Üye Ol  -  Şifremi Unuttum?
Facebook
 
 
> Peygamber’e Sövmek Serbest, “Atatürk İlâh Değildir” Demek Suç!...

> İlk Kur’an Neslinin Mekke Örneğinden Çıkarılacak Dersler ve Mekke...

> Kur’an ve Sünnete Dayalı Sahih İslam Anlayışını, Her Şartta Taviz...

> Zulüm bataklığında çürüyüp toplumu da çürüten bir sistemin kurulu...

> Mü’minlerin, Ameller, Hayat Tarzı ve İtaat Alanında Bâtıl Olandan...

   
 
Hesap İsmi: İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı
Para Cinsi: Türk Lirası (TL)
Şube/Hesap: Kızılay Şub. / Hesap No: 2000614-4
IBAN: TR550020300002000614000005
En Çok Okunanlar

Anasayfa  >   PANELLER  >  2011
 
İLKAV’ın ´Ortadoğu’da Halk Ayaklanmaları´ panelinden önemli mesajlar...
Tarih: 27/09/2011
   


İLKAV Panelinde ortak tespit: “Halk ayaklanmaları inkılap hüviyetinde değil, sistem içi değişim yaşanıyor. Diktatörler değişmiyor, yüzleri değişiyor. Düşünce, proje üretemeyen Müslümanlar küresel emperyalistlerin ürettiklerini tüketmekle meşguller.”



İLKAV Panelinde ortak tespit: “Halk ayaklanmaları inkılap hüviyetinde değil, sistem içi değişim yaşanıyor. Diktatörler değişmiyor, yüzleri değişiyor. Düşünce, proje üretemeyen Müslümanlar küresel emperyalistlerin ürettiklerini tüketmekle meşguller.”

İLKAV Panelinde Başbakana Çağrı: “Bize iki saat ayırın ve Hakka teslim olma ruh halini kuşanarak dinleyin. Size, laik demokrasiyle İslam’ın asla bağdaşmayacağını anlatalım”.



İLKAV’ın düzenlediği “Ortadoğu’da halk Ayaklanmaları, Ülke ve Bölge Müslümanlarının tutumu” konulu panel, 25. 09. 2011 tarihinde Anakara Kocatepe Kültür Merkezi Konferans salonunda büyük bir katılımla gerçekleştirildi.

 

Sunuculuğunu Radyo denge programcılarından Alper Tuna’nın yaptığı panel programı Emrullah Ayan’ın, Kur’an’ı Kerim okumayı müteakip, konunun önemine ve güncelliğine dikkat çeken ve konuşmacıların cevaplayacakları soruları hatırlatan açış konuşmasıyla başladı. Gazeteci Adem Özköse’nin bölgeye dair yerinde tespitlerde bulunan ve ayaklanmaların sebep, hedef ve katılımcılarına dair aktarımlar yapan sunumunu müteakip, Atasoy Müftüoğlu, Süleyman Aslantaş ve Mehmet Pamak konuşmacı olarak katıldıkları panele geçildi.

 

Paneli yöneten Ahmet Kalkan giriş mahiyetinde yaptığı konuşmada, Ortadoğu’da yaşanan ayaklanmaların, despot, diktatör taguti rejimleri devirme anlamı taşıdığını ve bu anlamıyla da görece bir olumluluk sayılsa da, bazı Müslümanların abarttıkları gibi İslami bir intifada ya da inkılabın söz konusu olmadığını ve bunun Müslümanlar açısından üzücü ve özeleştiri gerektiren bir durum oluşturduğunu söyledi. Kalkan, “Üzülerek ifade edelim ki, Müslüman ve muhalif kesimlerden gelen açıklamalara ve gidişe bakılırsa, daha zalim ve diktatör taguti sistemlerden, daha az zalim ama yine taguti olan laik demokratik sistemlere geçme çabaları ön plana geçmekte ve bu eğilim Türkiye de dahil küresel bir destek görmektedir” dedi.

 

Ahmet Kalkan konuşmasında özetle şunları ifade etti:

 

“Yıkmakta birleşen halk, yapmakta birleşemiyor. "Devrim", devirme, yıkma ile alâkalı olsa da, Kur'an kavramı olan "inkılâb"ın esası, yapmaya, inşâya dayanır.”

 

“Köklü değişikliğe, yıktıktan sonra daha güzelini inşâ etmeye denir inkılâb. Zâlimlerin hakkı devrilmek olsa da, mü'minler sadece devirmekle sınırlı “devrim”le yetinmezler, inkılâbla devrimi taçlandırırlar. Sistemsiz, plansız, programsız, kadrosuz ve lidersiz bir ayaklanmanın yeniden yapmak, yeniden inşa için hiçbir tezi ve etkisi yoktur. Yıkmak ve devirmek için Ortadoğu ülkelerindeki halklar nice riskleri göze aldı. Ama aynı halkların sistemli ve planlı bir şekilde ülkelerini kimin ve (daha önemlisi) hangi kuralların, hangi sistemin/modelin yöneteceği üzerinde hiç düşünmedikleri anlaşılıyor.

 

Toplumlar nasıl bir yönetim istediklerini bile düşünmeden, erken doğuma teşvik edildiler, hazırlıksız şekilde sadece yıkmak için bir araya gelip toplu eylemlerle yöneticileri yıktılar. Sonra? Sonrası yok... Halkların çoğu zaten zâlim diktatör bir tâğutu sevmezken, ondan daha az zâlim olduğunu düşündüğü tâğutu tercih edebiliyor. Kral diktatör tagutlar gidecek, demokrasi tagutları başa geçecek. Tek kişinin despotluğu yerine, çoğunluğun, meclisin tahakkümü uygulanacak. Sadece despotik rejimler değil, demokratik rejimler de şirke dayanır, her şirk de en büyük zulümdür (31/Lokman, 13). Ve mü'minlerin tâğutu inkâr etmeleri, imandan önce ve iman etmek için şarttır (2/Bakara, 256). Câhil halk, daha zâlim tâğuttan kaçarken başka bir tâğutun kucağına atılmayı tercih ediyor. Demokrasi sayesinde halk tâğutlardan tâğut beğenmenin dayanılmaz hafifliğini yaşayacak; istediği tâğutu işbaşına getirebilecek, katilini kendisi seçebilecek, celladını özgürce tercih edebilecek.

 

Bir ihraç malları oldu Türklerin. Aslında ithal olan, ilk kullanma tarihi milattan çok öncelerine uzanan Yunan malı demokrasiye Türk elbisesi giydirerek Araplara Türk malı diye pazarlama görevi verildi Erdoğan'a. Bizim mahallenin muhtarlarını kendisine âşık eden bu 7 mi, 77 mi kocalı Hürmüz, Ortadoğu'da yeni âşık avında. Türkiye'yi (İslam'dan) kurtardı, sizi de iyi bir kurtarsın. Ne yapacaksınız Kitab'ı tümüyle uygulamayı? Onun işinize gelen bir kısmı sizin neyinize yetmedi?İllâ bir kutsal istiyorsanız, alın size demokrasi. Demokrasi kendisine şirk koşulmasını istemez, kıskançtır o dilber. Biraz İslâm biraz demokrasi, olmayacak dua yani... Boşverin âhireti dünyada bu demokrasi aşkı yeter size. Biraz ihtiyarmış, maskesi sırıtan bir cadı imiş, çok kocalıymış... Olsun, şimdinin modası bu. Hem demokrasi alanlara laiklik de yanında bedava olarak gelecek. Tayyib ağabeyinizin bu kıyağını unutmazsınız değil mi? Dinsiz de olmazsınız laik olunca, müctehid-i âzam öyle buyurdu, dinsiz olmazsınız, olsa olsa çok dinli, çok ilahlı olursunuz...

 

ABD, bir ülkeyi doğrudan işgal etmenin acı faturalarının bedelini ödüyor. O yüzden hem para ve hem insan yönünden kendisine çok pahalıya mal olan ülke işgalleri yerine, postmodern değişimlerle kendi çıkarları doğrultusunda daha güveneceği yönetim ve yöneticileri işbaşına getirmek istiyor.

 

ABD'nin "değişmez, yenilmez muktedir güç" olduğunu hiçbir mü'min düşünemez bile. Ama o büyük şeytanın, global fitnelerin tümünde parmağı olmadığını düşünmek dünyayı ve Amerika'yı tanımamak demektir. Biz inanıyoruz ki, Ortadoğudaki zulüm düzenleri çökmeye başladığı gibi, insanların beyinlerini ve gönüllerini işgal etmeye çalışan Amerika ve işbirlikçileri de tarihin çöplüğüne atılacaktır. Rûm Sûresi, biri yenilen iki süper güçten diğerinin de kısa bir zamanda mağlûp olacağını belirtir. Tarihte olduğu gibi, süper güçler er geç yine çökecektir.

