azabı duyduğunu kim inkâr edebilir? Ama bu üzüntü onları yollarından alıkoymuyordu. Kaybedecekleri hiçbir şey yoktu Mekke Kur'an neslinin. Dünya malının bir hiç derecesinde olduğunu ne zaman kavramışlardı öyle? Allah'ı razı etmenin ötesinde, uğruna ölünecek hiçbir dünyevî ‘değer’in olmadığını nasıl da idrak etmişlerdi!

 

İlk Kur'an nesli örnekliğinden şunu çok iyi anlıyoruz: demek ki bizim taaccüp ettiğimiz o ilk eğitimi Kur'an vermekteydi. Kur'an böyle bir eğitimin mektebiydi demek ki. Peki, Kur'an’a bir şey mi oldu ki, aynı nesil bir kere daha meydana gelmemektedir? Hayır, Kur'an’ın aynı Kur'an olduğunu herkes bilmektedir. Fakat demek ki Kur'an, okumadan okumaya fark etmektedir.

 

Kur'an, ayrışmanın nasıllığını anlatıyordu. Mesela itizal teriminin öğretildiği itizal kıssaları anlatıyordu. Yani ayrışma. O ilk nesil demek ki mesaja odaklanıyordu. Sonraki dönemlerde ise itizal kıssası (ashab-ı kehf), o yiğit mü’minlerin yaşadıkları mağaranın adresi, sayıları ve kaç yıl uyutuldukları gibi niceliksel tartışmalara kurban edilmiştir. Hem de Kur'an’ın “gaybı taşlamayın!” uyarısına rağmen. Tıpkı Nuh’un o muazzam ayrışmasının, geminin kalıntılarını arama budalalığına indirgenmesi gibi…

 

Mekke’nin ilk mü’minleri, uzlaşma terimini adeta yeryüzünden sürgün etmişlerdi. Tabi önlerinde, uzlaşma tekliflerini güneş ve ayla bile tartmayan bir Rasul’leri vardı. Ondan öğrenmişlerdi bütün bunları. O Rasul’ün katında dava namusu diye bir şey vardı. Allah'ın hatırı her hatırın önündeydi. Şirk üzere uzlaşmak, yeryüzünde şahit olunacak en aşağılık ahlak olurdu. Uzlaşmayan bir insan, uzlaşmayan bir ümmet olmalıydı ki, yeryüzünde kıyamete kadar güzel bir örneklik teşekkül etsindi. Bu örnekliğe çok ihtiyaç duyulacaktı çünkü.

 

Uzlaşmak, insanların taktığı isimlerden başka bir şey olmayan ilahların, insan-tanrıların Allah’tan daha değerli olduklarının kabulü anlamına gelirdi. Oysa göklerin ve yerin mülkü Allah'a aitti. Kimin mülkü üzerinde kimin adı yüceltilecekti? Kafirûn suresi, otuz kelimeyi bile bulmayan hacmiyle, uzlaşmayı kökünden kazımıştır. Din ayrılığı kıyamete kadar geçerlilik kazanmıştır böylece. Kâfirlerin dini kâfirlere, müminlerin Din’i ise mü’minleredir. Ama kâfirler bilmelidirler ki İslam'ın, kâfirlerin diniyle hiçbir ortak bağı yoktur. Onlarla aynı ‘gemi’de yaşıyor olsalar da, aynı mahallede, aynı sokakta ikamet etseler de, aynı araçlarda taşınsalar da, aynı dükkânlardan alış-veriş yapsalar da, kâfirlerle mü’minlerin dinleri ayrıdır.”

 

Sistem içi araçları kullanırken de Allah Resulü ve ilk neslin asla herhangi bir taviz ya da taahhütte bulunmadıklarını, taviz istendiğinde de bu araçlardan derhal vazgeçtiklerini, “eman” müessesesinin kullanılması örnekliğinde anlatan Mehmet Durmuş konuşmasının devamında şunları söyledi:

 

“Rasulullah (sav) ve ashabı, kâfirlere itaat etmediler. Bunu onlara Allah yasakladı. Onlar da işittiler ve itaat ettiler. Mekke toplumunun otoritesi kâfirlerdi. Onlar güçlüydü. Siyaseten onlar egemendi ve hükmetme makamındaydılar. Fakat insanların kalplerine asla hükmedemezlerdi; hele de mü’minlerin… Hükmedilmemek için ilk Kur'an nesli, ölmesini bildiler, çölün kumları üzerinde çıplak vücutlarına işkence yapılmasına razı oldular, kamçı yediler, aç-susuz bırakıldılar, taşlandılar, horlandılar, Habeşistan yollarına düştüler. Ama asla itaat etmediler kâfirlere. Çünkü Kur'an daha ilk mesajlarında gereken dersi vermişti: malı olana, adamları olana, sırf güçlüdür diye itaat edemezsiniz! Asıl güçlü olan Allah’tır çünkü.

