´Takva’yı Hakkıyla Kuşanmak Ve Sabıkundan Olmak´ - İLKAV - İlmi ve Kültürel Arastırmalar Vakfı
Üye Ol  -  Şifremi Unuttum?
Facebook
 
 
> Umutsuzluk Yok, Mücadeleye Devam...

>  Suud Ve İran Özelinde, Ulus Devletler Dönemindeki Statüko Dinler...

> Saltanat Döneminde Oluşturulan Statüko Dinleri Ve Müslümanlar...

> TARİH BOYUNCA TEVHİD DİNİ´NİN KARŞISINA HEP ´´STATÜKONUN DİNİ´´ Ç...

> ESARET ALTINDA PARÇALANMIŞ ZİHİNLER, ÖZGÜN VE BÜTÜNCÜL İSLAMİ DÜŞ...

   
 
Hesap İsmi: İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı
Para Cinsi: Türk Lirası (TL)
Şube/Hesap: Kızılay Şub. / Hesap No: 2000614-4
IBAN: TR550020300002000614000005
En Çok Okunanlar

Anasayfa  >   ALTERNATİF EĞİTİM KONFERANSLARI  >  2012
 
´Takva’yı Hakkıyla Kuşanmak Ve Sabıkundan Olmak´
Tarih: 03/06/2012
   


İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı’nın düzenlemiş olduğu Alternatif Eğitim Konferansları Emrullah Ayan Hocanın sunmuş olduğu “Takva’yı Hakkıyla Kuşanmak Ve Sabıkundan Olmak” konusu ile son buldu.

İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı’nın düzenlemiş olduğu Alternatif Eğitim Konferansları Emrullah Ayan Hocanın sunmuş olduğu “Takva’yı Hakkıyla Kuşanmak Ve Sabıkundan Olmak” konusu ile son buldu.
İLKAV Konferans Salonunda gerçekleştirilen dönemin son konferansı,. Kürşat Oğuz Arslantaş’ın Kuranı Kerim den seçmiş olduğu ilgili ayetleri okuması ile başladı. Daha sonra sözü alan Ayan Hoca konuşmasında takvanın iman amel bütünlüğü içerisinde kazanılan bir özellik olarak, Allaha karşı sorumluluk bilinci içerisinde sürekli diri tutulması gereken bir bilinç hali olduğunu, sabikun kavramının bu zemin üzerinde ancak anlaşılabileceğini vurguladığı konuşmasının geniş özetini katılamayanlar için aşağıda sunuyoruz.

TAKVA’YI HAKKIYLA KUŞANMAK VE SABIKUNDAN OLMAK
TAKVA’NIN MANASI
Kelime olarak “ve-ka” fiilinden gelir, masdarı “vi-ka-ye”dir. “Ve-ka” korundu, kendini zararlı ve eziyet veren şeylerden sakındı, demektir.
Masdarıyla yani “vi-ka-ye” kelimesiyle ifade edecek olursak; ”Bir şeyi eziyetten korumak, zarar verecek şeyden onu sakındırmak, sakınılması gereken şeye karşı onu himaye etmek” anlamlarına gelmektedir.
Takva ise, ve-ka-ye fiilinden türetilmiş olan ‘ittika’ fiilinin isim halidir.
‘İttika’ fiili elem ve zarar verecek şeylerden sakınıp kendini iyice koruma altına almak anlamına gelir. Buna göre ittika ve onun ismi olan takva, lügat itibariyle kuvvetlice bir himayeye girmek, korunmak, kendini muhafaza altına almak anlamına gelir.
 
TAKVA’NIN KAPSAMI
Diğer birçok örnekte de olduğu gibi indiği toplumun dilindeki terimleri kullanırken onlara kimi zaman daha özel bir anlam kazandırmıştır.
Cehennemden sakınılması gerektiğini hatırlatan veya cehennemden sakındırılmayı dileyen Mü’minlerin yakarışlarını ayetlerden örnekler vererek konuyu açıklığa kavuşturmaya çalışalım:
“Ey iman edenler! Kendinizi ve ehlinizi ateşten koruyun… “ (Tahrim: 6)
“Onlardan kimi de; Rabbi’miz, bize dünyada da güzellik ver, Ahirette de güzellik ver, bizi ateşin azabından koru (ve kına) “der. (Bakara: 201)
Söz konusu ayetlerde sakınılması gereken şey ile kişinin arasına bir engel koyma isteği ya da ona yapılan tavsiye “vi-ka-ye” masdarından türetilmiş fiillerle ifade ediliyor.
Yine Bakara suresinin 24. ayetindeki vurgulu ifade bu duruma güzel bir örnektir. Şimdi bu örneğe dikkatlerimizi yoğunlaştıralım:
“O halde, kafirler için hazırlanmış; yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının.”
(1) Mealdeki “sakının” ifadesi, ittika fiilinden emir yapılmış olan “itteku” terimine karşılık olarak kullanılmıştır. (Kur’ani Kavramlar, Fevzi Zülaloğlu, s. 713)
Takva kavramı cahiliye döneminde, herhangi bir varlığın dışarıdan gelecek yıkıcı kuvvetlerine karşı kişinin kendisini savunması / koruması anlamlarına geliyordu. Bu daha çok maddi bir tehlikeden korunmak manasındaydı. Takva, Kur’an-ı Kerim’de sözlük anlamını yitirmemekle birlikte, daha çok manevi anlamda kullanılır olmuştur ki bu, Allah korkusudur veya Allah’tan sakınmadır.
Sadece Takva değil daha birçok kavram cahiliye dönemindeki anlamını yitirmiş, Kur’an bu kavramlara yepyeni ve çok zengin anlamlar yükleyerek kıyamete kadar gelecek olan insanlığa mesajını taptaze ve dinamik bir şekilde sunmuştur, sunmaya da devam etmektedir.
Din ıstılahında ittika ve takva; iman edip emir ve yasaklarına uyarak Allah’a karşı gelmekten sakınmak, dünya veya Ahirette insana zarar verecek, ilahi azaba sebep olabilecek inanç, söz, fiil ve davranışlardan ve her türlü günahtan sakınmak anlamına gelir. Takva sahibine de muttaki denir.
 