 

Rûm Sûresini bugünkü dünyaya yönelik tekrar okuyoruz. Sovyetler Birliği'nin ansızın genç yaşta yıkıldığı gibi, Amerikan emperyalizmi de çok kısa zaman sonra yavrusu İsrail ile birlikte yıkılıp gidecek. Gönül istiyor ki, bizim elimizle cezalarını çeksinler, gönül istiyor ki, onların boşalttığı yere İslâm hâkim olsun. İnkılâpları kalabalıklar değil, onlu sayılardaki dâvâ adamları gerçekleştirir. Tarih hep bunun örnekleriyle doludur. Kalabalıkların yapamadığını Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmayan, ilkeli, planlı çalışan az sayıda dâvâ adamları gerçekleştirecektir. Onlar niye biz olmayalım? Zâlimler, nasıl bir inkılâpla devrildiklerini görecekleri gibi, dünya yeniden nasıl bir İslâmî inkılâb gerçekleşiyormuş, inşaAllah yakında görecek, yakında...”

 

Ahmet Kalkan’ın bu giriş konuşmasından sonra, Ortadoğu’daki gazeteciliği ve çatışma bölgelerinden haber ve röportajlarıyla tanınan Adem Özköse, bizzat bulunarak müşahede ettiği, tanıklık yaptığı hususları da aktararak bölgedeki, üzerinde panelistlerin değerlendirmeler yapacağı resmi ortaya koymaya çalıştı.

 

Adem Özköse konuşmasında, bölgedeki halk ayaklanmalarının, despot yönetimlerin on yıllardır süren büyük zulümleri sonucunda biriken öfkenin patlaması olduğunu ifade etti.

 

Bölge halklarının uzun yıllar boyunca yaşadıkları acılara dair, bizzat tanıklık yaptığı somut örnekler anlattı. Çok basit sebeplerle, insanların on yıllarca ortadan yok olduklarını, on yıllarca haber alınamadığını ve bu sebeple büyük acıların yaşandığını, ailelerin dağıldığını, işkence altında ölümlerin çok yaygın olduğunu, açlığın, sefaletin ve temel haklardan yoksun bir esaret halinin yaşandığını ifade etti. Sonuçta bu öfke birikiminin özellikle genç insanlarda isyan ruhunu ateşlediğini, insanların özgürlükleri uğrunda can feda etmeyi göze alarak sokaklara çıktıklarını ve özgürlüğe ulaşmadan da evlerine dönmeye niyetlerinin olmadığını bizzat yaptığı görüşmelerde tespit ettiğini beyan etti. Bu insanların büyük çoğunluğunun aynı zamanda İslami duyarlılıklara da sahip olduklarını, ancak bir İslami model ve hedefe doğru ilerleyen planlı ve ilkeli bir İslami hareketin olayları yönlendirmesinin de, İslami bir inkılabın da söz konusu olmadığını, İslami hareketlerin bu isyanın gerisinde kalıp öncülük yapmakta zaaf gösterdiklerini, ama sokaklara çıkan genç insanların çok samimi bir arayış içinde olduklarını, Suriye özelinde yerinde tespitlere dayandırarak aktardı. Müslümanların özgün modellerini geliştirerek, özgün projelerle gençlere ulaşma ve onların bu samimi isyanlarını sahih istikamete yönlendirme cehdi içine girmeleri gerektiğini, bu konuda ciddi bir kadrolaşma ve proje eksikliğinin olduğunu hatırlattı.

 

Adem Özköse’nin bölgenin ve ayaklanmaların resmini ortaya koyan bu sunumunu müteakip panele geçildi ve ilk söz Atasoy Müftüoğlu’na verildi.

 

Atasoy Müftüoğlu konuşmasında özetle şu önemli konulara değindi:

Son iki yüz yıldır çözülmeyi yaşıyoruz. Yeniden İnşayı Başaramadık

“İçerisinde yaşadığımız dünyada geleneksel güç dengelerinin İslam ve Müslümanlar aleyhinde bozulduğu günden beri, İslam dünyası toplumları her alanda çok ciddi bir tıkanma ve belirsizlik durumuyla karşı karşıyalar. Dünyada Endüstri ve Sanayi Devrimi ile bilimsel-teknolojik, Fransız Devrimi ve aydınlanma ile siyasal ve sosyal dengenin İslam’ın ve Müslümanların aleyhine bozulması ile son 200 yıldır bir alt üst oluş yaşamaktayız. Müslümanlar bu yeni durumu çözümleme konusunda çok ciddi sorunlar yaşadılar. Önce bu yeni süreçle yüzleşemediler bu yeni süreci sorgulayamadılar. Yeni dünyayı tanımlamada zorluk çeken Müslümanlar,içe kapanmıs olmaları nedeniyle kendi kendilerini tekrar ediyor olmaları nedeniyle, yeni süreçlere intibak edemedikleri gibi, yeni sürecin imkanlarına da kayıtsız kaldılar. Halen İslam toplumları modernitenin, post modernitenin, sekülerizmin, liberalizmin, kapitalizmin baskısı altında yaşıyorlar. Ne kendilerini gereği gibi ifade edebiliyorlar, ne öykündükleri batı gibiolabiliyorlar. Son 200 yıl zarfında İslam toplumları kendilerini yenilemeyi yeniden inşa etmeyi başaramadılar. Müslümanlar bu duruma ya çözülme yada içe kapanıp kabuğuna çekilme şeklinde cevap vermişlerdir. Çözülme noktasında ciddi sorunlar yaşıyoruz.

 

Zihinlere yönelik saldırıyı püskürtemedik. Özgüvenimizi kazanamadık.

Düşünmeyi, akletmeyi, sorgulamayı ihmal ettik ve hiçbir şey üretemedik.

 

Daha önce Moğol istilası gelmiş tüm İslam topraklarını yerle bir etmişti. Ama Müslümanlar çok kısa bir sürede daha güçlü olarak kendilerine geldiler. Ancak şimdiki saldırı bizzat zihinlere ve din algımızadır. Bu daha tehlikelidir. İnandığımız değerlerden şüphe duymamız istenmektedir. Modernite, postmodernite, sekülerizm, liberalizm, demokrasi ve laiklikle hesaplaşamadık. Bu kavramların doğduğu batıyı anlayıp gerekli cevapları vermede eksik kaldık. Mısır da Tantavi, Osmanlıda Hayrettin Paşa, Ebubekir Ratıp efendi somut bütüncül cevaplar veremediler. Tekniğini ve ilmini alalım ahlakını bırakalım batının düzeyini aşamadık. 1898 Omdurman savaşında Sudan’da Müslümanlar İngilizlerle savaşırken kendilerini mehdinin askeri olarak görüyorlar. Düşmanın silahı ile ilgili hiçbir bilgiye sahip değiller. Çok samimiler. fakat düşmanın imkanları ile ilgili olarak maddi bilgiye ve bilince ve yaklaşıma sahip değiller. Evvela yanlışlık surda başlıyor yanlış bir itikat içindeler. Mehdinin geldiğini zannediyorlar ve onun askeri olmakla onurlandıklarını düşünüyorlar, dolayısıyla hiçbir sorgulama ve eleştiri ihtiyacı duymadan bütün varlıklarını bu konuda seferber ediyorlar. Şimdi biz aynı dönemi yasıyoruz. Bu defa Türkiye’den baktığımızda ortalık mehdiden geçilmiyor, her cemaatin reisi bir mehdi gibi tanımlanıyor, mehdiler gelmişler ama görevlerini yapmıyorlar. Böyle bir laubalilik olamaz, böyle bir sorumsuzluk olamaz.

O zamanda ne yaptılar Sudanlılar, mehdinin ordusundaki askerler bu savaşa, samimiyetle ama eleştirmeyen, sorgulamayan, körü körüne teslim olan, araştırmayan, düşünmeyen, üretmeyen böyle bir bilinçle, böyle bir duyarlılıkla katıldılar, fakat İngilizler o günlerde, Müslümanların takip etmediği alanda yeni keşfedilen bir makineli tüfekle geldiler Omdurman’a ve birkaç saatlik bir savaş sonucunda 11.000 Müslüman’a karsı 40 kişilik bir zayiat verdiler. Üstelik Mehdinin başını kesip çöp tenekesinde İngiltere’ye götürerek istiskal ediyorlar. Bu istiskal hale devam ediyor.

 

Geçmişin yasını tutup geçmişe tapıyoruz. Hiçbir şey üretmiyoruz ve tarihe tanıklık etmiyoruz.Zihinsel cesarete ihtiyacımız var.