 

Şayet o ilk mü'minler -Allah korusun- kâfirlere itaat etselerdi, taviz verselerdi, uzlaşsalardı insanlar kimi örnek edineceklerdi? Bizlere kim nasıl öğüt verecekti, itaat mevzuunda? Bizler de Rasulullah’ın ‘sahabesi’ olmak istiyorsak, o ilk Kur'an nesli örnekliğinden başka hiçbir referansımız yoktur. İlk Kur'an nesli demek, Kur'an’ın gerçek, fiilî bir tefsiri demektir. Allah onlardan razı olsun. Ve Allah bizleri onların yürüdüğü mustakîm sırât’tan yürütsün.”

 

Mehmet Durmuş’un konuşmasını müteakip panelin son konuşmacısı olarak Mehmet Pamak söz aldı.

 

Mehmet Pamak“Günümüz Cahiliyesinde Sistem İçi İlişkiler, Sistem İçi Siyasete Eklemlenmede Liberal, Sol ve Demokratik Sapmalar” konusunu işledi.

 

  • Günümüz modern cahiliyesinde sistem içi ilişkilerde takip edilmesi gereken temel ilkelerin hatırlattı; bugünkü kuşatma ve zilletten kurtulmak için ilk neslin vahiyle yönlendirilen örnekliğinin ilkesel bazda günümüze taşınması ve onların bıraktıkları yoldaki işaretlerin izlenmesi gereğini ifade etti.
  • Günümüzdeki Müslümanların, ilk neslin bu ilkeli duruşunu sürdürememelerinin ve sistem içi siyasete eklemlenmelerinin sebepleri üzerinde durdu.
  • Özellikle de bugün giderek yaygınlaşan sistem içi siyaset eğilimlerinden liberal, sol ve demokratik sapmaların değerlendirmesini yaptı.
  • Ilımlı laik, muhafazakar demokrat AKP modeli istikametinde ülke ve bölge Müslümanlarının dönüştürülmesine yönelik çabaları değerlendirip, bu konuda bölge ve ülke Müslümanlarına yöneltilebilecek eleştirileri ortaya koyarak, vahye dayalı ıslah ve inşa yolunun işaretlerini bir daha belirginleştirmeye çalıştı.

 

Mehmet Pamak, konuşmasında, bugün Müslümanların sistem içi ilişkilerde dikkat etmeleri ve esas almaları gereken ilkelerin, takip etmeleri gereken yolun ve vahyin ilk nesli nasıl inşa edip yönlendirdiğine dair yoldaki işaretlerin, Kur’an ve ilk neslin örnekliğinde apaçık olduğunu ifade etti. Ancak, günümüz Müslümanlarının, dünyevileşme ve pragmatizme dayalı sebeplerle, ilk neslin bu ilkeli duruşunu, tevhidi stratejik yürüyüşünü sürdürmekte zaaf gösterdiklerine, kolay sonuç almaya, sistem içi gelişmelerden pay kapmaya, imkanlarını arttırmaya, akredite olup itibar görmeye ve konformizme yönelik çıkarcı yaklaşımlarla hak ile batılı karıştıran, liberal, sosyalist ve demokratik modelleri İslam ile sentez etmekten çekinmeyen eklektik anlayışlara kolayca kayabildiklerine dikkat çekti. Sistem içi araçları kullanırken ve sistem içi talepler eksenli siyasal mücadele yaparken, tevilci bir eğilimle kolayca tavizkâr ve ilkesiz tutumlar alarak, sisteme eklemlenme zaafı gösterdiklerini söyledi.