Kur’an, baştan sona kadar takva-ittika kavramı ile örülmüş, çeşitli formlarda 250 defa kullanılmıştır. 54 defa (ittekullah) şeklinde Allah’a karşı gelmekten sakınılması emredilmiştir. Peygamberler de ümmetlerine hep takvayı tavsiye etmişlerdir. Aynı kalıpta değişik peygamberlerin dilinden ifade edilmiştir. (Hud, Salih, Şuayp gibi)
 
 
“ Kardeşleri Lut, onlara (Allah’a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız dedi.” (Şuara 106) (1) Takva, sadece psikolojik anlamda bir korku (havf) olmayıp ; Allah’a karşı derin bir şekilde saygı duymak, her türlü tutum ve davranışlarda Allah’ın rızasını her şeyin üstünde tutmak, irademizi O’nun iradesine dolayısıyla O’nun hükümlerine bağlı tutmak O’nun razı olacağı salih amelleri yapmaktır. Bu suretle ayet ve hadislere baktığımızda Takva kavramının “korku” yerine daha çok “saygı” kelimesiyle ifade edilmesinin daha doğru ve yerinde olduğu görülür çünkü takva sahibi kimse İslam’da sadece ideal bir Mü’min değil aynı zamanda ideal bir “Ahlaki Kişilik” tir. Nitekim Bakara suresinin 177. ayetinde bu husus açıkça görülür. İman edip başlıca dini ve ahlaki görevlerini yerine getiren kimseler için “İşte doğru kimseler bunlardır, işte takva sahipleri bunlardır” buyrulur.
Takva’nın Kur’andaki kullanımına dair birkaç konuya değinelim:
Kuşkusuz, Kur’ani yaklaşım, hayatı birbirinden kopuk ya da özerk alanlara bölmeyen bir yaklaşımdır. O’nun gördüğü hayat, insanın davranış alanlarının tümünü kuşatan bir bütünlüktedir. Hayatının bir kesitini inanç alanı, bir başka kesitini ise davranışa yönelik (dünyevi) alan olarak tanımlayan yaklaşım Kur’ani bir ölçüden beslenmemektedir. Keza, amele dönüşmeyen soyut bir imanın ateşten sakındırıcı bir fonksiyonundan bahsetmek de yanlış olur.
“İyilik”, (birr) yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki; Allah’a, Ahiret gününe, meleklere, kitaplara, Peygamberlere inanır ve yakınlara (akrabaya) yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere, kölelere, sevdiği maldan harcar; namaz kılar, zekat verir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olan (sadık)’lar bunlardır ve işte, bunlar takva sahipleri (muttakiler)” dir. (Bakara 177 )
Ayetteki ifadelerden açıkça anlaşılmaktadır ki, takva sahibi olmanın imkanı, vahyedilene iman etmek ve bu imanın gereği olan salih amellerde bulunmakla gerçekleşmektir. Ancak bunu başarabilen insan, sakınılması gereken bir durumdan korunmayı başarabilir. Bunun böyle olduğunu Kur’an’dan hareketle, başka örnekler vererek de temellendirmek mümkündür.
“Yoksa biz, iman eden ve salih amellerde bulunanları yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkaranlarla, muttakileri facirlerle bir mi tutacağız.” (Sad 28)
Muttakilerin birçok özelliğini Bakara suresinin 177. ayetinde açıkça okumuştuk. Bu ayetteki boyutuyla olaya baktığımızda, takva sahibi olmanın yollarından biri iyilik (birr) yapmaktır (İyilik yapmanın anlamı ise, ayrıntılarıyla ayette açıklanmış bulunuyor. ) diğeri de fücurdan kaçınmaktır.
Takvanın Kur’an’daki kullanım hallerinden bir kısmı ise başka bir boyuta dikkatleri çekiyor:
“ Nuh kavmi de Peygamberleri yalancılıkla suçladılar, kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti : sakınmaz mısınız (tettekun) ?
Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah (a karşı gelmek)’ tan sakının ve bana itaat edin” (Şuara 105-108)
Ayetlerin devamına bakıldığı zaman, kendilerinden hiçbir maddi karşılık beklemeyen elçiye karşı, kavminin yalanlayıcı tavrından bahsedilir. Aynı şey Hud’un kavmi olan Ad, Salih’in kavmi olan Semud, Lut’un kavmi, Şuayb’in kavmi Eyke halkı ve de için verilen nimetleri ısrarla hatırlattıkları halde, elçilere gösterdikleri yalanlayıcı tavırlarına karşılık söylenmektedir. Bu durumda, Peygamberlerin yaptığı takva çağrısı içinde bulunulan durumu terk edip imana dayalı olarak salih amelde bulunmayı teklif etmek anlamına gelmektedir.
Görüldüğü gibi takva, Kur’an da hep inanç ve amel ile ilgili açıklamalardan sonra anılıyor. Bu açıklamalarda bazen neleri yapmanın takva olduğu belirtilirken, diğer yandan nelerin yapılmasının takvaya aykırı olduğu da belirtilmiş olmaktadır.
Yüce Rabbi’miz insanın yaratılışını ifade ederken “Fücur” ve “Takva” terimlerini kullanmaktadır. “Nefse ve ona ‘bir düzen içinde biçim veren’e , ardından ona fücurunu ve takvasını ilham edene and olsun.” (Şems 7-8)
Görüldüğü gibi “Takva”nın karşıtı olarak Kur’an da “Fücur” terimi/kavramı kullanılmaktadır. Fücur ise, bir şeyi genişliğine yarıp parçalamaktır. Kavramsal olarak da hak yolunu yarmak, Hak’tan sapıp taşkınlık etmektir. Bu durumda karşıt anlamda kullanılan ‘Takva’ nın anlamı, hak yolunda kalmak çizilen /belirtilen yolun sınırlarına riayet etmektir. Bu ise, yapılması istenilenleri yapmak ve kaçınılması gereken şeylerden de sakınmakla olur. İşte takva, bu iki halin ifadesidir. Ve bu hal, insanı sarıp-sarmalayan bir örtü gibidir ki, insan onunla kendini korur.
‘Ey Ademoğulları! Size, ayıp yerlerinizi örtmeniz ve giymeniz için elbiseler var ettik. Takva elbisesi ise daha hayırlıdır. Bunlar, insanlar öğüt alsın diye Allah’ın indirdiği ayetlerdendir.’(Araf:26)
 