 

geçmişten devraldığımız kültürümüzün maalesef çok romantik çok nostaljik, çok çevresel boyutu var. Biz hala karşı karşıya bulunduğumuz çok yönlü tehditlerin farkına varmaksızın el an bu gün geçmişin yasını tutuyoruz. Bir yandan geçmişe tapınıyoruz, geçmişte ne olup bittiğini tartışmaya devam ediyoruz. Bugün ne yapılması gerektiğine ilişkin hiçbir çabamız yok. İslami faaliyet demek geçmişte ne olup bittiğini tartışmak anlama geliyor. Ümmet aradan 1430 yıl geçmesine rağmen hala Kur’anı nasıl anlayalımı tartışıyor, böyle bir şey olamaz. Burada bir sorun var. Kur’an’ın tarihe nasıl müdahale edeceğinin, tarihi nasıl şekillendireceğinin, tarihi nasıl biçimlendireceğinin konuşulması gerekirken, hala bunları konuşuyoruz.

 

Bugün elan bu hali hazır kuşatılmışlık içinde olayları gelişmeleri çok romantik gözlemlerle yorumlamaya devam ediyoruz. Bunu yapmamalıyız gerçeklerle yüzleşmeye cesaret etmeliyiz. Romantizm bizi rahatlatır, fakat gerçekler bizi çok ciddi şekilde rahatsız eder. gerçeklerle yüzleşmek için bunları sorgulamak içinbir bedel ödememiz gerekir bir risk almamız gerekir bir tavır ortaya koymanız gerekir. Bir mücadele ortaya koymanız gerekir. bunları yapamayanlar romantizme sığınırlar, pastörel bir kültüre sığınırlar ve bizim bugün yaptığımız gibi elan yaptığımız gibi romantik yanılsamalar biriktirirler ve biz bugün bunları biriktirmeye devam ediyoruz. Batının bizi ötekileştirdiği ve taşralılaştırdığı günden beri bilgi üretmiyoruz bilinç üretmiyoruz, felsefe üretmiyoruz, içerik üretmiyoruz, tarih üretmiyoruz, tarihe müdahale edecek bir irade üretmiyoruz, eleştiriler, analizler üretmiyoruz.

 

Küreselleşen dünyanın taşrası olmaktan çıkıp, tarihe müdahale edecek bir nitelik kazanmalıyız.

 

Bu sebeple bunları üretenlerin iradesine maruz kalıyoruz, maruz kalmaya devam edeceğiz. Çünkü bunları üretmiyorsunuz, çünkü taşralı üretmez, taşrada yasayan üretme ihtiyacı duymaz. Tarsalılar merak etmez, tarsalı analiz etmez, taşralı büyük ölçüde merkezde ne üretiliyorsa onları tüketmek zorundadır. Taşralı tek düze basma kalıp bir örnek homojen bir hayata ve dünyaya tanıklık eder. Yoksa taşralı tarihe tanıklık etmez, bu manada hepimizin bir tarsalı olduğumuzu hepinize üzülerek söylemek istiyorum. Çünkü tarihe tanıklık etmiyoruz, tarihe bir şeyler üreterek tanıklık etmemiz gerekiyor seyrederek değil. Biz tarihin öznesi değiliz, tarihin çok edilgen sıradan seyircileriyiz. bu çok aşağılık bir konumun adıdır. Kitab-ı Kerim’de böylesi bir konum tanımlanmıyor. Kur’an-ı Kerim’de hepinizin tarihe müdahale edecek bir birikime, bir bilince sahip olması gerekiyor. Müslüman olmak demek hayatın tarihin, toplumun, siyasetin, olayların, gelişmelerin farkında olmak demek. Bir farkındalık bilincine sahip olmak demek. Peki bilgi üretemeyen, bilinç üretemeyen, içerik üretemeyenler bu farkındalığa nasıl sahip olacaklar? Bu küresel çağda kendi yerelliklerimize kapanmış bulunuyoruz. iletişimdevriminin yaşandığı, enformasyon devriminin yaşandığı bir çağda biz kendi yerelliklerimizle tatmin olmaya çalışıyoruz. küresel çağdayerelliklerimiz hiçbir şeye direnemiyor büyük kültürler küçük kültürleri yutuyor.Yabancılaşıyoruz.

 

Dünyaya bir bütünlük içinde bakamıyoruz. Üstad, hoca, şeyhler bilincimizi parsellemiş. Sizin dışınızdakileri de takip edin diyen bir üstada rastlamadım. Düşündürülüyoruz. Zihinsel cesarete ihtiyacımız var. Statükoları sorgulamak. Bütünüyle reddetmek değil. Biz şimdi geçmişin yasını tutuyoruz, geçmişe tapınıyoruz, bu anlaşılabilir bir şey değil. Bu yüzden bugün dünyada ne olup bittiğinin ayırdında değiliz. Dünya neyi konuşuyor, neyi tartışıyor? Müslümanlar olarak hiçbir tartışmayı biz başlatmıyoruz. Hiçbir tartışmada taraf değiliz. Zihinsel savaş vermiyoruz. Tarihe dönmek gibi bir çabamız var mı? Entellektüel diktatörlüklerle hiçbir sorunumuz yok. Siyasi diktatörlüklerle uğraşıyoruz.

 

Statüko değişmiyor, görüntü değişiyor. Diktatörler değişmiyor, yüzleri değişiyor

 

Neo-Liberal meşruiyet arıyoruz. Neo liberal dindarlık yaygınlaşıyor. Libya da görülmemiş bir ihanet yaşanıyor. Batı ile işbirliği içinde olan yerliler ve ganimet peşinde olan diğer ülkeler. Statüko değişmiyor. Görüntü değişiyor. 21 yy nasıl yönetilecek. Sorun burada. Mısır diktatörünün yüzü değişti. Her şey aynı.Zihinlerimize düşüncelerimize kim vaziyet ediyor? Oryantalist klişeler. 'Arap Baharı' diye bir tanımdan söz ediliyor. 'Arap Baharı' diye bir bahar yok. Prag Baharı'ndan ilham alınmış bir şey. Tanım Araplara ait bir tanım değil. Düşünce hayatımız özgür değil. İslami bilgi özgür olmayınca nasıl zihinlerimiz özgür olabilir? Irak, Suriye, Lübnan, Libya, Somali, Sudan ve İran’ın batı tarafından yeni bir sömürge haline getirilmesi ile ilgili çalışmalar çok tanınmış bir pentagon yetkilisinin general Wester Clark’ın ifadesine göre 11 eylülden birkaç gün sonra başlamış bir projenin parçalarıdır. Diğer tarafta Avrupa’da, Amerika’da yüzlerce düşünce kuruluşları var bu yüzlerce düşünce kuruluşu ilgili ülkelerin enformasyon servisleri ile birlikte çalışıyor ve fakat biz onların ilgili ülkelerin enformasyon kuruluşları olduklarını bilmiyoruz. Bunların çok masum yardım kuruluşları eğitim kuruluşları olduklarını biliyoruz. O düşünce kuruluşlarından bir tanesi ile ilgili bir örnek vereceğim Midilis Forum. Bu kuruluş ve benzerleri, aynen bu “Neonurculuk” olayında olduğu gibi, çok hoş görülü yani dövene elsiz gerek sövene dilsiz gerek tavrını sergileyen bir Mevlana ve Yunus okunmasını öğütleyen Seyyid Kutup ve Mevdudi okunmamamsını öğütleyen yeni bir dil oluşturmaya çalışıyorlar. Neo Nurculuk ta bunların bir projesi. Budistlerin dilinden aşırmalarla Kültürel İslam’a kendini nispet edenler uzman adı altında Müslümanların kadim inançlarını ılımlılaştırıyorlar. Gençlere yurtdışında eğitim verip Arap ülkelerinde örgütlüyorlar. Bu eğitimlerin ortak özelliği Folklorik İslam’a dayalı, bir liderliğe sahip olmayan, “radikal İslam”a karşı ılıman tipler üretmek.

 

Bu dilin adı “hoş görü” dili, hoş görü dilinin aslında bizimle uzaktan yakından bir ilgisi yok. Mistikler tarafından icat edilmiş bir dildir. Çok tanınmış öncüleri var bunların, şimdi bu midilis forum gibi örgütler her ülkede çalışıyorlar. Türkiye’de de çalışıyorlar. Türkiye’de her akşam şu veya bu televizyonda gördüğünüz ve uzman diye kabul ettiğiniz, kendilerini bir şekilde bu kültürel İslam’a nispet eden adamların bu düşünce kuruluşlarının profesyonel memurları olduğunu bilmeniz gerekir. Şimdi bunlar yeni bir dilin öncülüğünü yapıyorlar. Bunlar Mısır’dan, Tunus’tan, Suriye’den bütün Ortadoğu, kuzey Afrika ve Türkiye’de gençleri alıp Avrupa’ya, Amerika’ya götürüyorlar ve orada bu gençlere bu sosyal medyayı, elektronik medyayı nasıl kullanmaları gerektiği noktasında kurslar veriyorlar. Bu kursları başlatanlar Mısır’da gösterileri başlattılar. Bu arkadaşlar da bir liderlikten programdan yoksundular.