 

Bu konulardaki tespit, eleştiri, düşünce ve önerilerini aşağıdaki başlıklar altında açıklayan Mehmet Pamak, konuşmasında özetle şunları söyledi:

 

Demokratik liberal ve sol sapmayı tarihselcilik körüklüyor

 

Modern seküler şirk paradigmasının ürettiği siyasi, ekonomik, hukuki sistemleri evrensel modeller olarak kabul edip, bu batıl paradigmanın ürünü liberal-kapitalist ve sosyalist materyalist ideolojileri önemseyip, bunların karşısında içine düştükleri kompleksli anlayışla kendilerini bu modellere nispet ederek tanımlama ihtiyacı duyan, İslam’ı bunlardan birisine eklemlemeye meyletmiş sentezci anlayışlar ileri sürülüyor. Allah’ın Kur’an’da, ekonomik, siyasal ve hukuki alanları düzenlemek için vazettiği nasları, tarihe ait hükümler olarak niteleyip, bu hükümleri tarihe gömen ve bu çağda yeni hükümlerle değiştirilebileceklerini iddia eden “tarihselcilik” sapması da bu tür eğilimleri kolaylaştırmakta, teşvik edici rol oynamaktadır.

 

Sonuçta, bir yanda İslam’ın daha çok liberalizmle, diğer tarafta daha çok sosyalizmle örtüştüğünü ispata çalışanlar yer almakta, ama iki eklektik taraf da İslam’ın demokrasiyle örtüştüğünde, kamu alanını, siyasi, ekonomik, hukuki toplumsal alanları sekülerleştirmek gerektiği inancında birleşmektedirler. İşte böylece gelişen “Demokratik liberal İslam” ya da “demokratik İslami sol” gibi sentezci anlayışlarca, “bütün dinlere eşit uzaklıkta duran, bütün dinlerden soyutlanmış, hak-batıl uzlaşmasına dayanan, ‘ortak iyi’nin hâkimiyeti adı altında kamu alanını hak ve batıl bütün dinlerin ortak yönetimine tahsis eden devlet” anlayışı oluşturarak, rejimi İslami olmayan ve gayri Müslimlerce de yönetilebilen bu tür sentezci devlet anlayışının İslam toplumunun devleti olabileceği iddia ediliyor. Müslümanlarca ya da gayrimüslimlerce yönetilebilen gayri İslami rejimlerin de adaleti sağlayabileceğini, Müslüman ya da gayrimüslimlerce yönetilen ve Kur’an hükümlerini esas almayan laik devletlerin Allah’ın muradı olan adaleti tesis edebileceğini iddia eden söylem ve projeler gündeme getiriliyor.

 

Halbuki, İslam, modern paradigmanın materyalizm zemininde ürettiği ferdiyetçi liberal kapitalizme de, toplumculuk iddiası altında devletçilikten kurtulamayan sosyalizme de uzakta duran, sadece vahyin nihai belirleyici olduğu özgün bir hayat nizamı, özgün bir modeldir. İslam, Allah’ın vahyettiği ekonomik, sosyal, hukuki ve siyasal alanları da düzenleyen adil hükümler, naslar, hudutlar çerçevesinde bir adalet sistemidir. Bu sebeple, her Müslüman’ın, insan heva ve zannının ürünü ve şirk paradigmasına ait bütün beşeri modelleri, liberalizmi, sosyalizmi, monarşiyi, oligarşiyi, aristokrasiyi, demokrasiyi ve din adamlarının hevasının hakimiyeti olan teokrasiyi de reddetmeleri imani bir sorumluluktur.

 

Bazı Müslümanların, son yıllarda daha çok sistem içi siyasete indirgenen, sistemin bütününe yönelik akıdevi bir karşı koyuşu, Kur’ani ilkesel ve inkılapçı bir muhalefeti ve tevhidi toplumsal dönüşümü önde tutmaktan ziyade, sistem içi siyasetin kimi uygulamalarına karşı, liberal ve “sol” ya da “İslamcı sol” kesimlerle ittifak halinde demokratik muhalefeti öne çıkardıkları dikkati çekmektedir.