TAKVA İLE SIKI SIKIYA İLGİLİ DİĞER KAVRAMLAR (İMAN, İHSAN, ISLAH İLE BERABER KULLANIMI
 
Genellikle ayetlerde batıl’ı bırakıp uzaklaşma anlamında kullanılan takva kavramı Allah rızasının şartı olan inanca uygun olumlu davranışı inançla bir arada yürütme şeklinde kullanılmıştır. Mesela şu ayetleri okuyalım:
“İman eder ve de takvayı korursanız, size büyük ecir vardır.” (Al-i İmran 19)
“ Eğer ihsan eder ve de takvayı korursanız, bilin ki Allah işlediklerinizden haberdardır.” (Nisa, 128)
“ Eğer (arayı) ıslah eder ve de takvayı korursanız, bilin ki, Allah şüphesiz bağışlayıcıdır, esirgeyicidir.” (Nisa: 129)
Birinci ayetteki iman, ikincideki ihsan, üçüncüdeki ıslah tümüyle takvanın karşılığı olarak kullanılmıştır. Takva kelimesi terk ve uzaklaşma anlamını ifade ederken olumlu bir davranışı da belirtmektedir.
Kur’an, insanın iyi kabul görmesi için tek başına takva ile yetinmiş olmakla birlikte, takvaya yararlı ve olumlu davranış olan salih ameli de eklemektedir. Burada gördüğümüz gibi salih amel: iman ve tasdikle, ihsan veya ıslahla sergilenebilmektedir.
O halde muttaki; Allah yanında makbul biri olmak için günahları, fuhşu, kötülüğü ve batıl inancı bırakan kişidir. Bu kişinin takvayla birlikte salih amele yönelmesi, tek olan Allah’a inanıp onun hidayetine uyması gereklidir.
Fakat fuhşu kötülüğü ve batıl inancı terk edenin güçlü bir azme, keskin bir iradeye, sabır ve tahammüle ihtiyacı vardır. Bunları bırakanın yaptığı iş Allah yanında önemli bir sayılmıştır. Böyle olduğu için muttakinin ve takvanın değeri takdir ve tanım açısından büyük olmuştur.(1)
Bu noktada şu tespiti de yapmadan geçmeyelim; ittika ve takva kavramının kapsamına iman, ihsan, ihlas, ibadet, itaat, salih amel, birr ve adalet gibi övme ifade eden bütün kavramlar girmektedir. Yani takva kavramı, bu kavramların ifade ettiği bütün anlamları içermektedir. Yine azıkların en hayırlısıdır.
“…. Siz ne hayır yaparsanız, Allah onu bilir (Ahiret için) azık toplayın. Kuşkusuz, azığın en hayırlısı takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) dır. Ey akıl sahipleri bana karşı gelmekten sakının.” (Bakara: 197)
Şurası da var ki her insan belli bir derecede Allah’ın koruması altındadır, bu Rahman ve Rab oluşun sonucudur. Allah adil bir Rabb olarak azabından korunmaya çalışmayanları azabından uzak tutacak değildir. İşte azaptan korunma Allah’ın cezalandırmasından titreme kulun görevidir. Bunun için de ne gerekiyorsa yapmak yukarıda açıklandığı gibi Allah’ın emir ve yasaklarından oluşan sınırlarını aşmak şöyle dursun, onlara yaklaşmamak ve bu konuda elden geldiğince dikkatli olmak gerekir. İşte Müslüman olarak ölebilmek buna bağlıdır; bu da Allah’tan ittika etmek nasıl gerekiyorsa öyle ittika etmektir. (Al-i İmran : 102) Bu da kuşkusuz istidat, kabiliyet ölçüsündedir; mükellefiyetin sınırları dahilindedir. Kur’an bunu “ Allah’tan istidadınız ölçüsünde ittika edin” (Tegabün :16) diye açıklar.
 
Özet olarak, insanın kendisini Allah’ın korumasına bırakması bu nedenle de Ahirette de zarar verecek günahlardan çekinip sevaplara koşması takvadır. Bu da birkaç derecedir. (1)
Kur’an-ı Kerim’ de Takva Kavramı Üç Mertebededir:
 
1. Ebedi olarak cehennem azabından korunmak için Allah’a ortak koşmaktan, küfür ve nifaktan korunarak kamil bir imana sahip olma, Kelimetü’t-Takva’ya yani Tevhide sarılma, Bu hususla ilgili olarak Fetih suresi 26. ayetinde “Hani o inkârcılar kalplerinde, taassubu, cahiliye taassubunu ve tarafgirliğini yerleştirildikleri sırada , Allah ve resulunun ve mü'minlerin gönüllerine huzur ve güven duygusunu verdi. Onların takva sözünü tutmalarını sağladı. Zaten onlar bu söze layık ve ehildirler, Allah her şeyi hakkıyla bilendir ” diye buyurulmuştur.
-Buradaki takva kelimesi Tevhid cümlesidir.
2. Kişinin iman sahibi olduktan sonra büyük günahları işlemekten, küçük günahlarda ısrar etmekten kendisini alıkoyarak emredilen farzları ve diğer dini vecibelerini yerine getirmesi, günahlardan/haramlardan ve diğer yasaklardan kaçınması.
Bu hususla ilgili olarak Araf suresinin 96. Ayetinde “…kendilerine peygamberler gönderdiğimiz memleketlerin halkı iman etseler ve takva sahibi olsalardı elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık. Fakat onlar peygamberlerimizi ve ayetlerimizi yalanladılar. Biz de onları kazandıkları günahlar sebebiyle cezalandırdık.” buyuruluyor. (Ayrıca Bakara:103 ve Al-i İmran, 179’a bakınız)
3. Bütün her şeyi ile Allah’a yönelmek, kişiyi Allah’tan alıkoyacak her şeyden uzak durmak.
Bu hususla ilgili olarak da Al-i İmran 102. Ayetinde
“Ey iman edenler! Allah’tan ona yaraşır bir şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin” buyurulmaktadır. (Ayrıca Tegabün :16)
 