 

Bunların ben Müslüman olup olmadıklarını tartışmıyorum. Ama bugün folklorik ve kültürel bir İslam’a doğru gidiş olduğunu ve bu İslam’ın da, neoliberal referans kaynaklarına sahip olmak için çaba harcadığını bunu biliyorum. Bu düzlemde bu gençler ki, bunları isim isim biliyoruz ve bunlar ABD’nin Ortadoğu’da “radikal İslam”la savaşma konusuyla ilgilendiğini, İsrail’in Filistinliler tarafından kabul edilmesini temin etmeye çalıştıklarını, İslamizmle mücadele etmede kamuoyunda anti-İslamcı yazarları, eylemcileri ve yayıncıları korumakla yükümlü olduklarını, Müslümanların imajlarını kirletmekle yükümlü olduklarını, İslami çabaları kirletmekle yükümlü olduklarını biliyoruz. Şimdi Mısır’da ve Tunus’ta yapısal bir değişim olmadı. Diktatörlerin devrilmesi, değişmesi kuşkusuz güzel ama, yeni diktatörlükler var. Biz siyasal diktatörlerin düşüşünden memnuniyet duyarken, şimdi neo-liberal diktatörlüğün emrine giriyoruz. Artık zihinlerimiz bağımsız değil ,dünyanın hiçbir yerinde Müslümanlar zihinsel bir bağımsızlık savaşı vermiyorlar. Zihinsel bağımsızlık savaşı güç bir savaş.

 

Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da bir belirsizlik durumu var. Bu belirsizliğin Türkiye aracılığıyla kapatılmasını dünya istiyor ve Türkiye’nin bir model olması arzu ediliyor. Eğer Türkiye model olmazsa muhtemelen İslami hareketler gelir diye endişe ediyorlar. Gerçi onlar da çok isteksiz, örneğin “İhvan-ı Müslimin” seçim kazanmak istemiyor. Çünki nasıl yöneteceğini bilmiyor, bunca tecrübeye rağmen nasıl yöneteceğini bilmiyor. Bu nedenle Türkiye’nin Ortadoğu da insiyatif sahibi, etki sahibi olması, küresel sistemin seküler değerleri istikametinde düzenleyici, dönüştürücü bir konumda olması arzu ediliyor.

 

Direniş mücadelelerine şükran borçluyuz.

 

Direniş mücadelelerine şükran borcumuz var. Elbette bazı görüşlerini tasvip etmesem de. Bunlar emperyalistlere karşı mücadele edilebileceğini göstermişlerdir. Yeni bir dindarlık biçimine cemaatler ve partiler ikna edilmeye çalışılıyor. Tek boyutlu birikim, tüm ümmeti kuşatacak persfektife sahip olamaz. Neo nurculuk, İslam’ın millileştirilmesi, ehlileştirilmesi, direnişçi Müslümanlardan ve devrimcilerden nefret ettirilmesi ve müstekbirlerle işbirliği içinde olunması üzerine kurulu bir düşünce içerinde. Binlerce yalan menkıbe uydurulup, her gün insanlar uyuşturuluyor. Resmin bütününü görmek zorundayız. Dine göre mezhep sahibi olabiliriz. Ama mezhebe göre din sahibi değil. Devrimi sadece İranlılar yapar diye bir düşünceye sahip değilim. Mısır da yapar, Türkiye de .şartlar elverirse. Kolektif bir otoriteye sahip değiliz. Taşralı olmaktan, bilgi bilinç düzeyimizi artırmak, dünyayı takip etmekle kurtulabiliriz. Ekranların zulmüne maruz kalmamalıyız. Nükleer serpintiden uzak kaldığımız gibi ekranlardan uzak kalmalıyız. Kitapları takip etmeliyiz. 21 yy düşünce hareketlerini oluşturmalıyız. Zihinsel cesaret ve zihinsel özgürlük. Bilince davet. Taklitin ve tekrarın ötesine geçmemiz için bilincimizi kuşanmalıyız. Sizi Bilince davet ediyorum.”

 

Bu konuşmayı müteakip panelin ikinci konuşmacısı Süleyman Aslantaş’a söz verildi.

 

Süleyman Aslantaş konuşmasında özetle şu hususları ifade etti:

“Ortadoğu’nun son 30 yılında öne çıkan en önemli başlıklar petrol, İslam, İsrail ve Arap yönetimleridir. Bilhassa 1945’de Yalta süreciyle başlayan ve 1990’da Sovyetler’in dağılmasıyla fiilen sona eren “Soğuk Savaş” döneminde bir taraftan İslam coğrafyasındaki halklara rağmen varolan Arap yönetimlerini yapay İsrail düşmanlığıyla oyalarken, diğer yandan Müslüman ahaliyi “komünizm” korku ve tehdidiyle sindiriyordu. Neredeyse tüm Ortadoğu coğrafyasında 45 yıl komünizm mücadelesiyle geçti ve insanlar uyutuldu. Soğuk Savaş sonrası petrole ve petrol trafiğine sahip olmak, radikal ya da siyasal İslamı pasifize etmek, İsrail’in güvenliğini sağlamak için Ortadoğu’ya ve İslam coğrafyasına yeni bir taktikle yaklaşma gereği hasıl oldu.

 

Bölgedeki değişimler, emperyalistlerin projelerinden bağımsız değildir

 

Kuveyt işgalini bahane ederek 17 Ocak 1991’de Amerika ve Müttefik Kuvvetler Irak’a saldırdılar. Dönemin Amerikan Başkanı Bush bu müdahaleyi kendi kamuoyuna ve dünyaya duyururken şöyle diyordu: “Geçtiğimiz yıl çok uzun süren Soğuk Savaş dönemini geride bıraktık. Bundan sonraki hedefimiz çocuklarımız ve gelecek kuşaklarımız için yeni bir dünya düzeni kurmaktır.” Büyük Ortadoğu Projesi, Yeni Ortadoğu Projesi, Genişletilmiş Ortadoğu Projesi ve yine Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi hemen hemen bunların hepsi o ilk söylenenin devamı mahiyetindedir. Bunların hepsinin özeti ise; petrol bölgelerine hakim olmak, petrol tarfiğini kontrol altına almak, vekilharç konumundaki İsrail ve arap yönetimlerini önemli ölçüde devre dışı bırakmak ve böylece Ortadoğu petrollerine ihtiyaç duyan gelişmiş ülkelere ekonomik rekabette üstünlük sağlamak, radikal İslam ya da siyasal İslam’ı önleyerek İran İslam Devrimi sonrası gelişen yeni İslam anlayışını pasifize ederek onun yerine demokrasi ve onun kamuflaj malzemesi olan insan hakları, hukukun üstünlüğü, düşünce özgürlüğü gibi birtakım kavramları ikame etmek ve son olarak da İsrail’in güvenliğinin sağlanması YDD veya BOP’un en önemli tasarılarıdır.

 

Yeni Dünya Düzencileri, Müslümanları, İslami ilke ve yöntemlerden uzaklaşmaya, temel akidesi insan ve onun aklının egemenliğine dayanan demokrasiye davet etmektedir.