 

Bazı istisnalar haricinde, neredeyse bütün tevhidi kesimi kapsayan bir biçimde, siyaset algısı ve siyasi mücadele ufku, giderek sistem içine kapanan bir anlayış yaygınlaşıyor. Modern paradigmanın liberal yada sol modeliyle yada demokrasiyle bağ kurup, karşıtına sığınarak var olma eğilimi tevhidi kesimin büyük kısmını kuşatmış görünüyor. Farkında olmadan da olsa, ne yapalım modelimiz yok, kavramlarımızı oluşturamamışız, çaresiziz gibi anlamsız ve ayıp gerekçeler ileri sürülerek, “denize düşen yılana sarılır” modası yaygınlaşıyor.

 

Liberal, sol ve muhafazakâr demokrat kesimlerle birliktelikler oluşturup, bundan kaynaklanan düşünsel sentezlere, savrulmalara yol açmak yerine, İslami alternatifi üretmek ve topluma örnek/şahid olacak vasat ümmette mü’minlerin birlikteliğini oluşturmak en önemli sorumluluğumuz değil midir? Kur’ani akıde ekseninde mü’minlerin birlikteliğini oluşturarak, tıpkı güzel örneğimiz Resululllah (s) ve ilk Kur’an neslinin yaptığı gibi, cahiliye inancının bütün versiyonlarından ve müntesiplerinden ayrışmak, her şeye rağmen ve her şartta vahyi sosyalleştirme ve siyasallaştırmada aynı tavizsiz, uzlaşmasız, tutarlı ve ilkeli mücadele çizgisini sürdürmek ve bunda ısrarcı olmak, en temel yükümlülüğümüz değil mi?

 

İnsanlığın ihtiyacı Kur’ani kavram, ölçü ve değerleredir. Sosyal ve siyasal mücadele gündemimizin en tepe noktasında ve hiç değişmeksizin, Kur’anikavram, ölçü, değerlerimiz ekseninde, tevhidi ve adaleti ikame etme sorumluğumuz yer almalıdır. Küresel ve yerel taguti sistemi, taguti olan bütün türevleriyle birlikte reddedip, yerine tevhidi olanı ikame etmeye çalışmak en önemli imani sorumluluğumuzdur. Bu sebeple de, hiçbir sebeple şirk sistemi içindeki alternatiflerden birini ve bu bağlamda daha az kötüsünü de tercih edemeyiz. Ancak bize rağmen toplum daha az kötüsüne layık olduğu için, zulmü azaltan versiyonu egemen hale geldiğinde bizim de bundan ve getirdiği görece özgürlüklerden istifade etmemiz, ya da bulunduğumuz yerdeki büyük ve şedit zulmün baskısı sonucu, zulmü daha az olan görece özgürlükçü başka bir bölgeye hicret etmemiz tabii ki mümkündür. Ancak her hangi bir bölgeye ya da ülkeye, daha az kötü, daha az zalim bir taguti sistemi ikame etmek için aktif destek ve çaba göstermek, böyle bir görece özgürlükçü demokratik sistemi inşa etmek için mücadele etmek, şirk sisteminin daha az zalimine taraf olmak, eklemlenmek, imani ilkelerimizden uzaklaşmaktır. Tabii ki aynı zamanda, esas sorumluluğumuz olan tevhidi mücadeleyi ertelemek, hak ile batılı karıştırmaya yol açmak, Kur’ani inkılap iddiamızdan ve İslami toplumu inşa suretiyle İslami adalet sistemini oluşturma stratejimizden uzaklaşıp, şirk sistemi içinde gerçekleşen değişimle bütünleşmek demektir.

 

 

Sistem içi taleplerle sınırlı siyasi söylem, savrulmaya, eklemlenmeye yol açıyor

 

Sistem içi taleplerle sınırlı siyasi söylem, zamanla bunlarda görece bir iyileşme yapılırsa bununla yetinmekte ve tür görece kazanımlar üzerinden sisteme eklemlenme, sistem içi değişime aktif destek verip o kulvarda rol üstlenmeye başlama zaafına sürüklenmektedir. Halbuki, sistemi aşan, sistemi kökten değiştirmeyi ya da sistemin vermesi asla mümkün olmayan köklü talepleriyle kendi gündemini oluşturup diğerlerini bu tartışmalara çekenler, bu temel strateji istikametinde ilkeli bir mücadeleyi sürdürürken, sistem içi değişimle bir takım haklar verildiğinde de bundan fazla etkilenmeden, köklü değişim talepleri istikametinde devam ederler. Bu tür devrimci kesimleri sistem verdiği tavizlerle kendi alanına çekme imkanını yakalayamaz.

