Üye Ol  -  Şifremi Unuttum?
Facebook
 
 
> Müslüman Alim ve Öncü Şahsiyetlerin, İslam Adına Batıl Siyasete D...

> Mısır darbesinin idam kararları ve İslami Duruşumuz - II...

> Mısır darbesinin idam kararları ve İslami Duruşumuz - I...

> Ertelenemez ve Terk Edilemez Sorumluluğumuz...

> İLKAV´ın 25. Yılında Mehmet Pamak´la Söyleşi 3. BÖLÜM :...

   
 
Hesap İsmi: İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı
Para Cinsi: Türk Lirası (TL)
Şube/Hesap: Kızılay Şub. / Hesap No: 2000614-4
IBAN: TR550020300002000614000005
En Çok Okunanlar

Anasayfa  >   CUMA HUTBELERİ  >  2016
 
Hutbe: Hiçbir Günahkâra ve Hiçbir Nankör Kafire İtaat Etme!
Tarih: 04/11/2016
   


“Neredeyse onlar, (önerileriyle) seni, sana vahyettiklerimizden saptırıyorlardı. Üzerimize yalan uydurasın diye (bu önerileri yapıyorlardı.) Seni, ancak o zaman kendilerine dost edinirlerdi.” (İsra: 73)

Hutbe: Hiçbir Günahkâra ve Hiçbir Nankör Kafire İtaat Etme! (3)
         “Neredeyse onlar, (önerileriyle) seni, sana vahyettiklerimizden saptırıyorlardı. Üzerimize yalan uydurasın diye (bu önerileri yapıyorlardı.) Seni, ancak o zaman kendilerine dost edinirlerdi.” (İsra: 73)

