Üye Ol  -  Şifremi Unuttum?
Facebook
 
 
> ŞİİSİYLE SÜNNİSİYE BÜTÜN EKOLLER, BÜYÜK ORANDA TARİHSEL SÜREÇTE Ü...

> MÜCAHİD LİDER ÖMER MUHTAR´IN ŞEHADET YILDÖNÜMÜ ...

> İslam’ı isteyince, hemen çağrıldım istifaya!...

> Kur’an’da Müslim Olmanın Temel Şartları -II-...

> Umutsuzluk Yok, Mücadeleye Devam...

   
 
Hesap İsmi: İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı
Para Cinsi: Türk Lirası (TL)
Şube/Hesap: Kızılay Şub. / Hesap No: 2000614-4
IBAN: TR550020300002000614000005
En Çok Okunanlar

Anasayfa  >   CUMA HUTBELERİ  >  2017
 
Hutbe: Tevhid’de Vahdet, Vahdette Uhuvvet, Uhuvvette Devlet
Tarih: 22/12/2017
   


“Mü´minler ancak kardeştirler; öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’a karşı sorumlu davranın ki, O’nun merhametine mazhar olasınız!“ (Hucurât – 10)

           Hutbe: “Tevhid’de Vahdet, Vahdette Uhuvvet, Uhuvvette Devlet” 
          “Mü'minler ancak kardeştirler; öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’a karşı sorumlu davranın ki, O’nun merhametine mazhar olasınız!“ (Hucurât – 10)
Bugün Hicri 1439 Rabîu’l-Âhir ayının 4. günü olan Cum’a günü. Rabbimiz (cc) bugünde ve gelecek günlerimizde bizleri tevhid’de vahdetin hakikatini anlayan, birbirlerine dargın durmayan, birbirlerine sırt çevirmeyen ve bir binanın tuğlaları gibi kucaklaşıp kenetlenen, Mümin Kardeşlerden eylesin. Allah’ın (cc) rahmeti ve bereketi tüm dünya Müslümanlarının üzerine olsun. Âmin.
            İslam dininde tevhid’de vahdet; “Lâ ilâhe illâllah” kelimesinin ihtiva ettiği anlam kuşatması içinde: Bir’e iman etmek, birlikte olmak, uhuvvet-i İslam dediğimiz, İslam’da kardeş olmak temeline dayanır. Rabbimiz (cc) Hucurât Suresinin 10. ayet-i celilesinde “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’a karşı sorumlu davranın ki, O’nun merhametine mazhar olasınız!” şeklinde beyan buyurmaktadır. 
Bu ayet-i celile; ancak müminlerin iman bağıyla bir araya gelmeleri durumunda kardeşler olabileceği anlamına geleceğini belirtmektedir. İslam dini inançta tevhidi, ümmette de uhuvveti, yani kardeşliği esas almıştır. Bu kardeşliğe imandan başka; ne soy, ne ırk, ne renk, ne dil, ne örf ve adetler ve ne de coğrafya kesinlikle bir sınır çizmemiştir. Zaten Müslümanlar nazarında bu türlere bağlı bir kardeşliğin hiçbir kıymet-i harbiye’si yoktur. Müslümanların inançlarındaki kardeşliğin temel harcı “Tek bir kavmin üstünlük veya hâkimiyeti” düşüncesi değildir. Esas olan “Bütün Müslümanların tevhide imanda eşit kardeşler olduğu” inancıdır. Bugün de budur ve yarın da bu olacaktır. Zorla giydirilen kardeşlik düşmanı “laik ve ırkçı deli gömleği” Allah’ın (cc) izniyle yırtılıp atılacaktır. 
Kur’an’ı Kerim, tevhide imanı kardeşlik çimentosunun temeli olarak kabul etmiştir. Dolayısıyla kardeşler arasında iman çimentosu çözülmeden, kardeşlik bağının temeli de kesinlikle çözülemez. Her ideoloji, her sistem ve her dinde olduğu gibi, İslam dini de kendi ümmetini belli esaslar üzerine inşa etmiştir. Rasulullah (sav) bir hadisi şeriflerinde “İslam beş temel üzerine bina edildi: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed (sav)’in Allah’ın Rasulü olduğuna şahitlik etmek.             Namazı dosdoğru kılmak, zekât vermek, haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak (Buhari iman 1-2, Müslim, iman 19-22).” şeklinde buyurmuştur. 