 

Sistem dışı bir söylem ve strateji çerçevesinde talepler çıtasını hep en temel ve köklü Kur’ani değişim ve sistemin vermesinin kolay kolay düşünülemeyeceği noktada tutan bir mücadele tutarlılığı gözetilmelidir. Sistem içi değişimle verilebilecek talepler, kimi zulümlere, baskılara ve yasaklara karşı gösterilecek tepkiler gündeme getirilirken bile, her seferinde en temel talep ve istikamet, Kur’ani değişim, Allah’ın hükmüyle hükmetme ve yaratmanın da emretmenin de Allah’a ait olduğu bilinciyle, hayatın bütün alanlarının vahiyle düzenlenmesine dair bütüncülİslami hedeflere vurgu da mutlaka gündemleştirilmelidir.

 

Bugün sistem içine savrulup, görece bir takım imkanlara kavuşma, daha rahat mücadele vasatı elde etme arzusuyla ve bu baptan kimi beklentilerle sistem içi demokratikleşemeye eklemlenme, uzlaşma, taviz verme misali öneriler doğrudan Müslümanlarca gerçekleştirilmektedir. Halbuki Mekke’de, iktidar, rahatlık ve zenginlik imkanları talep edilmeden sunularak karşılığında uzlaşma ve taviz isteme önerileri, Müslümanları baskıyla, şiddetle çözemeyen şirk sisteminden Resulullah’a (s) gelen taleplerle gündemleşiyordu. Yani bu tür imkanlara dair talepler, Resulullah’tan ve Müslümanlardan şirk sistemine yönelmiyordu.

 

Yeterince Özgürleşememiş ve Bağımsız Düşünemeyen Zihinler, Karşıtlarına Sığınırlar

 

Küresel ve yerel seküler sistemin, fiziki kuşatmasından, bedenimizi çevreleyen zindanından daha önemli ve daha etkili olan kuşatması ve zindanı, zihinlerimizde gerçekleştirdiği kuşatması ve zihinlerimizin onun ideolojik paradigmasının zindanına hapsolması halidir. Zihnen özgürleşmemiş olan ezilenler, ezenlerine öykünüp, onların kavram ve modellerinden başka çıkış olmadığı zannına kapılıp, daha fazlasına, özgün modeller oluşturmaya güçlerinin yetmeyeceğine inanırlar. İlkeli ve tavizsiz bir tevhidi duruşla Allah’ın yardımını hak ettiklerinde, normal şartlar altında olamayacak gelişmelerin Allah’ın yardımıyla gerçekleşebileceğine dair ilahi taahhüdü bile unutup, zihinlerini kuşatan seküler mantıkla verili sistem içi düşünmeye, sistem içi alternatifler aramaya daha yatkın hale gelirler. Zihinlerini kuşatan seküler paradigmanın düşünce kodlarını, kalıplarını taklitten kurtulup, özgün düşünce ve modeller üretme performansı gösteremezler. İşte bu yenilgi/mağlubiyet psikolojisidir.

 

Bu manevi, psikolojik cahili kuşatma ve zindan o kadar önemlidir ki, bu tür zindanlara hapsolmuş zihinlerde, Allah’a teslimiyet dışındaki tüm bağlar koparılarak, cahili kuşatmalar aşılarak özgürleşme sağlanmadan, özgün İslami düşünce vesiyaset üretilemez, özgün bir İslami proje ve modeli tasavvur imkanı bile elde edilemez. Sonuçta, fiziki kuşatma ve zindandan kurtulma imkanı da hiçbir zaman gelişemez, zindan kalıcı hale gelir ve sadece gardiyanlar değişir. Bu tür zihinler, modern paradigmanın kuşatması altında işlerler, bu sebeple de, monarşi ya da demokrasi, liberalizm ya da sosyalizm arasında gidip gelirler. Bunların dışında özgün bir model tahayyül edemezler, mutlaka bunlardan biriyle yakınlık kurma ihtiyacı duyarak kendilerini tanımlarlar.