 

Aslında 17 Ocak 1991’den günümüze kadar olan gelişmeler Yalta’nın revize edilmesinden başka bir şey değildir. Nevar ki Yalta sonrası hesapta olmayan “siyasal İslam anlayışının ortaya çıkması” komünizmin sistem olarak yönetimden uzaklaşması ve çökmesi Yalta’nın farklı biçimlerde revize edilmesini zorunlu kıldı. Şu anda Tunus’ta başlayan, Libya’da yoğunlaşan, Yemen’de deprem etkisi yapan, Suriye, Suudi Arabistan ve İran gibi ülkelerin de her an kapısını çalacak olan isyan hareketleri İslami bir gelecek vadetmekten çok Batı’nın dikte ettiği demokrasi ve onun alt başlıkları gibi takdim edilen çeşitli özgürlük ve beklentileri öne çıkartmaktadır. Dolayısıyla Tunus ve devamı olan hareketler için İslam adına heyecanlanmamızı gerektiren bir şey yok. Şüphesiz despot zalim yönetim ve yöneticilerden kurtulmak Ortadoğu halkları için sevindirici gelişmelerdir. İnsanların kendilerini yönetecek olanları kendilerinin seçmelerinin hiçbir sakıncası yok. Ama mesele burada kalmıyor ve kalmayacak. Yeni Dünya Düzencileri Müslümanları kendi aidiyetlerinden İslami ilke ve yöntemlerden uzaklaştırarak temel akidesi insan ve onun aklının egemenliğine dayanan ve aslında bir yönetim biçimi olmaktan çok bir dünya görüşü olan, yasama yetkisini insanlara veren demokrasiye davet etmekte. Oysa Müslümanın aidiyetinde inanmış olduğu Allah’ı ve O’nun gönderdiği yüce Kitab’ı yasamanın yegane kaynağı olarak görmek ve inanmak vardır. Kur’an’da şöyle buyuruluyor: “Allah’la beraber bir başka tanrı edinme, yoksa yerilmiş ve tek başına kalmış olursun.” (İsra: 22)“Ey Muhammed! Seni sana vahyettiğimizden ayırıp başka bir şeyi bize uydurman için uğraşırlar. O zaman seni dost edinirler. Sana sebat vermemiş olsaydık andolsun ki az daha onlara meyledecektin.” (İsra:73-74)

 

Batı menşe’li ve İslam karşıtı bir kısım kavram, slogan ve söylemler karşısında neredeyse savrulmayan Müslüman sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor

 

Şu anda bütün iyi niyetlerimize, umutlarımıza rağmen çağın siyasal ve sosyal vebası olarak karşımıza çıkan Batı menşe’li ve İslam karşıtı bir kısım kavram, slogan ve söylemler karşısında neredeyse savrulmayan Müslüman sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Maalesef Müslümanlar laikleştiler, demokratlaştılar ve hatta yavaş yavaş sekülerleşme eğilimleri de başgöstermeye başladı. Amerika, Yalta’yı revize ederken Müslüman önderler de Kur’an’a dayalı İslami anlayış ve yaşayışlarını revize etmeye başladılar!

 

Ortadoğu Amerikan projeleri ekseninde ve Türkiye modelliğinde yeniden dizayn ediliyor

 

Amerika için Ortadoğu’da son birkaç iş kaldı. Bunlardan birisi yerel Arap yönetimlerinin yani tetikçilerin iş akdini feshetmek, ikincisi de İsrail’i ki; o da ayrı ve baş tetikçi minimalize etmek yani küçültmek, sembolik, dünya Yahudilerinin kutsallarına ulaşabileceklerini bir devlet haline getirmek. Şüphesiz İsrail’in gerek güvenliğinin sağlanması ve gerekse sembolik hale getirilmesinin önünde fiziki ve psikolojik engeller var. Bunlar en genelde; Yahudi yerleşimciler, Filistinli mülteciler, Doğu Kudüs’ün statüsü. Halihazırda Yahudi yerleşimcileri yerlerinden söküp atmak fiziken de, psikolojik olarak da mümkün gözükmüyor. İkincisi onlar yerlerini korudukları sürece Filistinli mültecileri iskan edecek toprak ve yer yok. Üçüncüsü Doğu Kudüs’ün statüsü. Tüm bunlar için Birleşmiş Milletler’in 1967 savaşı sonrası almış olduğu 242 Sayılı Güvenlik Konseyi kararı’nın revize edilerek Araplar ve İsrail tarafından kabülü gerekmekte. Ya da Filistin Devleti’nin kurulması ve Filistinli mülteciler sorununun halli için yeni bir toprak parçasının bulunması gerekmektedir. 242 Sayılı Karar nasıl revize edilir? Aslında bu karar İsrail’in 1967 Savaşı’nda işgal ettiği tüm topraklardan çekilmesini isteyen bir karar. İşte buna göre İsrail’in Sina’dan, Güney Lübnan’dan çekildiği gibi, Golan’dan, Batı Şeria’dan, Doğu Kudüs’ten ve El-Halil’den çekilmesi ile karar revize edilmiş olur. Çünkü halihazır şartlarda İsrail’in 242 Sayılı Kararı bütünüyle pratize etmesi mümkün gözükmüyor. Şayet üçe parçalanmış ya da üçe ayrılması tasarlanan Irak’ta Bağdat merkezli sünni bir yapılanma hayata geçirilirse muhtemelen Ürdün lağvedilebilir. İşte o zaman Ürdün’ün Irak sınırındaki toprakları Bağdat merkezli yapılanmaya ve yine Batı Şeria sınırındaki ve meskunlarının ekseriyetinin Filistinli mültecilerden oluştuğu Ürdün toprakları Batı Şeria ile birleştirilerek Filistin devleti bu topraklar üzerinde kurulabilir. Doğu Kudüs konusu da üç dinin; İslam’ın, Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin mukaddeslerinin bulunması nedeniyle mensuplarının mukaddeslerine ulaşabilecekleri bir statüye kavuşturulur. Zaten 1947’de kabul edilen BM Güvenlik Konseyi’nin 181 Sayılı kararı da bunu öngörüyor. Buna göre Kudüs şehri uluslararası bir Konsey tarafından yönetilecek.

 

Ortadoğu’da Amerika’nın ve Batı’nın bir başka baş ağrısı da İRAN. Evet İran’da 32 yıl önce İslam adına devrim yapıldı. Görkemli devrim şimdilerde devlete dönüştü. Yakın bir zamana kadar İran’da, İran’ı kimlerin yöneteceği tartışılıyordu. Ancak 2009 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından: ‘Kimin yöneteceği’ değil, ‘ne ile yönetileceği’ tartışması ön plana çıkmış gözüküyor. Tunus’ta başlayan ve tüm Ortadoğu’yu saran Batı menşeli tüm tartışma ve talepler İran’ı da kuşatmış gözüküyor. Uzak olmayan bir gelecekte İran’da da demokrasi ve özgürlük taleplerinin yoğunlaşması ve bunu paralel olarak Humeyni’nin bir içtihadı ile oluşan ‘Velayet-i Fakih’lik kurumu da tartışılmaya başlanırsa şaşmamak gerekir. Netice itibariyle tüm Ortadoğu’da hem İslami anlayış ve uygulamalar, hem haritalar, hem de bölgeyi tarassutunda tutmak isteyen güç odakları açısından gelişmeler beklenebilir ve beklenmelidir.

 

Türkiye ise İttihat-Terakki ve devamı olan halka rağmenci ne idüğü belirsiz Kemalist kamburdan kurtularak, Batı’nın da beklentileri ile örtüşen ve bilhassa çağın öne çıkan demokrasi ve onun alt başlıklarını oluşturan bir takım özgürlükler ve sosyal devlet anlayışının önemsendiği yola doğru hareket etmekte. Bu durum beraberinde bütüncül İslam anlayışını benimseyenler için kabülü zor da olsa gerçekleşecek gibi gözüküyor. Arap Baharı diye isimlendirilen gelişmelerde “Türkiye Modeli” ifadesinin aslında küresel sermaya ve küresel güç odaklarının istekleriyle çatışmadığı bir vakıa. Yine “Türkiye Modeli” ifadesinin önemli bir boyutu da hükmedici İslam’ı rafa kaldırarak yerine bireysel, hayır-hasenat boyutlu bir İslam anlayışını ikame etmektir.

 

Bölge, İran İslam İnkılabından ziyade, AKP modeli ekseninde laik demokratik seküler değişime yöneliyor

 

Tunus’ta başlayan halk ayaklanması ile 32 yıl önce İran’da başlayan halk ayaklanması arasında benzeyen ve benzemeyen yönleri göz önüne aldığımızda bu günkü Tunus olaylarının nerelere kadar gidebileceği konusunda bir takım ipuçları yakalayabiliriz sanıyorum. Öncelikle İran’da fiili olarak 1978 Eylül ayında ‘Allâh-u Ekber!’ nidaları ile başlayan ve 11 Şubat 1979’da devrime dönüşen olaylar, lider bir fikir ve lider fikir öncülerinin gözetiminde-kontrolünde başlamıştı. En önemlisi de ilkeli, ne yaptığını bilen kimseler tarafından yönlendiriliyordu.

 

Tunus ile İran arasındaki en önemli fark, İran’da olaylar başlamazdan önce teşekkül etmiş bir önderlik ve proje var idi, Tunus’ta ise şu ana kadar ne bir önder, ne de bir proje görmedik-duymadık… En-Nahda lideri Gannuşi bir İtalyan gazetesine verdiği demeçte: ‘Bazıları beni Tunus’un Humeyni’si olarak sunuyor. Ama ben Humeyni değilim. Türkiye’deki AK-Parti’ye yakınım. Demokrasi ve ılımlı, modern İslâm yanlısıyız. AB’ye karşı değiliz…’(Dünya Bülteni 24.01.2011) Doğru! Gannuşi’ye Humeyni demek haksızlık olur. Çünkü Humeyni demokrat değildi!