Takva Sahiplerinin(Muttakilerin) Özellikleri
 
Ø Allah’a Meleklerine Kitaplarına, Peygamberlerine , Ahiret gününe inanırlar. (Bakara: 4 ve 177)
Ø Gaybe iman ederler (Bakara :177)
Ø Namazı kılarlar. (Bakara :3 ve 177, Enfal: 3)
Ø Zekatlarını verirler. (Bakara :177)
Ø Allah yolunda infak ederler. (Bakara: 3, Ali İmran 134, Tegabün 16)
Ø Yakın akrabaya, fakirlere, yetimlere, yolda kalmışlara yardım ederler. (Bakara:177)
Ø İnsanlara iyilik yaparlar. (Al-i İmran:134, Maide: 93, Yusuf: 90)
Ø Mallarından isteyenlere ve yoksullara verirler. (Zariyat: 19)
Ø Allah için mallarıyla ve canlarıyla cihad ederler. (Tevbe: 44)
Ø Geceleri ay uyuyup, seher vakitlerinde Allah’tan bağışlanma dilerler (Zariyat :17-18)
Ø Öfkelerine hakim olurlar.(Al-i İmran :134)
Ø Affedicidirler. (Al-i İmran :134, Nisa: 149, Şura:37-40-43)
Ø Verdikleri sözleri yerine getirirler.
Ø Yapacakları işleri aralarında istişare ederler. (Şura :38)
Ø Sabır sahibidirler (Bakara :45 ve 177, Ali İmran: 17, 20, 186 Hud: 115, Kehf:28)
Ø Kötülük yaptıklarında veya nefislerine zulmettikleri zaman Allah’ı hatırlayarak tevbe ederler ve günahlarının bağışlanmasını dilerler, kötülükte ısrar etmezler. (Al-i İmran: 134)
Ø Doğru söz söylerler (Ahzab: 70)
Ø Dosdoğru olurlar (Tevbe: 7)
Ø Rablerinin davetine icabet ederler. (Şuara: 38)
Ø Hesap gününden korkarlar. (Rad: 21, Mearic: 26, 27, İnsan: 7)
Ø Irzlarını korurlar. (Mü’minun: 5-7)
Ø Boş şeylerden yüz çevirirler. (Furkan: 72, Lokman: 5, Mü’minun: 3)
Ø İyilikte yardımlaşırlar. (Maide: 2)
Ø Kötülüğü iyilikle savarlar. (Rad: 22)
Ø İyilik etmeleri nedeniyle Allah’ın sevgisini kazanırlar. (Ali İmran: 134)
Ø Zulme uğradıklarında –haddi aşmadan- yardımlaşarak haklarını alırlar. (Şura: 39)
Ø Muhsin kimselerdir. (Hud: 90, Zümer: 33-34,)
Ø Salih amel sahibi kimselerdir. (Meryem :60-63)
Ø Hidayet üzeredirler. (Bakara: 5)
 
 
Yukarıda verdiğimiz ve takva sahiplerinin vasıflarını anlatan ayetleri incelediğimizde takvanın İslamı bütünüyle bir simgesi ve alameti olduğunu görürüz.
 
Yanlış Takva Anlayışları
 
İslamın insanları hayatı bütünüyle kabul etmeye ve nimetlerinden faydalanmaya davet ettiğini, hayatı reddetme ve hayatın sorumluluklarından kaçmaya yönlendirmediğini göstermiştir. İslam manastır hayatını ve insanlardan uzak zühdü teşvik etmez; muttaki bir hayatı Allah’ın nimetlerinden uygun ve dengeli bir şekilde faydalanılmasını öngörür. : “Ey Peygamber! Temiz şeylerden yiyin, yararlı iş işleyin; doğrusu ben yaptığınızı bilirim.” (Mü’minun 51)
“ De ki :’Allah’ın kulları için yarattığı ziynet ve temiz rızıkları haram kılan kimdir?...” (Araf 32)
“ …. (Kendiliklerinden) icat ettikleri ruhbanlığa gelince; biz onu onlara farz kılmamıştık. Allah’ın rızasını kazanmak için onur kendileri icat etmişlerdi. Fakat ona da gereği gibi uymadılar.” (Hadid 27)
Kur’anı Kerim, Allah’a gereği gibi inanmaksızın zahiri merasim ve adetleri yerine getirmekle övünenlerin takva iddialarını reddetmektedir Tevbe suresi 19. ayette şöyle buyurulmaktadır.
“Hacılara su sağlama görevini, Mescid-i Haramı tamir etme işini, Allah’a ve Ahiret gününe iman edip, Allah yolunda cihad edenlerin işleriyle bir mi tutuyorsunuz? Allah katında bunlar aynı değerde olmazlar…”
Bu ayet gerçek takvayla onun zahiri şekli arasında insanların ayrım yapabilmesini mümkün kılmak için gerçek takvanın özünü gündeme getirmektedir. Bir kimsenin Allah katındaki değeri, inançlarındaki samimiyet ve Allah yolunda yapacağı fedakarlıklarla doğru orantılıdır. Onun doğuştan veya sonradan kazanılmış ayrıcalıklara sahip olup olmamasına bakılmaz; şeyh, hoca, müftü vb. gibi kimselerin soyundan gelip gelmemesi bu konuda bir mana ifade etmez. Aksine, inancında samimiyet ve Allah yolunda fedakârlıklardan uzak olan kimselerin Allah indinde hiçbir değerleri yoktur.
“Gerçek iyilik yüzlerinizi doğuya veya batıya doğru çevirmenizde değildir. Asıl iyilik(birr) Allah’a Ahiret gününe , meleklere, Kitapa, Peygamberlere iman eden…” (Bakara 177)
Bu ayet ibadetin zahiri şekilleri üzerinde çok aşırı önemde durulmasının yersizliğini göstermekte ve kişinin salt yüzünü doğuya veya batıya çevirmekle iyiliğe ulaşamayacağına işaret etmektedir. Gerçek takvaya bütün ibadetlerin O’nun rızasını kazanmak gayesiyle samimi Allah sevgisi ile yapılması suretiyle ulaşılabilir. Mühim olan sözler ve şekiller de değildir.
Yine kurban ibadetinin özü Hac suresinde şöyle açıklanmıştır:
“Onların etleri de, kanları da Allah’a ulaşmayacaktır; Allah’a ulaşacak olan ancak sizin takvanızdır…” (Hac 37)
Kurban Allah’ın sembollerindendir. Mü’minlere kurban ibadetinin yalnızca takvayla ve O’nun sevgisiyle ifa edildiğinde kabul edileceği açıkça söylenmiştir.
Takva yalnızca hayatın belirli anlarında ve belirli bölümlerinde Allah’ın yardımını anmak, meselelerimizi konuşmak, ya da namaza dururken sarık takmak, yolda yürürken ne olduğunu anlamadan zikir çekmek veya dua okumak olarak görülmemelidir. Aynı şekilde tartıya hile karıştırmadan teraziyi doğru tutmak olumlu bir davranıştır ama ölçüye riayeti hayatın her deminde ve her alanında göstermek gerekir.
- Ölçüde haddi aşmayın. (Rahman 8)
 