Çünkü İslam’da din kardeşliğinin yegâne belirleyici ön şartı, “Lâ ilâhe illallah, Muhammedü’r Rasulullah” demektir. Bu; kelime-i tevhide gönülden iman eden her insanın, İslam dininde, binanın birbirine kenetlenmiş yapı taşları gibi sapasağlam kardeşler olmasını ifade eder. Ve yine Rasul (sav) “Mümin kişi, diğer mümine karşı duvar gibidir, birbirlerini takviye ederler (Nesâî, Zekât 66, (5, 79-80)” hadisini beyan buyurmuştur. 
Bu açılardan İslam tarihine baktığımızda tevhide gönül vermiş ümmetin vahdet içinde olduğu devirlerde, kardeşlik ruhu içinde yardımlaşmaları sonucu bir devlete sahip oldukları görülmüştür. Hatta İslam şeriatında hiçbir sakıncası bulunmayan Osmanlı anayasalarındaki birkaç cümle veya birkaç motif bile Osmanlı devletini çok uzun yıllar ayakta tutmaya yetmiştir. Mesela son dönem Osmanlı anayasasını yapan Ahmet Cevdet Paşa, meşhur Mecelle kanununun 14. Maddesinde şöyle der. “Mevrid-i nassda ictihada mesağ yoktur” Yani, naslar olan Kur’an-ı Kerim ve Kur’an’ı Kerimi tasdik, teyit ve tebyin eden Rasul (sav)’in mütevatir hadisleri ve sahih sünnetindeki hükümleri içtihat konusu yapmaya lüzum yoktur. Dolayısıyla Osmanlı, yorumların ihtilaflarını gündeme almamış, birbirlerini tekfir etmeden, birlikte yaşayarak yeryüzünün büyük bir bölgesine hâkim olmuştur. Şimdi düşünecek olursak anayasalarında mubah olan bir iki motif veya bir iki cümleyle Osmanlı yeryüzüne hâkim oluyor da, Kur’an’a dayalı anayasa yapan hangi ülke dünyaya hâkim olmaz ki?
Ancak ümmet ne zamanki Kur’an’dan hicret etmiş veya hicret ettirilmişse ve Rasul (sav)’in mücadele sünnetini de kaybetmişse, işte o zaman Allah’ın yardımını da kaybetmiştir. Dolayısıyla Kur’an’ı terk ederek birlik ve beraberlikten uzaklaşan ve sadece kendi şahsi çıkarları peşinde koşan fertlerin oluşturduğu Müslüman ümmet, bu yanlışın bedelini çok acı bir şekilde tarih sahnesinden çekilerek ödemiştir. Bunun aksi hiçbir zaman vaki değildir. 
Aynen günümüzde de olduğu gibi, ümmet açısından pek de iç açıcı bir durumda olmadığımızı, aramızda hep bir uçurumun var olduğunu görmekteyiz. Neden acaba? Soruların öncelikli cevabını az önce vermemize rağmen yine de soruyorum. Neden dünyanın en çok dua eden ümmetiyken, aynı zamanda en çok zulüm gören ümmeti olduk. O kadar dua, milyonlarca Fetih suresi zinciri nereye gidiyor? Neden kardeşlerimizi kurtarmıyor? Kurtulmayı bırakın neden acıları her geçen gün daha da artıyor? 
            Neden hiç dua etmeyen hatta inanmayan kâfirler bu dünyanın en refah içinde yaşayanları oluyor ve neden hiç bir kâfir toprağında gözyaşı yok? Çünkü onlardan birisi zulüm gördüğünde dua ile yetinmezler, silahlanıp kardeşlerini kurtarmaya koşarlar. İşte Rasul (sav) döneminin ashabı, kardeşleri ve mazlumlar için, hiç bir zaman yalnızca Fetih suresi okumakla yetinmediler. Ortada bir zulüm olduğunda, kardeşler olarak hep birlikte hareket ettiler. Hem tevhidi tebliğ ettiler hem tesbih çektiler hem dua okudular ve hem de derhal kılıçlarını çekerek gidip kâfirlerin canlarına okudular. 