 

İşte bu kuşatılmış zihinlerin, inzal edilmiş olanı geçici olarak da olsa ihmal edip, erteleyip, batıldan ödünç alınan fikir, kavram ve modellerle, özgün düşünce, siyaset ve gelecek tasavvuru inşa etmeleri mümkün değildir. Halbuki, manevi, fikri, düşünsel, kültürel cahili kuşatmadan özgürleşmiş, egemen sistemden bağımsız düşünebilme imkanına kavuşmuş zihne sahip olanlar, fiziki olarak ve bedenen zindana hapsedilseler ya da çok boyutlu baskı ve yasaklarla kuşatılmış olsalar bile, hür zihnin çabalarıyla, zihni planda inkılaplar yaşayıp, özgün düşünceler üretebilirler. Bedeni zindanlarda olan hür zihinler bile, zindan duvarlarının engel olamadığı zihni özgürlük alanlarında fıtratla vahyi bütünleştirip, Allah’a teslim olarak izzete kavuşurlar, sonuçta da, karşıtına sığınarak var olma zilletine sürüklenmeden, egemen cahiliyeden bağımsız, özgün düşünce ve projeler üretebilirler.

 

AKP-Gülen Koalisyonu, Müslümanları Dönüştürüyor ve Artık Zora dayalı Sekülerleşme Yerine Gönüllü Sekülerleşme Yaşanıyor

Ülkede despotizmin ve askeri vesayet rejimin tasfiye dilmesi ve görece de olsa hak ve özgürlükler alanında iyileşmeler yaşanması, bizim de görece olumluluk olarak nitelendirdiğimiz ve aynı konuda yıllardı çaba sarf ettiğimiz bilinmektedir. Ancak bizler Müslümanlar olarak, eski statükonun yerine ikame edilmeye çalışılan liberal muhafazakar demokrat yeni statükonun da taguti olmaya devam ettiğini ve üstelik yöneticilerin bireysel ibadetleriyle tezahür eden dindar kimliği sebebiyle ve zulmü azaltmasının etkisiyle Müslümanları dönüştürme riski taşıdığını ifade ederek uyarı görevimizi yapıyoruz.

Ancak maalesef, AKP-Gülen Koalisyonu, Müslümanlara çok zulmeden despotizmi geriletmede, askeri vesayeti tasfiye etmede başarılı oldukça ve görece özgürleşmeye yol açtıkça, bundan etkilenen Müslümanlar, yaygın bir biçimde, bunlar üzerinden yeni statükoya doğru meyledip eklemleniyorlar. Bu kolay etkilenme sonucu, artık yıllardır süren zora dayalı sekülerleşmenin yerine, gönüllü sekülerleşme/modernleşme sürecine girilmiş bulunuyor. Zenginleşme ve iktidardan pay alma pragmatizmi, çürütücü, yozlaştırıcı bir rol oynuyor, kapitalistçe kazanma ve harcama/tüketme hırsı Müslümanları kuşatıp yozlaştırıyor. Menderes, Demirel ve Özal dönemlerinde, daha çok geleneksel kesimler, sisteme entegre olmuşlar ve karşıtına sığınarak var olmaya çalışmışlardır. Şimdi ise, artık tevhidi uyanış süreci öbekleri, önce refah sonra AKP üzerinden aynı serüveni yaşamaktadırlar.

 

İçerden haber verme imkanına sahip Abdurrahman Dilipak bile: "Evet iktidar, servet ve şöhret dönüştürücü bir güçtür, ancak bu güç, ilk önce kendini ele geçireni dönüştürür.. Bizim de kendi 'burjuva'mız oluşuyor. Bizim de kendi derin devletimiz oluşuyor.. Biz de farkında olmadan onlara benziyoruz.." "Bugün neo İslamcılar ruhumuzu çürütüyor" tespitinde bulunuyor.

 

Başbakan Tayyip Erdoğan, gün geliyor “dinin bireye ait” olduğunu açıklayabiliyor. Gün geliyor, “Bir zamanlar, iktidara geldiğinde faizi kaldırabileceğini düşünenler vardı.. Buna aklınız yatıyor mu?.. Bu dünyanın gerçeği değil..” diyerek, İslam’ın en temel hükümlerinden birinin bu dünyanın gerçeği olmadığını söyleyebiliyor. Yine gün geliyor, “Paranın, ekonominin dini-imanı olmaz” diyerek, tevhid inancıyla, hayatın bütün alanlarını kuşatan İslam’la bağdaşmayan başka sözler sarf edebiliyor.