Takvayı Hakkıyla Kuşanmak
 
“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa, öylece sakının ve siz ancak Müslümanlar olarak ölün” (Al-i İmran 102)
Elmalılı Hamdi Yazır,ilgili ayete dair şunları söylüyor:
Allah’tan hakkıyla korkmak Bakara suresinin 2. Ayetinde açıklandığı gibi “Takva” mertebelerinin en mükemmelidir ki iki mana ile düşünülür: birisi her yönden Allah’a itaat edip hiçbir isyan etmemek, zikir (Allah’ı hatırda tutma) üzere bulunup hiç unutmamak ve her halde şükredip hiçbir nankörlüğe düşmemektir ki ilahi şan ve büyüklüğe layık olmak manasına “hak takva” demektir.
İkincisi Allah yolunda hakkıyla gücünün yettiği kadar gayret etmek ve bu konuda hiç kimsenin kınamasından korkmamak, hatta anası babası ve kendi aleyhinde olsa bile Allah için adalet ve doğruluktan ayrılmamaktır ki, bu hak, vücub (lüzumlu gerekli) ve sabit olmak manasındadır. Ve bu şekilde “ gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun ” (Tegabün 16) ayeti bunun açıklamasıdır.
 
Hayatın tümünü Allah için yaşamaktır takva…. Kur’anın anlattığı takva, basit bir savunma, sıradan bir korku, kolay bir nefis koruması değil iman ve amelle desteklenen bir aksiyon şeklinde bizzat iman edip Allah’a teslim olmak, imanın gereklerini bilinçli bir korku ve titizlikle yapmak, Allah’a karşı mesuliyet bilinci taşımak anlamındadır.
Kur’anın takva konusunda bizden istediği onun ne olduğunu , nasıl gerçekleştiğini sadece bilmek değil, bu bilinen üzerine düşünceyi ameli, tavrı fiiliyata geçirmek, hayatta tatbikata koymak, görünür kılmak, amele dönüştürmektir. Yoksa takva hakkında çok bilgi sahibi olmak insanı muttaki yapmaz.
Araf 26. ayetinde “takva, insanı sarmalayan en hayırlı elbisedir.” buyurulur ve insan takvayı kuşanarak kendini korur. Takvayı kuşanmak ise öğüt olarak Rabbi’mizin indirdiği ayetlere bağlı tavır geliştirmekle mümkündür. Yani emredilene uymak nehy edilenden kaçınmakla, bizi sarmalayan dışa dönük kuşatmayı biliyoruz. İfsadın sarmaladığı insanlar olarak çevremize bakmak Araf 26. ayetin bir gereği olarak düşünülebilir. Önce çemberin dışından başlayıp sonra da çemberi daraltarak kendimize gelelim.
İnsanlar ilahi ölçülerle donatılmadığı için gözleri ve gönülleri aralıksız kirletiliyor. Ardı arkası kesilmez faaliyetlerle(güzellik yarışmaları, futbol şölenleri, müzik festivalleri, fuhuş gösterileri v.b.) insanlar meşgul ediliyor, rüşvet vermek veya almak, ya da mafyaya iş yaptırmak sıradan hatta özenilen bir durum olmuş ve yağmacılık tüm insanların gözü önünde cereyan ederken eli kolu bağlı olmak bir kader olarak algılanıyorsa orta yerde sakınılması (ittika edilmesi) gereken çok şey var demektir. Hele de medya tüm bu olup biteni, çizgi filmlerden tutun konulu filmlerine ; tartışma programlarından haberlere kadar adeta bir film gibi sıradanlaştırarak aktarıp zihinleri bulandırıyorsa , sakınmanın boyutları daha bir karmaşık hal almıştır.
Şüphesiz “…. Herkes kendi varlık yapısına uygun iş görür/amelde bulunur…” (İsra 84) peki Mü’minler bu durumda nasıl tavır almalı, bu durumdan nasıl sakınmalılar (ittika etmeliler) ?... Bu sorulara verilecek cevap mü’min olma iddiasındaki insanların neye ve nasıl iman ettikleri ile ilgilidir.
Takva korku duygusunu da içerisine alan bir çekinmenin bir korunmanın ve saygının ahlak, davranış ve ibadet olarak gösterilmesidir. İnsandaki korku ve ümit duygusunu işleterek bu duyguların övülen bir sıfat haline gelmesini ancak takva bilinci sağlayabilir. Kur’an insandaki sıradan korku ve sığınma hissini geliştirerek kişinin manevi olarak yücelmesinin yolunu açıyor. Takva bilinci yaratılıştaki korkunun düzene konularak bir korunma ahlakı bir yücelme faaliyeti, bir sorumluluk bilinci haline getirilmesidir.
Takva, insanın kendisini Allah’ın koruması altına koyarak Ahiret’te zarar ve acı verecek şeylerden sakınması ya da günahlardan uzak durması ve iyiliklere sarılmasıdır.
Kur’an ısrarlı bir şekilde “Allah” fikrini yani O’na ait uluhiyeti (ilahlığı) gündeme getirir. Zaten insan için en önemli olay yaratılışın sebebi, yaratıcının varlığı ve yaratılan insanın bu yaratıcı karşısındaki durumudur. İnsan öncelikli olarak kendini var edeni tanımak ve O’nun razı olacağı bir hayatı yaşamaktan sorumludur. Hayatın ve nimetlerin sahibi olan Allah(c.c.) en sonunda bütün insanları ölümle beraber kendisine döndürüyor. Bu bakımdan insan başıboş değildir ve hayatının hesabını vermek üzere ölecektir. Kur’an alemlerin Rabbi Allah’ı bütün sıfatlarıyla O’na ait en üstün yücelik ve makamlarıyla tanıtıyor, sonra da insanın bu yücelik karşısında kendine çeki düzen vermesini, kendini iyi amellerle korumaya almasını tavsiye ediyor.
İnsan, her halde kendinden yüce gördüğü ve bir makam sahibi olan kimselerin gözü önünde kötü ve çirkin iş yapmaktan çekinir. Bu çirkin işleri daha çok gizli yapmayı tercih eder. Allah’a kuvvetli bir imanla bağlanan ve O’nun her yerde kendisini gördüğünü bilen , yaptığı her şeyin kayıt altına alındığının şuurunda olan bir kişi, şüphesiz kendine çeki düzen verir. Allah’ın yüce makamı karşısında çekinir ve kendini rezil edecek, ya da Allah’tan beklediği rahmete engel olacak amelleri yapmaktan sakınır.
İşte takvanın özünde yatan incelik bu iman, denetim ve mesuliyet duygusudur. Allah’ın karşısında kul olduğunun farkına varıp onun gereğini yapma, O’nun Rabb’liğine yaraşır bir şekilde O’na itaat etme, yalnızca O’na ibadet etme anlayışıdır.
Şüphesiz ibadet takvanın kendisi değil fakat takvaya götüren davranış ya da takva bilinci ile gerçekleşen bir faaliyettir. İbadet, ilahi emir ve yasakları yerine getirmek, takva ise onları yerine getirme titizliliğidir. Müslüman öncelikli olarak Allah’a ve O’nun indirdiklerine iman ederek yalnızca O’na ibadet ettiğini yani yalnızca O’nun önünde kul olduğunu, kulluğun bütün görüntülerini yalnızca O’na has kılacağını ortaya koyar. Sonra da bu imanın ilkelerini amel olarak pratikte uygular. O, bunu takva bilinciyle yapar, ibadete devam ettikçe de takvası artar ve güç kazanır. Takvası arttıkça da ilahi ölçüler karşısındaki tavrı güzelleşir, ibadetini daha da bilinçli yapar.
Takva kuşanıldığında hayata müdahale yönü de ortaya çıkar. Takva olumsuz anlamda pasif bir perhizkarlık ya da münzevi bir hayatı tercih etme değildir. O aktif bir şuur, diri bir uyanıklık ve insanı ayakta tutan bir canlılıktır.
Ali Şeriati şöyle dua ediyor. “Allahım! Bana imanda «mutlak itaati» bağışla ki, dünyada yanlışa karşı«mutlak isyan» içinde olayım!
Rabbim! Bana «kavgacı ve inatçı» bir takvayı öğret ki, sorumluluğun çokluğu arasında kaybolmayayım. Beni «perhizkar, münzevî takvadan koru ki, tenhalık ve uzlet köşelerinde gizlenmeyeyim!”
 