 

Gannuşi’nin söylemlerine, Tunus’taki ayaklanmanın seyrine baktığımızda her ne kadar hareketi, halk ayaklanmasının fitilini seyyar satıcılık yapan bir gencin kendisini yakması ateşlemiş ise de olaylar BOP içeriğine uygun ılımlı İslâm, demokratik ve belki laik, insan haklarına nispeten saygılı, kısmen eşitlikçi bir düzene doğru gidiyor. Hâlihazırdaki hükümet ve bürokrasi de aslında Bin Ali’nin devamı mahiyetinde.

 

Hep söylüyorum 17 Aralık’tan bu yana Arap dünyasında meydana gelen baş kaldırılar beni heyecanlandırmıyor. Elbette bir insan olarak, Müslüman olarak ortaya konulan zulüm, katliam ve baskılar yüreğimi kanatıyor, beynimi terletiyor ama bunlarsonucu değiştirmiyor. Arap dünyasındaki sokak; Türkiye modeli diyor, Allah aşkına ey sokaktaki Arap kardeşim sen Türkiye modelini İslam adına mı istiyorsun yoksa başka bir nedenle mi? Ama ben çok özet bir şey söyleyeyim Türkiye modeline ilişkin; Türkiye de Müslümanlar, ahali önce seküler hale getirilmeye çalışıldı sonra bunu halk yemeyince laiklik dediler, bunun da dozajına ayarlamayınca halk yine bunu da yemedi, bu sefer laik demokratik olmak yerine, demokratik laik olma modelini dayattılar ve şimdiki Türkiye modeli denilen şey demokratik-laik bir model. Evrensel nitelikli olan din bireysel bir anlayış ve yaşayışa indirgenmiştir artık. Demokratik-laik sistemin tatbikçileri artık namazlı-abdestli Müslümanlardan oluşmakta. Daha önce laik-demokratik sistemin tatbikçileri ise seküler Kemalistlerden oluşmakta idi. Bilmem kısada olsa Türkiye modelini anlatabildim mi? Ama genelde tatbik edilen sistem, Allah’ı unutturan bir sistem. Laiklik, demokrasi v.s. tüm bunlar sekülerizmin alt başlıklarıdır.

 

Suriye’de inkılabi bir tasarımı olmayan tamamen ıslahatçı bir yaklaşımla hareket eden ve Türkiye modelini önemseyen Suriye’li Müslümanların iktidara gelmesi halinde Suriye-İran-Lübnan ekseni bitecek. Çin belki de frene basmak zorunda kalacak, Türkiye yeniden Suriye ile sözde değil özde yakınlaşacak bu arada da Ortadoğu’da tasarlanan BOP kapsamında harita değişimi gerçekleşirse Filistin devleti kurulmuş olacağından Arap-İsrail çatışması da frene basacaktır.

 

Sonuç olarak “Arap Baharı” bir “İslam Baharı” değildir. Hilafet, Saltanat, sömürge ve ulus devlet anlayış ve uygulamalarının sona ermesinin ardından; bunun yerine laik, liberal, demokrat yönetim ve yöneticilerinin geçerli olacağı bir sürecin işareti ve ifadesidir. İslam adına bu bahardan heyecanlanmamızı gerektiren bir durum yok. Her zaman olduğu gibi İslami aidiyetimizin bir gereği olarak “Emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmanın” hesabını yapmalı ve yaşamalıyız…”

 

Bu konuşmayı müteakip Ahmet Kalkan panelin son konuşmacısı olan Mehmet Pamak’a söz verdi.

 

Mehmet Pamak yaptığı konuşmada özetle şunları söyledi:

 

“Bölgede, on yıllardır Batı tarafından desteklenen despot yönetimler, monarşiler, diktatörlükler, Batıcı sert politikalarla halkın haklarını, özgürlüklerini yok edip acımasız zulüm politikaları uyguluyorlar. Ancak emperyalist güçler, destek verdikleri bu despot yönetimlerin, haklarını, özgürlüklerini ve kaynaklarını çalarak köleleştirdikleri kitlelere ve Müslümanlara yaptıkları çok boyutlu zulümler sonucunda, bölge halklarının Batı düşmanı ve İslami bir eğilim içine girdiklerini gördüler. Yaklaşık yüz yıl önce kurdukları bu sistemler ve despot yönetimleri artık batı çıkarlarına zarar vermeye başlamıştı.

 

Bölgede biriken öfke, dirilen direniş ruhu ve konjonktürün zorlaması, değişimi kaçınılmaz kıldı

 

Pek çok iç ve dış sebeple, konjonktürün de zorlamasıyla, bölge değişime doğru sürüklenmiş, biriken öfkenin ve direnişin sonunda değişim kaçınılmaz hale gelmiş ve artık emperyalist ülkeler de despot yönetimleri savunamaz olmuş ve değişimi sahiplenip yönlendirmek tek çıkar yolları haline gelmiştir.

 

İlk değişim Türkiye’de yaşanmış, ABD ve AB tarafından desteklenen bu değişimle Türkiye liberal muhafazakar (ılımlı Müslüman) laik demokratik bir model olarak bölge halklarına sunulmak ve böylece bütün bölge batı yanlısı ve modern paradigma içinde kalan bir değişime yönlendirilmek istenmektedir.

 

İşte bu süreçte, despot yönetimlere isyan eden halklar, emperyalist ülkelerce laik liberal demokratik batıcı sistemlere doğru yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Emperyalist ABD ve AB son ana kadar, bir yandan Firavun diktatörlüklerinin sopasını meydanları dolduran halklara göstererek, bir yandan da laik liberal demokrat Batı yanlısı hükümetler kurmanın önünü açma anlamında havucu uzatarak, mazlum halkları “ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye” çalışmaktadırlar. Türkiye modeli, nasıl Kemalist İslam düşmanı radikal laiklikten ılımlı laikliğe, devletçi askeri vesayetten/bürokratik despotizmden liberal demokrasiye geçiyorsa ve yine de İsrail’i tanımaya ve çok yönlü ilişkilerine devam ediyor ve ABD ile stratejik ortaklığını sürdürüyorsa, bölge halklarına aynı modeli takip ederek Firavuni diktatörlüklerden kurtulabileceklerini söylemek istiyorlar.

 

Türkiye’deki Değişimin Öncüleri Kısmen Kendi İnisiyatifleri ile de Olsa, Emperyalist devletlerle Aynı Hedefe Yönelmiş bulunuyorlar

 

Türkiye’de eski statükonun zulmüne, bakısına karşı biriken öfke, özgürlük ve adalet arayışı sonucunda oluşan sistem içi muhalif siyasi mücadeleye öncülük eden yerli bir inisiyatif, ülkedeki askeri vesayeti, baskıcı bürokratik statükoyu tasfiye edip, görece özgürlükçü demokratikleşmeyi sağlamak üzere yola çıktığında, askeri vesayeti ayakta tutan küresel güçlerin desteğine ihtiyaç duymuştur. Kemalist statükoyu ve darbeci vesayeti 80 yıldır destekleyen küresel emperyalist devletler de (ABD ve AB), artık eski statükonun çıkarlarını korumada acze düştüğünü, hatta zarar verdiğini görmüşler, Türkiye’deki sistemi ve onun modelliğinde bütün bölgeyi, yine modern batı paradigması içinde kalarak değiştirecek ve bölgedeki çıkarlarının devamlılığını sağlayacak bir siyasi liderliğe ihtiyaç duymuştur. İşte bu iki arayış ve ihtiyacın örtüşmesi üzerine, Türkiye’nin AKP modeli, ılımlı laiklik ve ılımlı İslam’ın kesiştiği noktada doğmuş ve zamanla birbirini daha iyi anlayarak, karşılıklı talep ve beklentileri karşılayarak gelişmiştir.

 

Yaklaşık 80 yıl süren jakoben zora dayalı sekülerleştirme projesinin yerini artık gönüllü sekülerleşme almış bulunmaktadır. Kemalizmin, zora dayalı politikalarla belli bir mesafe alsa da artık tıkanıp ilerleyemediği yolda, aynı hedeflere doğru gönüllü ilerlemeyle muhafazakâr demokrat kadroların öncülüğünde çok daha etkili olunmakta, kendisini İslam’a nispet eden geniş kitleler yanında, tevhidi uyanış süreci öbeklerinin bile büyük çoğunluğu bu sürece aktif katkı verir hale gelmiş bulunmaktadır.