Peki, bizler ne yaptık? Birlikte kardeşler olup, vahyin şahitliğini yaparak hakkı diriltip, halkın kurtuluşuna vesile olacağımız yerde, esen batı rüzgârlarıyla beraber savrulup parçalanarak, ümmetin evlatlarıyla aramıza duvarlar ördük. Sonra da bunu fırsat bilen emperyalist kâfir kurt sürüsü ülkelerle birlikte, bunlarla ittifak eden, bunları dost tutan, bunların yanında güç, izzet ve şeref arayan İslami kimlik taşıyan bazı ülkeler İslam coğrafyalarına saldırıp yaktılar, yıktılar her tarafı kan revan içinde bıraktılar. 
            Ümmet bugün, Kur’an’ın tabiriyle “Bir ateş çukurunun kenarında (Al-i İmran, 103).” bulunmaktadır Dolayısıyla dünya coğrafyasının içinde zulümlerin, kanların, acıların, gözyaşının sadece Müslümanların ikamet ettiği coğrafyalarda olması, açıkça biz Müslümanların doğru dürüst bir kardeş bile olamadığımızın göstergesidir. Dün zulmün adı Filistin’di, Afganistan’dı, Bosna’ydı, Guantanamo’ydu, Suriye’ydi, Mısır’dı Halepçe’ydi. Bugün ise Halep’tir, Arakandır, Somali’dir, Yemen’dir, Filistin’dir ve şimdilerde ise Kudüs’tür.
Evet, Kudüs’tür. Nice peygamberlerin (s.ec) tevhid mücadelesine sahne olmuş, ismiyle ve çevresiyle mukaddes ve mübarek kılınmış şehrimiz, başkentimiz, yaraları kan ağlayan Kudüs’tür. Bakınız, Mehmet Akif ne diyor “Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim. Onu dindirmek için, kamçı yerim, çifte yerim. Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım. Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar, kaldırırım” 
Son olarak şunları söylemek istiyorum: Bir adı da “el-Adl” olan Allah’ın indirdiğiyle hükmetme “Hakk’ını” diriltip ayağa kaldırmak ve Kudüs’ü de Siyonist işgalcilerden kurtarmak için acilen yapılması gerekenler şunlardır. 
            1. Tevhidde vahdeti, vahdette ise uhuvveti sağlamak
            2. Suudi Arabistan’ı Amerika’dan, Suudi saltanatının işgali altındaki Mekke ve Medine’yi Suudi’ler den, camileri de laik yönetimlerin elinden kurtarmaktır. 
Allah’ın (cc) izniyle bunları yapmaya bir çaba harcadığımızda, şairin dediği gibi “Şâyed, nanem kesad; veli âb-ı rûyem efzûd.” Belki ekmeğimiz azalır amma gücümüz haysiyetimiz ve şerefimiz artar. Onun için el ele veriniz, bir araya geliniz, kaynaşınız, dost olunuz, kenetleniniz, “Birbirinize kin tutmayınız, birbirinize haset etmeyiniz, birbirinize sırt çevirmeyiniz. Ey Allah'ın kulları kardeş olun (Buhari, Edep, 104; H. No: 6076)” 
 
                                                                                                                                           22.12.2017
                                                                                                                               Hazırlayan: Şahin ÖZDAŞ
 

 

Bu içerik 756 defa görüntülendi.
 
 
CUMA HUTBESİ YAZARI

İLKAV
  Diğer Cuma Hutbesi Yazıları

 
 
Yorumlar
Yorum Ekleyin
Adınız Soyadınız
e-Posta Adresiniz
Başlık
Yorum
Kalan karakter sayısı : 6000
Güvenlik Kodu
 
 
Copyright © 2013 İLKAV - İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı
Strazburg Caddesi No:18/4 SIHHIYE/ANKARA
Telefon :  +90 (312) 229 79 76 e-posta:  iletisim@ilkav.org
Dataişlem