Takva’nın Tevhid Üzerfe Birleştirici Yönü
 
Allah’tan hakkıyla ittika edebilmek ve Müslüman olarak ölebilmek için öncelikle Allah’ın ipine toptan yapışarak Tevhid üzerinde birleşmek ve her türlü tefrika ve ihtilaftan kaçınmak gerekir. Haccın farz oluşu da bu şekilde toplanmanın araç ve maksatlarından biridir. Bu nedenle önce kalplerin Tevhid’i, sonra da tabii olarak davranışların Tevhid’i (Tevhid-i Ef’al) Hak Dinin temelini oluşturur. “Ben kendi başıma dinimi imanımı koruyabilirim.” demek tehlikelidir. Kendi başına kalanın yoldaşı çoğunlukla şeytan olur ve böyle bir kişinin imanla gidebilmesi çoğu zaman şüpheli olur. Cemaatin bölünmemesi iman ve amelde birleşenlerin Allah’ın ipiyle birbirlerine kopmamacasına bağlanmaları gereklidir. Bu bağı koparan Millet-i İslamdan çıkar. Hz İsa “Benim Allah’a (gidişte) yardımcılarım kimlerdir? ” diye yardımcı aramıştır. Bu bakımdan bütün Mü’minler tek bir kelime üzerinde aynı davranış biçimine girmedikçe Tevhid-i ameliye ulaşamadıkça takvaya ulaşmak da güçleşir. Bu yüzden Kur’an
“Ey İman edenler! Allah’tan O’na karşı takvanın gerektirdiği şekilde ittika edin ve ancak Müslümanlar olarak can verin. Toptan Allah’ın ipine sarılın ve ayrılığa düşmeyin” (Ali İmran:102,103) diye emretmektedir.
İslam hayatı bütün hayatı kuşatıcı ve kainatı, yaratılışı, insanı kısaca her şeyi yerli yerine koyucu bir dindir; bütün varlıklar İslam üzere olup insandan istenen de Müslüman olmasıdır. Müslüman olmanın gereklilikleri içinde Kelime-i Tevhid üzerinde birleşip bir “Bünyan-ı Mersus” oluşturarak tüm insanlığı Hak Dine çağırmak da vardır. Bu da kuşkusuz belli bir güce erişmeyi bugünkü deyimle bir sistem kurmayı gerektirir. Bu sistemi kurmanın da bir takım yöntemleri olacaktır.
Daha önce vurguladığımız takva sahiplerinin vasıflarını anlatan ayetleri incelediğimizde takvanın İslamı bütünüyle yaşamanın bir simgesi ve alameti olduğunu görürüz.
Takvanın bu kadar geniş bir anlamda kullanılmasını göz önünde bulundurursak Allah Teala’nın sağlıklı huzurlu ve güvenli bir İslam toplumunun bekasına yönelik ilahi emirlerinin ve bu alandaki kurallara yönelik ilahi tekliflerinin, takva kavramının zengin ve geniş muhtevası içinde yer aldığı söyleyebiliriz. Bununla ilgili olarak da şu sonuca ulaşabiliriz : takva ile ilgili ilahi emirler ; büyük ölçüde beraber ve birlikte yaşamayı, güvenli huzurlu bir sosyal yaşamı ve toplumsal düzeni öngörmektedir.
İslam toplumunda, toplumsal düzene dikkat etmeyerek fitne ve fesadın yayılmasına , sosyal dayanışma, huzur ve istikrarın bozulmasına neden olan kişiler genellikle takvadan nasibi olmayan veya çok az olan kişilerdir. Gerçek takva sahibi kimseler ise; Allah Teala’nın, insanların bir arada yaşamaları için koymuş olduğu emir ve yasakları eksiksiz yerine getirmeye çalışırlar.
Bu durumla ilgili ilahi esas ve prensiplere titizlikle riayet ederler.
Hz Peygamber (S.A.V.) dualarında yüce Rabbi’mizden çeşitli nimetleri talep ederken takvayı da istemiştir. Böylece takvanın önemine işaret etmiştir. Konuyla ilgili Hadis-i Şerifler şunlardır.
“Size Allah’a karşı takva sahibi olmanızı tavsiye ederim.”
“İnsanın cennete girmesine vesile olan en büyük şey kulun Allah’a olan takvasıdır.”
“Arabın Arap olmayana üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir ”
“Ey Allah’ın kulları! Birbirinizle kardeş olunuz. Müslüman müslümanın kardeşidir. Müslüman müslümana zulmetmez. Yardıma muhtaç olduğu zaman da onu yalnız ve yardımsız bırakmaz. Onu hor ve hakir görmez. Takva işte buradadır.” Resulullah (SAV) “takva işte buradadır” sözünü üç defa tekrarlamış ve her defasında elini göğsüne götürerek işaret etmiştir.
 