 

Ortadoğu, Laiklik ve Demokrasiyle İslam’ı Uzlaştıran Türkiye Modeline Meylediyor ve Bu Modele Göre Dönüşüme Hazır Olduğunun Sinyallerini Veriyor

 

Ayaklanan kitleler, despotların devrilmesi talebinde birleşirken, yerine ikame edilecek sistemin niteliği konusu henüz netleşmiş değil. Üstelik bu ülkelerin önde gelen İslami şahsiyetleri bile artık açıkça, AKP modeline ve “ılımlı İslam”a razı olduklarını açıklıyorlar. Türkiye’nin tevhidi öbekleri ise, bir araya gelip nötr açıklamalarla, despotizm yıkılsın da ne olursa olsun, kimileri de AKP modelini tavsiye eden ya da buna paralel “demokrasi” yanlısı açıklamaları, tam da bu süreçte yapabiliyorlar.

 

Biz Müslümanlar, despotizme karşı ayaklanan mustaz’aflar, Müslüman olmasalar da, despotizme karşı onların Allah tarafından lütfedilen temel hak ve özgürlüklerinin savunucusu olmak ve onların adalet ve özgürlük arayışlarını görece olumluluk olarak görüp, despotizmin yıkılmasını teşvik etmekle mükellefiz. Allah’ın sosyal, siyasal dönüşüm yasasının, baskı ve zorbalıkla engellenmeden doğal ortamda, fıtri niteliklerin özgürce kullanılmasıyla işlemesi sonucu, toplumların layık oldukları sisteme ulaşmalarının önünün açık olmasını istemeliyiz. Sonuçta despotizme karşı mazlumların yanında yer almakla mükellef olmakla beraber, zulüm ve sömürüden sahici anlamda kurtularak dünyada gerçek adalete ulaşmanın ve ahrette kurtuluşa ermenin yolunun, bütün insanların Rabbi olan Allah’ın hükümlerinin hakimiyetinde tevhidi adalet sistemini talep edip egemen kılmaya çalışmaktan geçtiğini anlatmalıyız. Karanlıklardan, zulümattan aydınlığa ve adalete ulaştıracak kurtarıcı mesajı her şart altında gündeme getirerek, mazlum halkların zulümatın gri tonlarında oyalanmaması ve bir zulüm sisteminden bir başkasına savrulmamaları için uyarı görevimizi, dikkate alınıp alınmayacağına, sonuç alıp almayacağına aldırmadan yerine getirmeliyiz.

 

 

Dünya halkları kaderleri üzerinde söz sahibi olmalıdırlar

 

Bir süredir gelişen halk ayaklanmalarından ve gündeme getirdikleri ortak taleplerinden anlaşılan odur ki, içinde çoğunluğu Müslümanlar oluştursalar da, ayaklananların talebi, daha çok despot yönetimlerin yıkılması ve yerine kendilerine görece adalet ve özgürlük sağlayacağını umdukları “demokratik” sistemlere geçilmesi istikametinde şekillenmektedir. Tevhidi imana sahip mü’minler olarak bizler, bütün dünya halklarının, özelde de İslam coğrafyasıdenilen bölgedeyaşayan halkların, kendi kaderleri üzerinde söz sahibi olmalarını ve Allah’ın sosyal değişim yasasınınişleyişine hiçbir zorba tağuti gücün engel olmamasını isteriz. Sonuçta halkın toplumun despotizmekarşı adaletve özgürlük eksenliayaklanması, her halükarda bir fıtri erdemlilik ve görece olumluluk olarak desteklenmeyi hak etmektedir

 

Ancak biz ne kadar uyarsak da, toplumlar gönüllü olarak tercih ettikleri istikamette özlerindekini değiştirecekler ve sonuçta neye layık olurlarsa Allah o sistemi taktir edecek ve halklar onunla yönetileceklerdir. Bizim onlara uyarımız ve önerimiz, bu kadar acı çekip, bedel ödedikten sonra, Türkiye’nin laik demokratik şirk sistemini model alacaklarına, dünya ve ahretlerini saadete ulaştıracak İslami adalet sistemini kurup, onlar Türkiye’yi de kurtaracak bir örneklikle bize model olsunlar.

 

Ama maalesef ülkemizde ve bölgemizde Müslüman halklar ve aydınlaron yıllardır gördükleri zulmün etkisiyle görece olumlu gördükleri modellere doğru meylediyorlar ve çoğu kere de mağlubiyet psikolojisiyle “karşıtınasığınarak var olmaya” çalışıyorlar. Türkiye’deki, diğer bölge ülkelerine nazaran görece daha rahat olan şartlara rağmen pek çok İslamcı aydın ve ‘İslami kuruluşlar’ olarak adlandırılan kesimler, demokratik yeni statükonun görece olumluluk getireceği umuduyla (kimisi içselleştirerek, kimisi de ödünç alarak ve tevil ederek) demokratikleşmişken, daha zor şartlardaki bölge halklarının, bir nevi Türkiye’deki savrulmuş Müslümanların da mihmandarlığında aynı yola yönelmeleri meşru olmasa da, daha anlaşılabilir bir durumdur.

 

Yeterince Özgürleşememiş ve Bağımsız Düşünemeyen Zihinler, Karşıtlarına Sığınırlar

 

Küresel ve yerel sistemin, fiziki kuşatmasından, bedenimizi çevreleyen zindanından daha önemli ve daha etkili olan kuşatması ve zindanı, zihinlerimizde gerçekleştirdiği kuşatması ve zihinlerimizin onun ideolojik paradigmasının zindanına hapsolması halidir. Zihnen özgürleşmemiş olan ezilenler, ezenlerine öykünüp, onların kavram ve modellerinden başka çıkış olmadığı zannına kapılıp, daha fazlasına, özgün modeller oluşturmaya güçlerinin yetmeyeceğine inanırlar. İlkeli ve tavizsiz bir tevhidi duruşla Allah’ın yardımını hak ettiklerinde, normal şartlar altında olamayacak gelişmelerin Allah’ın yardımıyla gerçekleşebileceğine dair ilahi taahhüdü bile unutup, zihinlerini kuşatan seküler mantıkla verili sistem içi düşünmeye, sistem içi alternatifler aramaya daha yatkın hale gelirler. Zihinlerini kuşatan seküler paradigmanın düşünce kodlarını, kalıplarını taklitten kurtulup, özgün düşünce ve modeller üretme performansı gösteremezler. İşte bu yenilgi/mağlubiyet psikolojisidir.

 

İşte ülke ve bölge Müslümanları bu mağlubiyet psikolojisinden kurtularak, zihinleri kuşatan zindan duvarlarını yıkarak, manevi işgalleri aşarak, Hakkı layıkı ile temsil etme niteliğini ve Hakkı temsil etmenin özgüvenini kazanarak, özgün kimlik, ilke, değer, kavram ve modeline sahip çıkarak, insanlığın muhtaç olduğu tek alternatifi oluşturma, feraset, basiret, irade ve cehdini göstermelidirler.

 

Erdoğan, Kanaatimce hem Samimi İnancı, Hem de Üstlendiği Misyon Gereği,Müslüman Halklara Türkiye Modeli Olan Laik Demokratik Devlet Yapısını Öneriyor

 

Erdoğan’ın “Arap Baharı Turu”ndaki tutumu ve söylemleri biraz önce ortaya koymaya çalıştığım bu arka planla birlikte değerlendirilmelidir. Erdoğan’ın Mısır halkına yönelik sözleri:“Ben Mısır’ın da laik bir anayasaya sahip olmasını tavsiye ediyorum. Çünkü laiklik din düşmanlığı değildir. Laiklikten korkmayın. Umarım ki Mısır’da yeni rejim laik olacaktır. Umuyorum ki benim bu açıklamalarımdan sonra Mısır halkının laikliğe bakışı değişecektir.” “Bu süreçte inanıyorum ki Mısır halkı ülkede demokrasinin güçlenmesi için laik bir anayasayı benimseyecektir. Laik anayasa, ülkenin daha demokratik hâle gelmesini sağlar ve bu sayede devlet, ülkedeki bütün dinlerin mensuplarına eşit mesafede yaklaşır” diyor.

 

Halbuki, dünyanın hiçbir ülkesinde ve hiçbir zaman diliminde, bütün dinlere eşit mesafede duran ve hepsine aynı dini özgürlükleri tanıyan, laik demokratik bir devlet yoktur ve olmamıştır. İslam hepsinde horlanıp dışlanmış ve İslam’ın saltanat sürecinde bile gayrimüslimlere tanıdığı hak ve özgürlükleri Müslümanlara da tanıyan tek bir laik demokratik model ortaya çıkmamıştır.

 

Görülüyor ki Erdoğan, baskıcı, jakoben, İslam düşmanı Kemalist laiklik yerine, bütün dinlere eşit uzaklıkta duran, bütün dinlere bireysel özgürlük tanıyan ama devlet ve kamu alanını hevaya göre yapılan yasalarla düzenleyen Anglosakson batı laikliğini savunuyor ve benimseyerek, önemseyerek ve içselleştirmiş olarak bölge halklarına öneriyor.