 

Şimdi aktaracağımız sözleri söylediğinde Gülen’le yakınlığına da dikkat çekilen Utah Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Hakan Yavuz,Gülen hareketinin"Bir Türk Protestanlaşması ve Türk Siyonizmi'dir" tanımını kullanıyor ve Gülen'in, Türk burjuvazisinin ihtiyacı olan İslam'ı üretme çabasında olduğunu savunuyor.Hakan Yavuz’a göre:“Gülen hareketi, dinin ve Tanrı'nın; kapitalizmin ve Türkiye'nin ihtiyaçlarına göre, Türk burjuvazisini güçlendirmek için yeniden yorumlanmasıdır”. Yine Yavuz’a göre;“Turgut Özal’la başlayan İslam’ın Protestanlaştırılması süreci, AKP muhafazakârlığı ve Gülen hareketiyle tamamlanmıştır.” (Tempo Dergisi,21-28 Ekim 2004).

 

Sonuçta Gülen önderliğindeki “Neo Nurculuk” hareketi ve AKP, Türkiye Müslümanlarının ve İslam algılarının Protestanlaştırılmasında büyük rol oynuyorlar.

 

İnsanlık “Başka Bir Dünya” ve “Adalet” Arayışındayken, Vahye Dayalı Projeler Sunmak Yerine, Eklektik Düşüncelerle Kur’an Mesajını Gölgelemek Büyük Vebaldir

 

Yukarıda ifade edilen sebeplerle, liberalizmle, sosyalizmle, demokrasiyle sentez arayışları, İslam’ı daha ziyade bireysel ibadet ve ahlak olarak algılayıp diğer alanları öteki düşünce, ideoloji, model ve felsefelerle paylaşma eğilimi ortaya çıkmaktadır. İşte bu zeminlerde adalet, barış, insan hakları ve özgürlükler “ortak iyi” ve “ortak payda” olarak gündemleştirilip “adalet devleti” adı altında yeni tür laik devlet projeleri için farklı düşünce ve modellerle sentezler oluşturulmaya çalışılmaktadır. Ortadoğu laiklik ve demokrasiyle İslamı uzlaştıran Türkiye modeline meylediyor ve bu modele göre dönüşüme hazır olduğunun sinyallerini veriyor.

 

Halbuki, bu tür sekülerizmle uzlaşmış eklektik düşünce ve projelerin üretildiği sürecin yaşandığı dünya, aynı zamanda bütün insanlığın, geniş mustaz’af kitlelerin seküler laik liberal sistemlerin pençesinde bunalmış olduğu, kurtuluş için arayışa girdiği bir dünyadır. İşte bu küresel seküler kapitalist kuşatmaya, sömürü, insan hakları ihlalleri ve adaletsizliklerine isyan ederek “başka bir dünya mümkün” sloganıyla meydanları dolduran insanlığın aradığı cevabı içinde taşıyan, insanlığın tek kurtuluş umudu olan ve insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkaracak tek mesajı barındıran Kitap ise bizim elimizde bulunmaktadır. Ama bu kitaba varis kılınanlar, Kur’an’ın meal ve tefsirini yapanlar, Kur’an davetçisi kimliğini kuşananlar, Kur’an halkalarında yetişenler bile, maalesef pragmatik nedenlerle ya da başka saiklerle, bu insani-fıtri arayışa doğru cevabı verecek bir Kur’an toplumunu inşa etmek, vahyin mesajını kendi bireysel ve toplumsal hayatımızda sosyalleştirip projelendirerek bu arayış içindeki insanlığa sunmak yerine, onların pençesinde bunaldıkları seküler sistemleriyle vahyin mesajını karıştırıp lekeleyen, ya da öyle anlaşılmaya çok müsait söylemler, düşünceler ve projeler üreterek bu umudu yok etmekte ve bu sebeple de büyük vebal yüklenmektedirler.”






















Bu içerik 2356 defa görüntülendi.
 
 
Yorumlar
Yorum Ekleyin
Adınız Soyadınız
e-Posta Adresiniz
Başlık
Yorum
Kalan karakter sayısı : 6000
Güvenlik Kodu
 
 
Copyright © 2013 İLKAV - İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı
Strazburg Caddesi No:18/4 SIHHIYE/ANKARA
Telefon :  +90 (312) 229 79 76 e-posta:  iletisim@ilkav.org
Dataişlem