Hz peygamber (SAV), burada takvanın çok geniş bir mana ifade ettiğini ve bunun da kalbe dayanan manevi bir duygu ile olduğunu ifade etmiştir.
Takva ile ilgili olarak bilinmesi gereken diğer bir husus ise; İslamda üstünlük ölçüsünün dil, ırk, renk, kavim, soy, yaşanılan coğrafi mekan değil sadece ve sadece takva olduğudur.
Hucurat suresi 13. ayette şöyle buyurulur. “Ey insanlar gerçekten biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimler ve kabileler(şeklinde) kıldık. Hiç şüphesiz Allah katında sizin en üstün olanınız takvaca en ileri olanınızdır. Hiç şüphe yok ki Allah, her şeyi bilir her şeyden haberdardır.”
Aynı suresin 10. Ayetinde imanda kardeşlik vurgulanmıştı. Burada ise insanlıkta eşlik vurgulanıyor ve insanlık ortak paydasına dikkat çekiliyor. Farklılıklar insanlık ailesini oluşturan unsurların birbirlerine tahakküm ve üstünlük gerekçesi değil “tanışma” gerekçesi olmalıdır.
Bu ayet İslamın evrenselliğini tüm zamanlarda haykıran bir ayettir. Zımnen: kimse doğuştan imtiyazlı veya doğuştan mahrum değildir. Kişinin kendi seçmediği şeylerle övünmesi anlamsızdır. Takva kişilerin kendi akıl ve iradeleriyle yaptıkları bilinçli tercihi ifade eder. Bu şu manayı içerir: ne kadar sorumlu davranırsanız, o kadar üstün olursunuz! (1) Peygamberimiz (SAV) de veda hutbesinde aynı durumu izah etmiştir.
“ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız birdir. Hepiniz Ademdensiniz ve adem de topraktandır. Allah’ın yanında en üstün olanınız, takvası en üstün olanınızdır. Araplarla arap olmayanların birbirlerine karşı üstünlüğü ancak takva iledir.”
 
Takva Olmadan Sabıkundan Olunamaz.
Sabıkundan Olmak:
 
Birinin ilerisine önüne geçmek, galip gelmek, üstün olmak anlamındaki “sebeka” fiilinin ism-i faili olan sabık, öne geçen üstün ve galip gelen demektir. Kur’anda 2 ayette tekil şekli, 5 ayette de çoğul şekli (sabikin, sabikun ve sabikat) geçmiştir. Fatır suresi 32. ayette amel bakımından mü’minler 3 kısma ayrılmıştır. “nefsine zulmeden”, “muktesıd” ve “sabık”.
“Sonra biz , o Kitabı kullarımızdan seçtiğimiz kimselere (Muhammed Ümmetine) miras olarak verdik. Onlardan kendine zulmedenler vardır. Onlardan ortada olanlar vardır. Yine onlardan Allah’ın izniyle hayırlı işlerde öne geçenler(sabık) vardır. İşte bu büyük lütuftur.” (Fatır: 32)
Burada Allah’ın Hz. Peygamberden sonra Kitabı ulaştırmaları için kendilerini Kitaba varis kıldığı Müslümanlara işaret olunmaktadır. Allah’ın son kitabı Kur’an-ı Kerim tüm insanlığa gönderilmiştir. Fakat ona sadece bu yüce Kitabı okuyan ve onunla amel eden kimseler varis olurlar.
Müslümanların hepsi bir değildir. Bu yüzden onlar üç grupta değerlendirilmiştir.
Bunlar :
a- Allah’a ve Rasulullah’a iman ettiği halde talimatlara uymayanlar.
b- Orta yolu tutanlar (muktesıd)
c- Allah’ın izniyle hayırlı işlerde öne geçenler. (Sabık)
 
Sabık olanlar kitaba varis olanların başında gelirler. Çünkü varis olmanın tüm vecibelerini gereğince yerine getirirler. Kitaba ve sünnete uyar, insanlara tebliğ etmekte gayret gösterir ve Din-i Mübin için fedakarlık hatta kendilerinin kurban etmek için öne geçmeye çalışırlar. Böyle insanlar bile bile günah işlemezler fakat günah işledikleri takdirde de pişman olarak Allah’tan bağışlanma dilerler. Bunlar birinci ve ikinci gruptan az oldukları için en son zikredilmişlerdir. Aslında verasetin şartlarını hakkıyla yerine getiren bu insanlar, birinci sırayla şereflenmişlerdir. “İşte bu büyük bir fazilettir” cümlesi ile en yakın cümle arasında bir ilişki kurmaya çalışarak bu cümle ümmetin iyiliği için yarışan ve ümmetin en makbul olan
 