Hutbemin başında okuduğum ayetin mealinden de anlaşıldığı gibi akîdeden azıcık bir sapmanın bile etkileri, başka alanlara da yayılır. Akîde, hayatın temel dinamiğidir. Bu dine ilişkin pazarlık yöntemleri ise pek çoktur. Düşmanın amacı; tıpkı ticarî anlaşmalarda olduğu gibi orta bir yolda anlaşmaya varmaktır. Ne var ki itikad ile ticaret arasındaki fark büyüktür. Bu bakımdan akîde sahibi, bunun hiçbir şeyinden vazgeçmez. Çünkü onun küçük bir parçası aynen büyük parçası gibidir. Bundan öte, akîdede küçük ve büyük yoktur. Çünkü o, parçaları mükemmel olan bir tek hakîkattir. Öyleyse akîde konusunda başkasına itaat edilemez ve onun hiçbir şeyinden asla vazgeçilemez. İslam ve cahiliyenin üzerinde anlaşabileceği bir orta yol veya hiçbir yol kesinlikle yoktur.
“Onlar yumuşamanı istedikleri için yumuşuyorlar.” (Kalem: 9)
İslam’ın, cahiliyeye karşı her zaman ve her yerdeki durumu budur. Dünkü cahiliye ile bugünkü ve yarınki cahiliye arasında hiçbir fark yoktur. İslam’la onların arasında aşılması imkansız bir uçurum vardır. Üzerine hiçbir köprünün atılamayacağı bir uçurum… İkisinin birbirine bağlanması mümkün değildir. Aralarında varolan şey, barışı imkansız olan bir mücadeledir. Öyleyse cahiliyeden ayrılmak bir mecburiyettir. Değişik ana işaretlerin ortaya çıkması için ayrılmak… Aralarında orta yol anlaşmalarını tümüyle reddeden bir çelişki vardır. Yine aralarında İtikad ve düşünce temelinde, hayat sistemlerinin hakikatinde ve metodun özelliğinde büyük bir çelişki vardır.
Tevhid ve şirk birbirinden tamamen ayrı ve uyuşmaz iki sistemdir. Tevhid; hem insanı, hem de tüm kainatı ortağı olmayan bir Allah’a yönelten sistemdir. İnsanın, itikad ve kanununu, değer yargı ve ölçülerini, edep ve ahlakını, insan ve hayata ilişkin düşüncesini nereden alabileceğini belirleyen bir sistem… Ve mü’min, tüm bunları Allah’tan alır. Sadece Allah’tan… Tüm hayatın, şirkin gizli veya açık hiçbir biçimine bulaşmadan bu açıklıktaki ayrılığın gerçekleşmesi, hem davetçi açısından, hem de davet edilenler açısından bir mecburiyettir.
          Cahilî düşünceler, imanî bakış açısına; özellikle akîdeyi tanıdıktan sonra sapıtan toplumlarda karışabilir. Bu tür toplumlar, hile, sapma ve kaymadan soyutlanmış bir imana karşı en katı tavrı alan toplumlardır. Akîdeyle hiç tanışmamış toplumlardan çok daha fazla katı… Bunun nedeni; sözkonusu toplumların sapıtmış ve kaymış hallerine bakmadan kendilerini doğru yolda sanmalarıdır. Gerçekte ise bu tür toplumlarda bozuk akîdelerle ameller birbirine karışmış, iyiyle kötü birbirine bulaşmıştır. İyi olan tarafları kabullenip bozulmuş tarafları düzeltmeyi çekici gören bir davetçi, buna kolaylıkla aldanabilir. Bu hileli çekicilik ise son derece tehlikeli bir şeydir.
Cahiliye, gene eski cahiliyedir. İslam da aynı İslam’dır. Aralarındaki fark çok büyüktür. Öyleyse tek çare, cahiliyeden tümüyle çıkıp İslam’a tümüyle girmektir. Cahiliyeyi her şeyiyle bırakıp İslam’a her şeyiyle hicret etmektir. Yolun ilk adımı ise davetçinin ayrılmasıdır. Cahiliyeden tamamen kopmuşluğun şuurunu taşımasıdır. Düşüncesiyle, metoduyla ve ameliyle cahiliyeden ayrılmasıdır. Zaten bu ayrılış gerçekleşirse cahiliyeyle orta yolda anlaşmaya imkan kalmaz. Onunla yardımlaşmaya da imkan kalmaz. Cahiliye insanları, düzenlerini tamamen bırakıp İslam’a geçiş yapıncaya kadar sürecek bir ayrılıştır bu. Şu halde yolun ortasında buluşmak yoktur. Cahiliye, İslamî örtülere bürünse de, İslam adını iddia etse de cahiliyedir. Ondan ayrılmak ve bu ayrılışı şuur altına yerleştirmek, davetçinin temel taşı demektir. Çünkü o, kendisinin tüm bu cahiliye insanlarından ayrı olduğunu bilmek zorundadır. Bunu şuur altına yerleştirmek zorundadır. Onların dini onlara, kendi dini de kendinedir. Onların yolu onlara, kendi yolu da kendinedir. Bir tek adım bile olsa onların yolunda yürüyemez. Çünkü davetçinin görevi; yaranmaya kalkışmadan, dininden küçük veya büyük hiçbir taviz vermeden onları yollarıyla baş başa bırakmaktır. Çünkü tam bir ayrılık, tam bir soyutlanma ve apaçık bir kararlılık sözkonusudur:
      “De ki: Ey Kafirler! Ben sizin kulluk ettiklerinize kulluk etmem. Siz de benim kulluk ettiğime kulluk edecek değilsiniz. Ben sizin kulluk ettiklerinize kulluk edecek değilim. Siz de benim kulluk ettiğime kulluk edecek değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de banadır.” (Kafirun: 1-6)
İslam davetçileri bugün, bu ayrılışa, bu uzaklaşmaya ve bu kararlılığa ne kadar da muhtaçtırlar. Sapıtmış bir cahilî ortamda, akideyi daha önce tanıyıp da zamanla sapıtmış insanların arasında İslam’ı yeniden hayata geçirme şuuruna ne kadar da muhtaçtırlar. Akideyle tanışmış oldukları halde bilahare “Kalpleri katılaşan ve pek çokları da fasık olan” (Hadid: 16) insanların arasında bu şuura ne kadar da muhtaçtırlar.
Şu halde orta yol çözümleri yoktur. Yolun yarısında buluşmak yoktur. Cahiliyenin ayıplarını ıslah etmek yoktur. Cahilî sisteme yama olmak yoktur. Çünkü olması gereken şey, sadece davettir. Tıpkı ilk günkü davet gibi… Cahilî bir ortamda davet etmek vardır. Cahiliyeden tamamen ayrılmak vardır. “Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” Bu ayrılış gerçekleşmezse, aldanış sürecektir. Yaranma sürecektir. Yamanma ve karışma sürecektir. Sözkonusu esaslara dayalı olmayan bir İslam çağrısı; zayıf, sönük ve güçsüz olmaya mahkumdur. Çünkü bu çağrının dayanakları; kararlılık, açıklık, belirlilik ve cesarettir. İlk çağrının kullandığı yol buydu. 

                                                                                                       “Sizin dininiz size, benim dinim de banadır.”
                                                                                                                             

                                                                                                                                 04.11.2016
                                                                                                                  Hazırlayan: Emrullah AYAN  

   

 

 

Bu içerik 676 defa görüntülendi.
 
 
CUMA HUTBESİ YAZARI

Emrullah AYAN
  Diğer Cuma Hutbesi Yazıları

 
 
Yorumlar
Yorum Ekleyin
Adınız Soyadınız
e-Posta Adresiniz
Başlık
Yorum
Kalan karakter sayısı : 6000
Güvenlik Kodu
 
 
Copyright © 2013 İLKAV - İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı
Strazburg Caddesi No:18/4 SIHHIYE/ANKARA
Telefon :  +90 (312) 229 79 76 e-posta:  iletisim@ilkav.org
Dataişlem