 

Aslında Tayyip Erdoğan, Bölge Müslümanlarını, Laik Demokratik Parlamento ve Piyasa İlahlarını Allah’a Şirk Koşmaya Çağırmakta Değil midir?

 

- Ortadoğu’nun despotizme isyan edip adalet arayan halklarını, onlara bunca yıllar zulmeden diktatörleri destekleyip ayakta tutan, kanlarını döküp kaynaklarını sömüren, zulmün esas sahibi, ABD ve AB’nin oluşturduğu Batılı emperyalist devletlerin laik demokrasilerine teslim olmaya çağırmaktadır.

 

- Kahyanın zulmünden kaçanları, ağanın taguti demokratik sistemine çağırmış olmakta, üstelik ağanın laik demokrasi rejimi adına ikna etmeye çalışmaktadır..

 

- Halbuki hayatı kamu ve özel diye bölerek ve hayatın herhangi bir alanını Allah’an ve Allah’ın dininden soyutlayarak mü’min kalınamaz. Hayatın herhangi bir alanı Allah’tan soyutlanırsa, orada başka bir ilah ve onun dini egemen olur. Bu bazen kişinin kendi hevası, bazen de başka insanların ve kurumların hevası olur. Erdoğan teklifi olan laik demokratik liberal sisteme göre, bunu kabul edenin en az üç ilahı söz konusudur. Bireysel ibadetler alanında Allah, ekonomide piyasa, siyaset ve hukuk alanında ise, laik demokratik parlamento ilah kabul edilecektir. İşte bunu kabul eden, böyle inana, doğrusu bu olduğuna iman eden kişi, artık tevhid dininden çıkmış, üç ilahlı şirk dinine girmiş olur.

 

-Yıllardır uyardığımız sekülerleştirme, Protestanlaştırma çabaları, bugün bizzat değişimcilerin kendi yaptıkları ve söyledikleriyle teyid ediliyor ve eklemlenen pek çok Müslüman öbekten ciddi bir tepki gelmiyor? “İslami Kuruluşlar” adı altında bildiriler yayınlayarak demokratikleşme ve sistem içi değişim saflarında aktif destekle rol alanlardan da yeni bir bildiri gelmiyor bu açık saptırma çabasına tepki olarak. Neden?

 

- Peki, Tayyip Erdoğan’ın tanımladığı ve özlediği laiklik gerçekleştiğinde, Türkiye’deki baskıcı İslam düşmanı laiklik uygulamaları tamamen kaldırıldığında ve dini özgürlüklerin güvencesi olan bir ılımlı laiklik kabul mü edilecektir? Kamu alanına Allah’ın müdahalesini yasaklayan, ekonomik, siyasi ve hukuki alanı düzenleyen kuralları vazeden, piyasa ilahı ve laik demokratik parlamento ilahı da Allah’a şirk koşulduğunda, bir Müslüman bu şirki nasıl kabullenecektir? Bu sentezci din algısının Allah’ın tevhid diniyle bir alakası yoktur. Olsa olsa, içinde kimi İslami motiflerin ve kimi bireysel ibadetlerin de, laiklik, demokrasi, liberalizm ve muhafazakâr sağcılığın ve kimi ulusal kirliliklerin ve tağutun da yer aldığı senteze dayalı, hak batıl karışımı yeni bir dindir. Hayatın kamu ve özel diye ayrıldığı ve farklı alanların farklı ilahlara tahsis edildiği, bireysel ibadetler alanının Rabbinin Allah olduğu, ekonominin ilahının Piyasa olduğu,siyasi ve hukuki alanın ilahının ise laik demokratik parlamento olduğu şirk dinidir söz konusu olan ve Ortadoğu halklarına da önerilen…

 

- Kanaatimce Erdoğan tarihselci ilahiyatçıların da yönlendirmesi sonucunda, bütün dinlere eşit mesafede laik devletin İslam ile çatışmayacağı konusunda ikna edilmiş ya da yıllardır sürdürdüğü konumu içselleştirip, doğrusunun da bu olduğuna inanır hale gelmiş, bugün artık yaşadığı gibi inanmaktadır. Bence gerçekten değişmiştir, dürüst davranmaktadır ve takıyye yapmadan samimiyetle inandıklarına Müslümanları da çağırmaktadır. Ayrıca Tayyip Erdoğan, laiklik olmadan demokrasi olmayacağı konusundaki tespitinde ise haklıdır. Çünkü demokrasi, yasa yapmada, insan heva ve arzusunun, halkın iradesinin üzerinde ilahi otorite de dahil başka hiçbir otoritenin sınırlamasını kabul etmemektir. Nihai otorite olarak yasa yapımında, insan iradesinin mutlak hakimiyetini esas almaktır.

 

- Allah Kur’an’da açıkça, bireysel ve toplumsal ekonomik, siyasi, sosyal, hukuki ve ahlaki bütün hayat alanlarını düzenleyecek hükümler vazetmiş ve kamu, özel ayrımı yapmadan bütün hayat alanlarında kendi hükümlerine tabi olmaya çağırmışken, Tayyip Erdoğan bireysel planda Müslüman olunabileceğini, ancak kamu alanının ve devlet işlerinin hevanın ürünü laik demokratik yasalarla, cahiliye hükmü ile düzenlenmesinin mümkün ve hatta gerekli olduğunu ve bunun da İslam’la çatışmadığını iddia edip, Müslüman halkları cahiliye hükmünü kabule, tevili mümkün olmayacak derecede açıklıkla çağırmıştır. Üstelik herhangi bir sürç-i lisan olmadığını ima edercesine, bu davetini Tunus’ta da ısrarla tekrarlamıştır.

 

- Tayyip Erdoğan’ın laik demokrasi konusunda ısrarla yaptığı yönlendirme, küresel emperyalist devletlerin yıllardır yapmaya çalıştıkları İslam’ı alternatif olmaktan çıkarıp (BOP’la da yapılmak istenen) bölgeyi batı paradigması ve batı hattı içinde tutacak laik demokratik değişime zorlama hedefi ile örtüşmekte, bu amaca hizmet etmektedir.

 

Önce İslam ve Demokrasi’yi uzlaştırmaya, örtüştüğünü iddia edip sentez yapmaya kalkıştılar, oldukça önemli bir mesafe aldıktan sonra şimdi de sıra laiklikle İslam’ı uzlaştırma çabalarına geldi. Kimileri de, sıra laikliğe gelince uyanıp bu gidişe daha ilkeli bir duruşla karşı çıkmakla beraber, hala demokrasi savunuculuğunu ısrarla sürdürülmeye çalışıyorlar. Halbuki laiklik ve demokrasi aynı paradigmanın ürünü ve bir bütünün ayrılmaz parçalarıdırlar. İkisi de hevanın ürettiği yasalarla toplumun yönetilmesini esas alan şirk modelleridir.

 

Başbakan’a önerimiz: “Bize iki saat ayırın ve Hakka teslim olma ruh halini kuşanarak dinleyin. Size laik demokrasiyle İslam’ın asla bağdaşmayacağını anlatalım”.

 

Bildiğiniz üzere, Başbakan, laiklikle İslam’ın bağdaşabileceğini ifade ederek, “Kişi laik olmaz devlet laik olur. Bir Müslüman olarak laik bir devleti yönetirken bütün inanç gruplarına devlet eşit mesafede olur. Eğer bu söylediklerimizin de İslam’a ters bir yanı varsa lütfen siz de beni ikna edin” demiş. Biz de burada hepinizin şahidliğiyle ona cevap veriyoruz. Bize iki saat ayırın ve Hakka teslim olma ruh halini kuşanarak hakkıyla dinleyin. İnşallah laiklik ve demokrasiyle İslam’ın asla uzlaşmayacağını, İslam’ın laik bir devleti asla izin vermeyeceğini, laikliğin şirk olduğunu size Kur’an ayetleriyle izah etmeye çalışırız. Tabii ki, sonuçta, sizin hakikate teslim olma iradenize göre hidayeti takdir etmek Allah’a aittir.

 













 

 

videonun boyutu büyük olduğu için yüklenmesi biraz zaman almaktadır, bir süre beklendikten sonra video açılmaktadır.

Bu içerik 2540 defa görüntülendi.
 
 
Yorumlar
Yorum Ekleyin
Adınız Soyadınız
e-Posta Adresiniz
Başlık
Yorum
Kalan karakter sayısı : 6000
Güvenlik Kodu
 
 
Copyright © 2013 İLKAV - İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı
Strazburg Caddesi No:18/4 SIHHIYE/ANKARA
Telefon :  +90 (312) 229 79 76 e-posta:  iletisim@ilkav.org
Dataişlem