insanlarına işaret eder.
36. ayete kadar da Sabikuna Ahirette verilecek mükafatlar sıralanır.
Sabık, iman edip salih ameller işleyen , haram ve günahlardan sakınan kimselerdir.
Mü’minun suresinin 57 ve 61. ayetleri arasında da “sabıkun” şöyle tanıtılmıştır.
“Gerçekten Rablerine olan haşyetlerinden dolayı saygıyla korkanlar(a) Rablerinin ayetlerine iman edenler (b) Rablerine ortak koşmayanlar (c) ve gerçekten Rablerine dönecekler diye vermekte olduklarını kalpleri ürpererek verenler, (d) işte onlar hayırlarda yarışmaktadırlar ve onlar bundan dolayı öne geçmektedirler. (Sabıkun)”
 
a. Onlar Allah korkusundan başıboş bir hayat yaşamıyor. Allah korkusuyla ve O’nun tüm niyet ve hareketlerinde kendilerini gözetlediğinin bilinciyle yaşıyorlar; bu yüzden de kötü niyet ve davranışlardan da geri duruyorlar.
b. Burada “ayetlerden” amaç hem Peygambere gelen vahiy, hem de kendinde ve çevresini saran kainattaki işaretlerdir. Kitabın ayetlerine inanmak bu ayetleri tasdik etmek ve insanın kendisindeki ve kainattaki ayetlere inanmak da bu ayetlerin işaret ettiği gerçekleri tasdik etmek demektir.
c. “….Rabb’lerine ortak koşmayanlar…….”
Bu cümlede vahye iman her ne kadar kalplere Tevhid doktrinini ekerse de yine de Mü’minler şirke karşı uyarılmaktadır. Çünkü vahye inanmakla birlikte insan şu veya bu şekilde sözgelimi, Peygamberlerin ve dindar kişilerin öğretilerini sınırların dışına taşırarak, Allah’tan başkalarına dua ve yakarışta bulunup kulluk yaparak her zaman şirke düşme eğilimindedir.
d. “…ve gerçekten Rablerine dönecekler diye, vermekte olduklarını kalpleri ürpererek verenler ….”
Bu ayet şu anlamları içerir: onlar Rablerine kulluk ederler. O’na itaat için ellerinden geleni yaparlar ve salih amellerde bulunurlar, yine de her an kalpleri korku doludur ve dindarlıklarından dolayı kendilerini beğenmeye kalkışmazlar. Tüm salih amellerine rağmen, kalpleri hep huşu içindedir, Rablerine hesap verecekleri korkusuyla titrerler, rablerinin mahkemesinde beraat edip etmeyeceklerinden emin değillerdir.(2)
 
Kıyamet kopunca insanlar üç kısım olacaklardır. Ashab-ı Meymene, Ashab-ı Meş’eme ve Sabikun (Vakıa: 8-10) sabıkun mukarrebun olarak tanımlanmıştır. (Vakıa: 11) bunlar , nimet cennetine girecek olan (Vakıa: 12) en değerli insanlardır.
Muhacir ve Ensardan ilk iman edenlere “sabikun” (Tevbe: 100) , bazı meleklere “sabikat” (Naziat: 4) denilmiştir.
 
Sonuç olarak; Takva, yalnızca hayatın belirli anlarında ve belirli bölümlerinde Allah’ın adını anmak, meselelerimizi konuşmak; ya da namaza dururken sarık giymek, yolda yürürken ne olduğunu anlamadan zikir çekmek veya dua okumak olarak görülmemelidir, aynı şekilde tartıya hile karıştırmadan teraziyi doğru tutmak olumlu bir davranıştır ama ölçüye riayeti hayatın her deminde ve her alanında göstermek gerekir.
“Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve ‘Rabbi’miz bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir dost gönder’ diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar (mustad’afin) adına savaşmıyorsunuz.” (Nisa: 75) ayeti, gösterilecek faaliyetlerin , statükonun güçlenmesine yarayacak işler yerine, işleyişi değiştirmeye yarayan eylemlerde yoğunlaşmanın gerekliliğine dikkatlerimizi çekmektedir. Ancak bu şekilde anlaşılacak takvanın kapsamına girecek eylemler, eylemcinin nereye ait olduğunun değerini bilerek bu değerin yükselmesine katkıda bulunan özgün davranışın takipçisi olmasını doğurabilir.
(1) Mevdudi, Tefhimü’l Kur’an , IV / 558-559
(2) Mevdudi, Tefhimü’l Kur’an , III/ 422,423
 
“Devşirme” geleneğine sahip bir sistemin tıkanma noktasına gelmiş sorunlarının çözümüne katkı yapmak durumuna düşmemek, Müslümanların uyanık tutumlarıyla aşabilecekleri bir sorundur. Sakınmanın yani takvanın esas anlamı burada yatmaktadır. İfsat üreten bir sistemin ömrünü uzatacak çabalardan kaçınmak fücuru içselleştiren ve dayatan bir işleyişten sakınmakla mümkün olur. Bunu göz ardı eden her çaba, insanı içine alan şimdiki çemberin kuvvet kazanmasına yarayan işlerden başkasını yapamayacaktır.
“ Ve Onlar : ‘Rabbi’miz , bize eşlerimizden ve soyumuzdan göz aydınlığı olacak insanlar armağan et ve bizi takva sahiplerine önder kıl’ diyenlerdir. İşte onlar, sabretmelerine karşılık en yüksek makamlarla ödüllendirilirler ve orada esenlik dileği ve selamla karşılanırlar. ” (Furkan :74-75)
Elbette bu istek kuru bir laftan öte, çabaların sonucu olarak düşünülmelidir. Biz takva sahiplerine önder olma dileğinin salih ameller zeminine oturtulduğu zaman anlam kazanacağına inanıyoruz. (Bkz.Furkan :63-73)
İnsanlığın büyük ölçüde kaybettiği şerefini ise ancak bu öncü kimliğe sahip olanların vereceği savaşımla ikame etmek mümkündür. Rabbi’mizin çağrısı, temelde bu şerefi kazanmak isteyenler için yol gösterme işlevine sahiptir.
Bu içerik 3950 defa görüntülendi.
 
 
Yorumlar
Yorum Ekleyin
Adınız Soyadınız
e-Posta Adresiniz
Başlık
Yorum
Kalan karakter sayısı : 6000
Güvenlik Kodu
 
 
Copyright © 2013 İLKAV - İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı
Strazburg Caddesi No:18/4 SIHHIYE/ANKARA
Telefon :  +90 (312) 229 79 76 e-posta:  iletisim@ilkav.org
Dataişlem